Bütün İnsanları Hayal Edin: Gıda, Özgürlük ve İnsan Olmanın Anlamı

Elli dört yıl önce John Lennon, bizden sınırların olmadığı bir dünyayı hayal etmemizi istemişti.

Ancak, kolonileştirilecek geriye kalan tek şeyin kendi insanlığımız olacağı bir dünyayı öngörmemişti.

Bugün bu “rüya”, kültürümüzü ve biyolojik özerkliğimizi elimizden almak üzere tasarlanmış bir standartlaşma kafesine dönüşmüş bir medeniyet krizine evrilmiştir (bunun arkasındaki kurumsal ve jeopolitik güçler Corporate Power, Imperial Capitalism and the Struggle for Food Sovereignty adlı çalışmada ortaya konmaktadır).

Küresel tarım-gıda sistemine yönelik eleştirilerin büyük çoğunluğu, kendilerini radikal olarak tanımlayanlar dahi, sistemin kendi dilinin sınırları içinde kalmaktadır.

Bu eleştiriler, verimlilik ile sürdürülebilirlik, verim ile biyolojik çeşitlilik arasında tartışıp durur. Bu tartışmalar çoğu zaman, endüstriyel kalkınmanın temel çerçevesinin verili olduğu ve görevin bu çerçeve içinde sonuçları optimize etmekten ibaret olduğu varsayımına dayanır.

Peki ya bu paradigmayı reddederseniz? Peki ya genellikle politika tartışmalarının sınırları dışında tutulan şeyleri açığa çıkarırsanız? Ya gıda ve tarım krizinin öncelikle teknik, çevresel ya da ekonomik bir kriz olmadığını, insan olmanın ne anlama geldiğinin tam kalbine dokunduğunu savunursanız? Veya şunu sorarsak: Egemen toplumsal yapılar nasıl bir insan tipi üretiyor?

Gıda sistemleri, kalori sağlamak için tasarlanmış tarafsız mekanizmalar değildir. Endüstriyel, şirketlerin denetimindeki gıda sistemleri; bolluğu ve kolaylığı, bilgi ya da sorumluluk olmaksızın kabullenmeye alıştırılmış, uysal tüketiciler yetiştirir.

Bu sistemler, borç, bağımlılık ve teknolojik itaate hapsolmuş; başka yerlerde tasarlanan ve kendilerinin seçmediği ölçütlerle değerlendirilen protokolleri uygulamaya zorlanan çiftçiler üretir.

Hatta direniş dahi, bir ürünün ne kadar “sağlıklı” olduğunu söyleyen barkod tarama uygulamaları ya da altta yatan mantığı bozulmadan bırakan niş pazarlar aracılığıyla etik tüketim biçiminde yeniden paketlenir.

Modern tarım-gıda sistemleri, Max Weber’in araçsal akıl kavramının hüküm sürdüğü bir dünyayı somutlaştırır. Kararlar; bilim, piyasalar ya da yatırım getirisi mantığıyla gerekçelendirilen kaçınılmaz tercihler gibi sunulur. Bu “demir kafes” içselleştirilir ve normalleştirilir; sonuçta her gün tükettiğimiz gıdanın niteliğini belirler.

Ancak bu kafesin yapısal duvarlarını tanımlayan Weber olsa da, onun içinde yaşamanın psikolojik bedelini öngören Fyodor Dostoyevski olmuştur. Dostoyevski, her insan ihtiyacının hesaplandığı, her riskin yönetildiği, bütünüyle rasyonelleştirilmiş bir gelecek olan “Kristal Saray”dan söz eder. Hayatın matematiksel bir verimlilik tablosuna indirgendigi̇ böyle bir dünyada, bireyin eninde sonunda isyan edeceği konusunda uyarır. Bunu, bağımsızlığını savunmak ve hâlâ insan olduğunu, büyük bir planın yalnızca veri noktalarından ibaret olmadığını kanıtlamak için yapacaktır.

İşte bu nedenle çiftçiler kurumsal tohumları reddeder, topluluklar topraklarını ve yerel gıda kültürlerini savunur ve hareketler gıda egemenliğinde ısrar eder. Geçmişe tutunmak ya da irrasyonel davranmak yerine, meşruiyetlerinin giderek daha fazla inkâr edildiği bir dünyada özgürlüklerini ve öznel eyleme kapasitelerini ilan etmektedirler.

Gates Vakfı ve tarım-gıda holdingleri gibi aktörler, tek dünya tarımından söz etmektedir; bu modelde, bir avuç çokuluslu şirket ile teknokratik kurum, tohumlar, girdiler, pazarlar ve bilgi üzerindeki denetimi merkezileştirecektir. Bu yaklaşım, tekdüzeliği ve kârı önceleyerek dünya çapında tek kültürlü bir mantığı dayatır: küresel bir endüstriyel paradigma altında doğa ve insan emeği üzerinde tam kontrole doğru bir yönelim.

Bununla eş zamanlı olarak, tek dünya insanı yönünde de bir eğilim görmekteyiz; kültür, zevkler, alışkanlıklar, uyum ve itaat açısından insanlığın bizzat kendisini standartlaştırmaya yönelik bir itki. Başka bir deyişle, insanları küreselleşmiş sistemlerin ihtiyaçlarına uyacak şekilde biçimlendirme çabası.

Ancak mesele bununla da sınırlı değildir. Gıda sistemine de büyük yatırımlar yapan teknoloji devleri, biyoteknoloji, yapay zekâ ya da genetik manipülasyon yoluyla “geliştirilmiş” ya da “optimize edilmiş” insanlar vizyonuna sahiptir. Bu vizyon da denetlenebilir ve “verimli” varlıklar üretmeyi amaçlamaktadır. Weber’in rasyonalizasyonunu yansıtır; ancak bu kez biyolojiye ve bilişe uygulanır: insanlar, özgürce eyleme kapasitelerinden arındırılmış araçlara dönüşür.

Kültürlerin toprakla, gıdayla ve toplulukla kurdukları ilişkiyi kontrol sistemlerine teslim etmeleri, bir medeniyet krizine işaret eder. Bu açıdan bakıldığında, gıda egemenliği salt bir siyasal talep değildir; insan özgürlüğünün savunusudur. Bağlantı kurma ve seçim yapma hakkıyla ilgilidir.

Hiçbir teknolojik ilerlemenin çözemeyeceği bir krizle karşı karşıyayız. Mesele, daha iyi ölçütler ya da daha akıllı teknolojiler geliştirmek değildir.

Yanıt, hayal gücünün yeniden kazanılmasında yatmaktadır. Bu, egemen güç yapılarının imkânsız ilan ettiği yaşam biçimlerini tahayyül edebilme kapasitesini içerir. Bu, “imkânsızın sanatı”dır. Ve yakın zamanda yayımlanan açık erişimli The Agrarian Imagination: Development and the Art of the Impossible adlı kitapta tartışıldığı üzere, bu bir ütopik fantezi değildir.

Herkes yemek yer ve dolayısıyla herkes gıda sistemlerinin dayattığı düzene dâhil olur. Gıdayı sorgulamak, birbirimizle ve toprakla nasıl bir ilişki kurduğumuzu sorgulamaktır. Aynı zamanda kendimizle nasıl bir ilişki içinde olduğumuzu da kapsar.

Yukarıdan dayatılan bir sistemin içinde giderek daha fazla yaşamak istiyor muyuz? Seçme şansımız olsaydı, çoğumuz hayır derdik. Mesele, devlet-şirket propagandası ve sansürün egemen olduğu bir çağda, insanların dünyayı olduğu haliyle —bir güç oyunu olarak— görme kapasitesine ya da hatta iradesine sahip olup olmadıklarıdır. İnsan olmanın farklı yollarını hayal etme ve hayata geçirme özgürlüğünü geri kazanmak istiyorlar mı?

Doğamızın özüne ilişkin, hiçbir teknik çözümle giderilemeyecek bir krizle karşı karşıyayız. Artık mesele, makineyi nasıl optimize edeceğimiz değildir. Asıl soru şudur: Kafesi reddedip kendi koşullarımızla yaşama gücüne hâlâ sahip miyiz?

 

* Yazar Colin Todhunter, kalkınma, gıda ve tarım alanlarında uzmanlaşmıştır. Küreselleşme Araştırma Merkezi’nin (CRG) araştırma görevlisidir. Aşağıdaki kitapların yazarıdır:

Power Play: The Future of Food

Sickening Profits: The Global Food System’s Poisoned Food and Toxic Wealth

Food, Dispossession and Dependency. Resisting the New World Order

 

Kaynak: https://www.globalresearch.ca/food-freedom-what-it-means-human/5909619