Çanlar Bu Defa Kimin İçin Çalıyor

İngilizler 1900’lerin başlarında Mısır’da işgalci olarak bulunurken kendilerine karşı yükselen siyasi bilinçlenmeye karşı çeşitli önlemler almaya çalışıyordu. Bu anlamda kendilerine karşı yükselen isyanları bitirmek için yeni bir anayasa çalışması yapma amacıyla Lord Milner’i Mısır’a gönderdiler. Zaglul dahil bütün Mısırlı politikacılar durumu boykot eder ve bunun üzerine İngilizler Mısır’ın meşruti bir krallık olduğunu ilan ederler. Fakat düzen tam sağlanana kadar ülkedeki azınlıkların korunmasını bahane ederek tıpkı Osmanlıya yaptıkları gibi haklar başlığı altında “kapitülasyon”lar verirler.[1] Mısır’ın Nasır dönemi ile başlayan millileşme hamlelerinin kökeninde 50 yıl önce verilen kapitülasyonlar ve işgalin elbette ciddi bir etkisi vardır. Nasır sınırları Mısır’ı aşıp tüm Arap dünyasında etki alanı inşa eden belki de son yüzyıldaki tek siyasetçiydi. Baas rüzgarını arkasına alıp onu daha da etkin bir siyasi motivasyon ve söylem haline getirdi ve böylece uzun yüzyıllardır uyuyan Arap halkları için bir umut ışığı yaktı.

Elbette Nasır’ı öne çıkaran sadece kendi kişisel yetenekleri ve asker olmaktan kaynaklı karizması değildi. Mısır hem kadim hem de modern anlamda bölge için merkez olma potansiyelini hep elinde tutmuştur. 1850’lerden itibaren İslam dünyasında “uyanış” söylemini teorize eden İslamcılık açısından da Mısır ev kabul edilebilir. Zira Efgani, Abduh gibi isimler orada yaşamış ve daha sonra İslam dünyasının sınırlarını aşıp tüm dünyada etkin örgütlenmeler üreten İhvan hareketi Mısır kökenlidir. Nasır tüm siyasal bilincin izlerini takip ederek yaşanan tartışmaların içine doğmuş ama aynı zamanda doğu halkları için her zaman karizmatik önderlik potansiyeli taşıyan “askeri” üniforması hep üzerindedir.

Nasır’ın millileşme hamleleri ve diğer Afrika ve Arap ülkeleri ile kurduğu bürokratik ve ekonomik ilişkiler başta İngiltere ve İsrail olmak üzere birçok ülke için tehlike ya da umut anlamı taşıyordu. Nihayet tüm bu süreçlerin sonunda 1967 yılında ortaya çıkan savaş ve Arap dünyasının İsrail karşısında aldığı ağır yenilgi Ortadoğu’da ciddi bir travma yaratacaktı. Nasır’ın İhvan’ın Seyyid Kutub başta olmak üzere bazı sembol isimlerini idam etmesi ve İhvan hareketini bastıran politikalar üretmesi batı karşıtlığı ve kapitalizm karşıtlığı üzerinden taşrada ve kentin çeperlerinde yoksul mahallelerde örgütlenen İslamcı yapıların daha da yer altına inmesine neden olmuştu. Nihayetinde İsrail yenilgisi Efgani ve Abduh’tan itibaren gelen ıslah merkezli söylemi daha radikal silahlı bir mücadele sürecine itecekti. Elbette silahlı mücadeleyi merkeze alan selefi hareketler için Efgani, Abduh veya Kutub makbul kimseler değildi. Modernist kabul edilen bu isimler tekfir ediliyordu lakin yine de onların açtığı çığır bir mücadele azmi doğurmuştu. İhvan hareketinin sosyal dokuyu dönüştürme amaçlı yaptığı ders halkaları veya hastane, okul gibi toplumsal yapıya ücretsiz hizmet veren yapılar kurması radikalleşme eğilimi yaşayan guruplar için anlamsız görünüyordu. Çünkü ana odak devletti ve onu ele geçirip tepeden aşağı doğru hegemonik bir ‘ıslah’ çabası ancak sonuç verebilirdi. Bu anlamda Mısır’ın İsrail ve ABD başta olmak üzere batılı devletlerle ilişki kurmasını önceleyen Enver Sedat, Yom Kippur Savaşı’nın 8. Yılına özel düzenlenen resmi geçit sırasında Halid el-İslambuli ve arkadaşlarının düzenlediği suikast sonucu öldürüldü. 1967 İsrail yenilgisinin yarattığı sosyal, siyasal ve hatta ekonomik travma ilk defa bu düzeyde bir eylemlilik ortaya çıkarmıştı.

1967 savaşına kadar silahlı eylemleri bir çözüm olarak tartışan çeşitli gruplar için bu suikast müthiş bir motivasyon yaratmıştı. Daha sonra birçok yerde ortaya çıkan gruplar sansasyonel eylemlerle ‘İslami nizam’a giden yolun taşlarını dizmek istiyorlardı. İran devrimi Şii dünya içinde yürüyen mücadelenin bir sonucuydu. Bu devrim Türkiye İslamcılığında ciddi bir heyecan yaratmışsa da Arap Sünniliği için hep mesafeli karşılanmıştır. Bu tavrın tarihsel ve teolojik kökenleri olduğu gibi Arap milliyetçiliğinin ürettiği merkezilik algısına vereceği zararda etkili olmuştur denilebilir. Çünkü Türk tipi Sünniliğin İran Şiiliği ile ilişki kurma potansiyeli daha fazladır. Türkiye’nin tarihsel yapısı devletin direk etkin olduğu kamusallığın dışında İran toplumu ile ilişki kurmayı becerebilmiştir. Bu durumun ortaya çıkmasında Türk tipi dindarlığı inşa eden tarihsel sebepler ve coğrafi şekilleniş belirleyici olmuştur. Sünni Arap dünyanın coğrafi ve sosyolojik olarak kısmen dışında kalması, halifeliğe sahip olmak gibi hayati tartışmaların neredeyse hicri 900. yıla kadar uzağında olması ve yeni dünyanın ağırlık merkezi olan Avrupa ile yakınlığından kaynaklı “gavur”la temasın yarattığı yeni tartışmalar vs. gibi sebepler buraya gerekçe gösterilebilir.

Üstteki sosyolojik durum sadece İslam dünyasının “ötekisi” olan Şiiler için geçerli değildir. Anadolu coğrafyasında yaşayan Müslüman ya da diğer azınlıklarla da tarihsel süreçte iyi-kötü, ağır-aksak birlikte yaşama kültürü üretilebilmiştir. Zaman zaman ortaya çıkan gerilimler derinlemesine incelendiğinde devlet politikalarının sonucu olduğu görülecektir. Her ne kadar İmparatorluklar modern devletler gibi etnik ayrıştırma yoluyla gerilim yaratmasa da dini ya da dil/ırk temelli azınlık politikası ile çeşitli düzeyde gerilimleri hep beslemişlerdir. Fakat yine de modern öncesi devletlerin himayesinde olan en ücra köylere kadar bugün ki gibi bir kontrol mekanizması kurduğunu söyleyemeyiz. Haliyle halkın kendi arasında işleyen yazılı olmayan hukuk devletin yasalarının çoğu zaman önündedir. Bu durumun yarattığı ilişki biçimi Türk tipi Sünniliğin daha esnek sınırlara sahip olduğunu gösterir.

Mısır’ın önce İslamcılık sonra Baas etkisiyle İslam dünyasının emperyalizm ile mücadelede merkezi bir role bürünmesi Arap Sünniliğinin dünyada ana eğilim olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Haliyle son 50 yılda Avrupa ya da Amerika’da Müslüman olan kişilerin direkt ifade etsinler ya da ifade etmesinler Sünni paradigma içerisinde intisab ettikleri görülecektir. Tarih boyunca Müslümanlar arasında merkezi figür olarak teolojiyi inşa eden Sünniliğin son 50 yılda dünyada siyasal süreçleri de etkileyen bir yapıya dönüştüğüne şahit olduk. Elbette bunun nüfusa ve yoksulluk, savaş gibi nedenlerle ortaya çıkan göçle oldukça ciddi bir ilişkisi var. Tarih boyunca Müslüman topluluğun azınlığı olarak kalan Şii’lerin birbirine daha çok bağlı olması ve daha az göç etmesi de Sünni paradigmanın ana eksen olarak ortaya çıkmasına etkisi görülmelidir. Daha küçük ve baskıya maruz kalmış toplulukların kentlerde getto inşa etmesi gibi azınlık topluluklarda belirli coğrafyaları merkez haline getirip belirli bir çerçevede yaşamayı tercih ederler. İran halkının son yüz yılda en yoğun göçünün devrim sonrası seküler kaygı yaşayan küçük bir nüfusla sınırlı olduğu görülecektir. Son savaş da dahil olmak üzere İran toplumun göç vermemesi bu “getto” yaşam biçiminin sonucu olarak okunabilir.

Son 50-60 yılda ana akım Müslüman toplumun Sünni olmasında tüm tarihsel etkilerle birlikte batı ile mücadelenin merkezi yani ön cephe olması ile ciddi manada ilişkisi kurulabilir. Bu durum İran ile Amerika-İsrail bloğu arasında ortaya çıkan savaşla tersine dönebilir. Çünkü son üç yıldır Gazze’de yaşanan soykırımda İran’ın Hamas’a lojistik desteği ve bunun İsrail tarafından sıkça dile getirilmesi İran’ın genişleyen ağını ortaya koymuştu. Hizbullah zaten Şii bir organizasyon olarak İran’dan destek görmesi bir yayılmacılık olarak görülmeyebilir. Zira Lübnan Şii nüfusunun büyük oranda İran’ın kontrolünde olduğu biliniyordu. Fakat ilk defa Sünni bir örgüt üstelik son 100 yıllık İslamcı direnişi temsil eden İhvan hareketinin bir kolunun İran tarafından desteklenmesi Şii dünyanın ana eksene kaymasını güçlendirebilir. Böyle bir durumda şaşırtıcı olan şey Şii mezhebinin etkinlik alanının artmasının Arap tipi Sünniliğin politik alanını daraltıp Türk tipi Sünniliğin etki alanını arttırması olacaktır. Yukarıda belirtilen tarihsel yakınlığın etkisi ve Arap Sünniliğinin son 50 yılda çeşitli radikal hareketlerle fazlaca kriminalize edilmesi Türk Sünniliğinin kültürel yapısının daha geniş alana yayılmasını tetikleyecektir. Ayrıca Şiiliğin aşırı mistik yapısı ve teoloji içinde üretilen mitolojik söylemlerinin güçlü olması sık sık şaman kültüründen beslendiği analizlerine muhatap olan Türk dindarlığı ile kesişim noktaları üretecektir.

Körfez ülkelerinin “güvenli alan” imajının zedelenmesi ve buraya öbeklenen doğu sermayesinin yeni arayışına Türkiye uzun zamandır yeşil ışık yakıyordu. Türkiye’ye doğru sermaye akışı da bahsedilen Sünniliğin ana omurga olarak ortaya çıkmasını kolaylaştıracaktır.  Türk tipi Sünni topluluğa elbette son 20 yılda iktidar desteğini de alarak muhafazakâr toplum içinde daha sivrilerek klasik Sünni selefi söylem üreten figürler dahil edilemez. Onları daha çok Arap Sünniliğinin birer parçası olarak okumak Anadolu’nun kültürel yapısı içinde daha doğru bir konumlandırma olacaktır. Türk Sünniliği kültürel dindarlık içinde sınırları daha esnek bir muhafazakarlık olarak tanımlanabilir. Politik vizyonu ve entelektüel kapasitesi daha dar ama ortak yaşama dürtüsü ile yeni durumlara daha hızlı adapte olabilen bu dindarlığın kültürel formu tarihsel verilerle daha iyi tanımlanacaktır. Son yüz yıl dahil olmak üzere bu dindarlık biçiminin ülke sınırlarını aşan bir entelektüel yetiştirememesi ve cumhuriyetin kuruluşundan bugüne yaşanan politik travmaların uluslararası siyasi arenada hep sönük kalması üstteki iddiayı güçlendirebilir.

Şii paradigmanın merkezi rolü oynaması süreç içerisinde Şii radikalizasyonunu da tetikleyecektir. Radikal örgütlerin kendi nüfus alanlarının olduğu yerlerde daha hızlı ve yapıcı örgütlenme kabiliyeti özellikle Şii nüfusun kümelendiği ülkelerde yeni eylemler ortaya çıkarabilir. Özellikle Asya ülkelerinin bu durumdan daha fazla etkileneceğini söyleyebiliriz. Çeşitli ihtimaller dahilinde nedenler ve sonuçlar çeşitlendirilebilir. Fakat “direniş ekseni” söylemi ile İslam dünyasının meydan okuma potansiyelinin İran’a kaydığını görmek oldukça mümkün. Elbette Sünni Arap kültürünün son 50 yılda körfezde kurulan küçük proje devletlere entegrasyonu ve Levant bölgesi gibi kültürel merkezlerin savaş, göç gibi etkenlerle karizmasını ve merkezilik rolünü kaybetmesi de Sünni dünyanın mezhebi yayılmacılığını savunan geleneksel vaizleri için ciddi bir cephe kaybı olarak okunabilir.

 

[*] Ernest Hemingway’in Çanlar Kimin İçin Çalıyor romanından ilhamla

[1] Mansfield, P. (1967). Mısır İhtilali ve Nasır. Çev. Ergün Tuncalı. Akşam Kitap Kulübü