Çin Nedir? Pekin’in Kendi Yarattığı Kimlik Krizi
Batı’daki pek çok kişi için Çin’in yükselişi tartışılmaz bir gerçektir. Yorumcular, daha önceki “siyasi turist” neslinin Mao dönemi Çin’ine övgüler düzdüğü dönemden bu yana görülmemiş bir dille Çin’in başarısını, kutluyor: yatırımcı ve köşe yazarı Steven Rattner, Şubat ayında ülkeye yaptığı ziyaretten döndükten sonra, Çin’in “devlet güdümlü kapitalizm modeli”nin; “küresel imalat sektörüne hükmeden, hızla büyüyen ve uzun süredir Amerikan liderliğinde olan teknoloji odaklı alanlarda olağanüstü ilerleme kaydeden bir dev”in ortaya çıkmasına katkı sağladığını ifade etti. Ekonomi tarihçisi Adam Tooze ise geçen yıl, ülkenin “modernliği anlamanın ana anahtarı” olduğunu ilan etti. Diğer bazıları ise dar kapsamlı, teknokratik sorular sormakla yetiniyor gibi görünüyor: ordusu gelecek yıl mı yoksa birkaç yıl sonra mı Tayvan’ı işgal etmeye hazır olacak? Otoriter siyasi modeli, Çin lideri Şi Cinping öldüğünde istikrarlı bir iktidar devri sağlayabilecek mi? Yaptırımların üstesinden gelip ileri teknoloji çipleri üretebilecek mi? Bu yorumları yaparlarken, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kalıcılığını önceden kesinleşmiş bir sonuç olarak kabul etmektedirler.
Bu tartışmalarda sıklıkla gözden kaçan şey, ülke liderlerinin kendi ulusları kavramından örtük olarak şüphe duymasıdır. Sınır bölgelerinin birçoğu fiilen sıkıyönetim benzeri bir rejimle yönetiliyor olsa da hükümet yetkilileri ve pek çok sıradan vatandaş, Çin’in sınırlarının kutsallığını hararetle savunuyor. Bu arada resmî anlatılar, Çin’in bu toprakları nasıl elde ettiğine dair tutarlı bir açıklamayı yasaklamaktadır. Daha geniş çaplı entelektüel çöküşün bir parçası olarak, ülkenin en parlak zihinlerinin bir çoğu; ya içsel bir göç ve otosansür yoluyla ya da ülkeyi tamamen terk ederek kendilerini sürgüne mahkûm etmiştir.
Çin’in aslında ciddi bir kimlik krizi yaşamaması gerekirdi. Çin, dünya genelinde hemen fark edilen köklü bir medeniyete ve kültüre sahiptir. Dövüş sanatları, tıp, felsefe ve din alanlarındaki zengin geleneklerden oluşan entelektüel mirası, küresel popüler kültürde ve yüksek sanatlarda büyük hayranlık uyandırmakta, örnek alınmaktadır. Ne var ki Çinli liderler, sanki hiç geçmişi olmayan ve sonradan ortaya çıkmış bir ülkeyi yönetiyorlarmış gibi davranıyorlar; öyle bir ülke ki, ziyaretçilerinin kendisine “Halk Cumhuriyeti” olarak hitap etmesini, kutsal ve değişmez sınırları içinde yalnızca “tek bir Çin”in var olduğunu tekrarlamalarını şart koşuyor. Şu Guoqi, yeni kitabı The Idea of China: A Contested History’de, bugünkü Çin’in “kesin ya da güvenilir bir kimliğe sahip olmayan çok başlı bir yaratık” olduğunu yazmaktadır. “Eğer açık ve güvenilir bir kimlik olsaydı, bugünkü liderler bir kimliği dayatmaya bu kadar takıntılı olmazlardı.”
Şi, 2012’de iktidara gelmesinden bu yana geçen yaklaşık 15 yıl içinde; fedakârlık, görev bilinci ve azim gibi komünizmin varsayılan yüce değerleri ile geleneksel kültürün bazı unsurlarını özellikle de ebeveynlere duyulan saygı ve itaati harmanlayarak Çin’i yeniden tanımlamaya çalışmıştır. Ancak Şi, her iki ideolojinin de örneğin sosyal adalet ve itaatsizlik hakkı gibi yıkıcı özlerini boşaltarak, Çin’in neyi temsil ettiğine dair ikna edici bir vizyon ortaya koymakta başarısız oldu. Şi’nin Çin tasavvurunun, eski Qing İmparatorluğu’nun topraklarını elinde tutmak ve Çin Komünist Partisi’ni iktidarda tutmak dışında herhangi bir değere sahip olup olmadığı ya da ÇKP’ye ait projenin ülkenin tarihsel melezliğini kapsayacak kadar geniş olup olmadığı belirsizliğini korumaktadır.
Şu’ya göre, partinin, ülkenin çok yönlü tarihi üzerine “iskambil kâğıdından bir ev” inşa etmek şeklindeki cevabı, bizzat partinin sonunu getirebilir. Sovyetler Birliği’nde de benzer şekilde, bir imparatorluğun temelleri üzerine modern bir ulus-devlet inşa etme girişimi, liderlerinin bu projenin içsel çelişkilerini çözememesi nedeniyle çökmüştü. The Idea of China’nın öne sürdüğüne göre, ÇKP de yönünü değiştirmezse benzer bir kaderle karşılaşabilir.
Son kırk yılın siyasi ve ekonomik başarısı, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Sovyetler Birliği gibi çökmesini büyük olasılıkla önleyecektir. Yine de Şu’nun kitabı, bugün var olan Çin’in uzun bir gelecekte de aynı Çin olarak kalacağı varsayımına şüpheyle yaklaşılması gerektiğini göstermektedir. Bunun yerine Şu, okurlara Çin’in izleyebileceği farklı olası yolları ve bunları izlememesinin sonuçlarını hatırlatmaktadır. En güçlü olduğu dönemlerde Çin fikri çok etnisiteli imparatorlukları ve geniş toprakları aşırı şiddete başvurmadan bir arada tutmaya yardımcı olan uygarlık ile ilgiliydi. Ancak güce dayandığında Çin kırılgan ve istikrarsız hâle geldi.
Geçtiğimiz yüzyıl boyunca Çin maddi eksikliklerini gidererek küresel ekonomik ve bilimsel bir güç merkezi hâline geldi. Ancak ulusal kimliği, ilk Çin ulus-devleti kurulduğunda olduğu kadar sorunlu kalmaya devam etmektedir. Bu durum dünyayı kaygı verici bir soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: kendi benliğiyle böylesine huzursuz bir ilişki içinde olan bu ülke, pek çok kişinin umduğu gibi bir istikrar sütunu olabilecek mi, yoksa kaygılarını ve nevrozlarını dünyanın geri kalanına yansıtarak küresel istikrarsızlık kaynağına dönüşmesi daha mı muhtemel? Pekin ilk olasılığı hedeflediğini iddia etmektedir, ancak gerek ülke içinde gerekse de giderek artan biçimde yurt dışındaki eylemleri, ikincisine doğru ilerlediğini düşündürmektedir.
İSİMDE NE VAR
Çin’in kimliği konusundaki kafa karışıklığının bir kısmı, onun tarih boyunca siyasi bir fikirden ziyade kültürel bir fikir olmasından kaynaklanmaktadır. Çincede Çin için kullanılan kelime zhongguo ya da “orta krallık”tır. Zhongguo kadim bir terimdir, ancak on dokuzuncu yüzyıla kadar yabancıların China, Cina, Cathay ya da Kitay olarak adlandırdığı ülkeyi tanımlamak için neredeyse hiç kullanılmamıştır. Bunun yerine, Çinli yetkililer ve yazarlar yaşadıkları toprakları onları yöneten hanedanın adıyla adlandırıyorlardı: örneğin Büyük Qing ya da Büyük Ming. Kadim uygarlıklarından söz ettiklerinde ise farklı terimler kullanıyorlardı: huaxia (İhtişamlı Nizam) ya da zhonghua (Merkezi İhtişam). Bu terimler yüzyıllar boyunca nadiren değişti, ancak toprakların adı iktidarda kimin olduğuna bağlı olarak değişiyordu; çünkü toprakları kontrol eden ve onlara istediği adı verebilen, yönetici aileydi.
Erken modern dönemin Avrupalıları bu durum karşısında şaşkındı. Örneğin, on altıncı yüzyılda Portekizli bir asker ve tüccar olan Galeote Pereira şöyle yazmıştı: “Biz bu ülkeye Çin, halkına da Çinli demeye alışkınız” ancak yerel halk böyle bir ismi hiç duymadığını söylüyordu. Bu isim meselesi on dokuzuncu yüzyılda doruk noktasına ulaştı; modern ulus-devletin yükselişi, hüküm süren Qing Hanedanı’nı diğer ülkelerle, barbarlar ya da haraç veren devletler olarak değil, eşitler olarak ilişki kurmaya zorladı. Yabancılar Qing’in topraklarına “China” ya da buna benzer bir ad vermiş olabilirlerdi, ancak imparatorluğun yetkilileri bu terimi reddetti. Onların gözünde China diye bir ülke yoktu; yalnızca Büyük Qing vardı ve başarısızlıkla sonuçlansa da diplomatlarından bazıları yabancıların kendilerini bu adla çağırmaları konusunda ısrar etti.
Yirminci yüzyılın başlarının en ünlü reformcularından Liang Qichao için bu karışıklık utanç vericiydi. Çin halkının uzun bir tarihe sahip olmasına rağmen, 1901 tarihli bir makalesinde yakındığı üzere, “bugüne kadar ülkelerinin bir adı yoktur.” “China” adını reddetti; çünkü bu ad ülkenin ilk hanedanı olan Qin’den türemişti. (“China” kelimesi büyük olasılıkla on altıncı yüzyılda Avrupa dillerine, Portekizlilerin Farsçadan ödünç aldığı bir terim aracılığıyla girmiştir; bu Farsça terim de Qin Hanedanı’ndan türeyen Sanskritçe bir kelimeden gelmektedir.) Bu adı kullanmak, iki bin yıl önce bir kraliyet ailesinin kendi topraklarına verdiği adı ülke için kullanmak anlamına geliyordu. Bu, ülkeyi Tang, Song, Ming ya da Qing gibi hanedan adlarıyla tanımlamak kadar anlamlıydı; bunların hepsi yalnızca hükümdarlar tarafından bırakılmış isimlerdi. Sonunda Liang, “China” adının kullanılmak zorunda kalacağı sonucuna vardı. Ancak hanedanın on yıl sonra yıkılışına kadar yetkililer bu adı reddetmeye devam etti.
Aynı soru bir yüzyıl sonra da varlığını sürdürmektedir. “Çin Halk Cumhuriyeti”, Çin’in komünist bir devlet olduğunu vurgulayan yirminci yüzyıl ortasına ait komünist terminolojiden biraz daha fazlasıdır. Ülkeden yalnızca “Çin” olarak söz etmek ise, başkalarının da onu yönetebileceği anlamına gelebilir.
SINIR DEVRİYESİ
Çin hükümeti, birçok ülkenin kamuoyuna yönelik mesajlarında farklı ırkları ve kültürleri sergilemesiyle benzer şekilde, kendisini çok kültürlü bir devlet olarak göstermek için özen göstermektedir. Çin, belirli kültürel uygulamaların “somut olmayan kültürel miras” olarak tanınması için Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’ne (UNESCO) başvurduğunda, her zaman Moğol gırtlak şarkıcılığı, Tibet operası veya Uygur Muqam (makam) müzik süitleri gibi azınlık kültürel uygulamalarını da dâhil etmektedir. Ancak bu, bu kültürlerin neredeyse tamamının, tarihinin büyük bölümünde Çin’in bir parçası olmayan sınır bölgelerinde bulunduğu gerçeğini gizleyememektedir. Aslında Çin hanedanları, bugün topluca Mançurya olarak anılan üç kuzeydoğu eyaletini (Liaoning, Jilin ve Heilongjiang) oluşturan toprakları hiçbir zaman kontrol etmedi; Moğolistan’ın herhangi bir bölümünü nadiren kontrol etti; Tibet’e veya bugün Sincan olarak adlandırılan Orta Asya’nın bazı bölgelerine ise yalnızca zaman zaman seferler düzenledi. Kontrol sağlandığında bu kural değil, istisnaydı.
Daha tipik olan, Çin’in sondan bir önceki hanedanı olan Ming’in (1368-1644) sınırlarıydı; bu sınırlar kuzeyde kabaca bugünkü Pekin’den güneyde Hong Kong’a ve doğudaki kıyı bölgelerinden batıda Sichuan Havzası’na kadar uzanıyordu. Çin’in eski haritalarında Batılılar burayı “Çin’in Asıl Bölgesi” (China Proper) olarak adlandırıyordu; çünkü burası, Çin halkının neredeyse tamamının yaşadığı ve ülkenin savaşlarının, efsanelerinin, mitlerinin ve hikâyelerinin doğduğu yerdi. Bu bölge, Çin’in mevcut topraklarının yüzde 60’ından fazlasını oluşturmaktadır.
Çin’in sınırları büyük ölçüde Qing Hanedanı döneminde genişledi. Hanedan, on yedinci yüzyılda Ming Hanedanı’nı fetheden Mançular tarafından yönetiliyordu; daha sonra sınır bölgelerine ilişkin bilgilerini, merkez bölgenin ekonomik gücünü ve modern ateşli silahların yeni teknolojilerini birleştirerek ezici bir askerî güç oluşturdular. Qing Hanedanı, Ming’in kontrol ettiği toprakları neredeyse iki katına çıkardı; Moğolistan’ı, Tibet’i ve Şinjiang veya “yeni sınır” adını verdikleri Orta Asya’nın geniş bölgelerini kendi topraklarına kattı. Sonunda, Qing Hanedanı 1912’de yıkıldıktan sonra, Kore Yarımadası yakınındaki Mançu bölgeleri de imparatorluğun geri kalanıyla birlikte Çin Cumhuriyeti’nin bir parçası oldu ve böylece etnik Han Çinlilerinin kontrolü altına girdi. 1949’da Cumhuriyet orduları iç savaşı kaybedip Tayvan’a kaçtı; ÇKP ise, eski imparatorluktan kurtulmayı başaran tek azınlık bölgesi olan ve sonradan Sovyet uydusu haline gelip günümüzdeki bağımsız Moğolistan’a dönüşen Dış Moğolistan eyaleti hariç, Cumhuriyet’in sınırlarını devraldı.
Komünist Parti liderleri iktidara gelmeden önce, Qing hanedanının fethettiği toprakların kendi yollarını kendilerinin seçmesi gerektiğini ve bağımsızlığın da gayet uygun olduğunu ifade etmişlerdi. Örneğin Komünist lider Mao Zedong; yalnızca Moğollar ve diğer azınlıklar için değil, bizzat kendi memleketi olan Hunan eyaleti için de bağımsızlığı savunuyordu. Bu ilk yıllarda Mao, Çin Komünist Partisi’nin 1921 yılında doğduğu, akılcılığı, özgürleşmeyi ve kendi kaderini tayin hakkını savunan çığır açıcı entelektüel uyanışın somutlaşmış hâlleri olan Yeni Kültür Hareketi ve Dört Mayıs Hareketi’nden ilham almıştı. Partinin başlıca kurucularından biri ve her iki hareketin de önde gelen isimlerinden olan Chen Duxiu, demokrasinin Çin’in modernleşmesi projesi açısından teknolojik ilerleme kadar önemli olduğunu kabul ediyordu.
Bu fikirler Milliyetçiler (1912-1949 arasında iktidarda olanlar) tarafından yalnızca kısmen benimsendi ve ardından Çin Komünist Partisi tarafından büyük ölçüde reddedildi. İktidara geldikten sonra parti, cumhuriyetin sınırlarını benimsedi; sınır bölgelerine ise yalnızca sembolik bir özerklik biçimi sundu ve kültürel miraslarını tanıdı: bir azınlık mensubu, bölgenin resmî başkanı olarak atanabiliyordu, ancak gerçek gücü elinde bulunduran Komünist Parti sekreteri genellikle Han Çinlisiydi.
Çin’in çevre bölgeleri üzerindeki merkezi denetimin geçirdiği iniş çıkışlar hiçbir zaman tam anlamıyla çözüme kavuşmadı; yalnızca Çin Komünist Partisi idaresinde yeni bir biçim aldı. Ulusal bilinçte birer irinli yara niteliğindeki bu durumlar; Tayvan’daki bağımsızlık ve Hong Kong’daki özerklik hareketlerini ve Aydınlanma-tarzı dönemlerindeki köklerini neredeyse tamamen terk etmiş bir hükümetin bu hareketleri bastırma girişimlerini bir bağlama oturtmaya yardımcı oluyor.
GEÇMİŞİN ACIMASIZLIĞI
Dilsel ve coğrafi istikrarsızlık, siyasi istikrarsızlığa da neden oldu. Ulusal tanım sorununa yönelik bir düzeltme yolu, ülke için bir tür siyasi manifesto, başka bir deyişle bir anayasa olabilirdi. Ancak Şu’nun işaret ettiği gibi, Çin biçim olarak anayasa niteliği taşıyan, fakat fiiliyatta “düzenleyici mevzuat, geçici belgeler, bir dizi kılavuz veya yöneticilerin rejime daha iyi hizmet etmesi için değiştirip yeniden yazdığı basit birer göstermelik metin” olan çok sayıda belge üretti.
İstikrarsız siyasi yapılar ise buna karşılık siyasi şiddet üretti. Şu, “siyasi kültürün henüz kalıcı kurumlardan oluşan bir sisteme oturmamış olması” nedeniyle, Çan Kai-şek’ten Mao ve Deng Xiaoping’e ve günümüzde Şi’ye kadar liderlerin, “siyasi sorunları çözmek ve muhalefeti bastırmak için askeri müdahaleye başvurduklarını” yazıyor. Çan, özellikle Komünistleri ezmek ve ülkeyi birleştirmek amacıyla büyük çaplı askerî operasyonlar başlattı. 1949’da dört yıl süren bir iç savaşın ardından iktidara gelen Komünistler, ülkedeki toprak sahibi sınıfı ortadan kaldırma girişimi sırasında bazı tahminlere göre iki ila üç milyon insanı; 1950’ler, 1960’lar ve 1970’lerdeki diğer siyasi kampanyalar sonucunda ise yine milyonlarca insanı öldürdüler. Mao’nun halefi Deng, 1989’daki öğrenci protestolarını bastırmak için askeri güç kullandı ve on binlerce toplum dışına itilmiş kişinin hayatına mal olan şiddet içerikli “sert darbe” adlı suçla mücadele kampanyalarını yönetti. Şi ise Çin sivil toplumunu, özellikle de azınlık bölgelerinde, şiddet yoluyla bastırdı ve askerî tasfiyeler yürütmeye devam etmektedir.
Hükümet, Komünist Parti’nin 1949’dan bu yana Çin’i hayırsever bir şekilde yönettiği ve hem Han hem de etnik azınlık mensubu tebaasının tam bir uyum içinde yaşadığı izlenimini yaratmak amacıyla kayıtları yeniden yazarak bu tarihin neredeyse her yönünü örtbas etmeye çalışıyor. Temel fikir, Çin Halk Cumhuriyeti’nin bugünkü sınırları içinde yaşamış olan herkesin bugün de geçmişte de “Çinli” olduğu yönündedir. Bu durum, en absürt biçimde, günümüzde İç Moğolistan bölgesinde mozolesi bulunan Cengiz Han da dahil olmak üzere yabancı askerî fatih liderlere de uygulanmaktadır. Bölgedeki yetkililer onu “Çin halkının büyük bir şahsiyeti” olarak yüceltmektedir.
BAŞARININ GETİRDİĞİ SIKINTI
The Idea of China son derece akıcı bir şekilde okunabilen bir kitaptır ve Çin’in I. Dünya Savaşı’ndaki rolünden devletin spora bakışına kadar uzanan çok çeşitli konuları ele almaktadır. Şu’nun farklı konular arasında rahatlıkla çalışabilmesi, ülkenin makro düzey tarihlerini daha dar kapsamlı ama aydınlatıcı konulara ilişkin özgün incelemelerle birleştiren Yale tarihçisi Jonathan Spence ile karşılaştırılmasına yol açmaktadır: imparatorluk dönemi Çin’inde sıradan bir kadının ölüm hikâyesi Spence’in klasik eserlerinden biridir. The Idea of China geniş kapsamlı bir portre çizme girişimidir; ancak Spence’in hacimli eseri The Search for Modern China’nın aksine, Şu’nun kitabı kapsamlı bir tarihsel genel bakıştan çok, Çin hakkındaki güncel tartışmalara yönelik acil bir müdahale niteliği taşımaktadır.
Şu, Çin’in geldiği noktadan açıkça hayal kırıklığı duymaktadır. Şu, Mao döneminde Anhui Eyaleti’nin kırsal kesiminde büyümüş, Çin’in dünyaya açıldığı reform döneminin başlangıcında yetişkinliğe adım atmıştır. Harvard’da eğitim görmüş, Amerika Birleşik Devletleri’nde ders vermiş ve yaklaşık 20 yıldır Hong Kong’da yaşayıp öğretim üyeliği yapmaktadır. (Hong Kong’un özgür düşüncenin ve yargı bağımsızlığının merkezi olma niteliğini kaybetmesi, kitapta tekrar eden temel temalardan biridir.) Dünyanın birçok yerinde Çin fikrinin bizzat kendisinin lekelenmiş hâle gelmesinden yakınmakta ve bu gerilemeyi, seçkinlerin kapsayıcı bir siyasi sistem yerine yüzyıl boyunca ulusal zenginlik ve refah arayışına bağlamaktadır. Çin Komünist Partisi, ekonomik büyümeye ve muhalefetin bastırılmasına yönelik ikili bağlılığıyla bu önceliklerin somut örneğidir. Rattner ve Tooze, Xiaomi otomobil fabrikalarının üretim hatlarına ve kilometrelerce uzanan yüksek hızlı demiryollarına hayran olmak için Çin’e seyahat ederken, belgesel yönetmeni Ai Xiaoming gibi ilham verici Çinli isimlerin ülke dışına çıkması yasaklanmaktadır. Ancak kitabın bazı bölümlerini, özellikle de 1945 yılında Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin hazırlanmasına yardımcı olmak üzere Çan tarafından Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’ya gönderilen ve Mencius’tan alıntılar yapan diplomat Zhang Pengchun’u canlı biçimde tasvir eden bölümü, Çin kültürünün yalnızca daha açık bir siyasi sistemle uyumlu olmakla kalmayıp aynı zamanda böyle bir sistemin tohumlarını da içinde barındırdığının kanıtı olarak görmemek zordur.
The Idea of China esas olarak kaçırılmış fırsatlar ile ilgilidir. Qing Hanedanı’nın yıkılmasının ardından Çinli liderlerin Yeni Kültür Hareketi ve Dört Mayıs Hareketi’nin ortaya koyduğu görüşlere kulak vermemesi bunlardan biriydi. Çin Komünist Partisi’nin ulusal refahı başarıyla gerçekleştirmesi, bu tercihin en ağır sonuçlarından onu geçici olarak koruyabilir. Ancak bu durum, Çin’i geleneksel imparatorluktan ulus-devlete geçtiği günden beri peşini bırakmayan aynı sorunla sakat bırakmıştır: son tahlilde farklı unsurlardan oluşan tebaasını zor kullanarak itaat ettirmeye dayanan bir siyasi sistem.
Refah, bütün siyasi sistemleri zor kararlarla yüzleşmekten korur. Mao döneminin aşırı şiddetinin yerini son yarım yüzyılın daha rasyonel karar alma süreçlerine ve beraberinde gelen refaha bırakmasından bu yana Çin’de durum tam da böyle olmuştur. Büyümenin ve geleceğe duyulan inancın zayıfladığı bir dönemde, Şi yönetiminin meşruiyeti pekiştirmek amacıyla geleneksel kültürden sembolik unsurları devreye sokma hamlesi; dünya genelindeki otoriter liderlerin alışılagelmiş yöntemler kitabından alınmış, klişeleşmiş bir tepkiden öteye gitmiyor. Ancak daha bilge bir siyasi liderlik altında, son derece zengin, çeşitli ve çok kültürlü bir geçmişe sahip olan bir Çin “fikri”, güvensizlik kaynağı olmaktan ziyade bir güç kaynağı olabilirdi. Çin Halk Cumhuriyeti’nin dar sınırlarını çok aşan, karmaşık bir Çin fikri varlığını sürdürecektir.
*Ian Johnson, China Unofficial Archives’ın kurucusu ve Sparks: China’s Underground Historians and Their Battle for the Future adlı kitabın yazarıdır. Yirmi yıl boyunca The New York Times, The Wall Street Journal ve diğer yayınlar için Pekin muhabirliği yapmış, 2001 yılında Çin üzerine yaptığı haberlerle Pulitzer Ödülü’ne layık görülmüştür.
Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/reviews/who-china-ian-johnson
Tercüme: Ali Karakuş