Bugünün Dünyasına Bir Ayna Olarak Sudan
Liberal dünya düzeni çözüldükten sonra ne geliyor
Sudan, liberal dünya düzeninin sağlığını değerlendirmek için sık sık bir ayna işlevi gördü, çünkü vahşeti önlemeye ve insani durumu istikrara kavuşturmaya yönelik çok taraflı müdahaleler için defalarca bir laboratuvar oldu.
1983’ten 2005’e kadar süren İkinci Sudan İç Savaşı sırasında tahminen iki milyondan fazla insan öldü. 2000’lerin ilk on yılında Darfur’da, uluslararası gözlemcilerin tahminine göre 300.000 kişi öldü ve 2-3 milyon kişi daha yerinden edildi.
O dönemde Sudan’daki çatışmalara çözüm bulmak, ABD ve onun harekete geçirdiği koalisyonlar için bir öncelikti. Örneğin Sudan’ın ikinci iç savaşı, ancak ABD, Birleşik Krallık ve Norveç’ten oluşan troykanın yanı sıra Sudan’ın Afrikalı komşularının yoğun arabuluculuğundan sonra, 2005’te sona erdi. 2000’lerin başında Sudan’daki çatışmalara müdahale etmek için Batı’nın gösterdiği kaygının ve seferber ettiği diplomatik kaynakların düzeyi bugün neredeyse hayal edilemez görünüyor.
2000’lerde Sudan, BM’nin iki devasa barışı koruma misyonuna ev sahipliği yaptı: 13 yıldan uzun süren ve 2020’de sona eren Afrika Birliği-Birleşmiş Milletler Darfur Karma Operasyonu ile altı yıldan uzun süren ve 2011’de sona eren Birleşmiş Milletler Sudan Misyonu. Bu misyonların amaçları, Darfur’da soykırımı önlemek ve Sudan Halk Kurtuluş Hareketi/Ordusu ile Hartum’daki hükümet arasındaki iç savaşı sona erdiren barış anlaşmasının uygulanmasını güvence altına almaktı. Yaklaşık 10.000 asker ve çok sayıda sivil yetkiliyi kapsayan bu misyon, 2011’de Güney Sudan’ın bağımsızlığına ilişkin bir referandumla sona erdi. Birkaç ay sonra Güney Sudan, uluslararası toplum tarafından dünyanın en yeni ülkesi olarak memnuniyetle karşılandı.
Güney Sudanlı diplomat Francis Mading Deng’in “sorumluluk olarak egemenlik” fikrini geliştirdiği bağlam da buydu: Sudan’ın iç savaşlarını sona erdirmeye yönelik uluslararası çabalar ve ortaya çıkan kitlesel yerinden edilmeler. Deng, 1992’den 2004’e kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin ülke içinde yerinden edilmiş kişilerden sorumlu Özel Temsilcisi olarak görev yaptı; pek çok uzman da Deng’in sorumluluk olarak egemenlik fikrini, uluslararası Koruma Sorumluluğu ilkesinin düşünsel kaynağı sayar. BM Genel Kurulu’nun 2005’te Koruma Sorumluluğu (R2P) ilkelerini kabul etmesi, liberal dünya düzeninin meşruiyeti açısından bir doruk noktasıydı. Deng ve başkalarının formüle ettiği hâliyle R2P, bir devletin müdahale edilmeme hakkı olarak egemenlik ile uluslararası toplumun, bir devletin kendi vatandaşlarının refahını korumasını sağlama yükümlülüğü arasında denge kurmaya çalıştı.
Bugün Sudan’daki çatışma, küçük ölçekli bir dünya savaşı olarak tanımlanabilir. Rakamlar devasa ve çarpıcı; bu da orada yaşanan trajedinin büyüklüğünü kavramayı zorlaştırıyor. Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı’na göre Nisan 2023’teki son çatışma dalgasından bu yana en az 14 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi. Bu arada ülkeden kaçmış en az 4,4 milyon Sudanlı mülteci var; bunların pek çoğu, bu akını kaldıracak gücü pek olmayan Çad, Mısır ve Güney Sudan gibi komşu ülkelere gitti. Üç yıl sonra, Sudan’ın orta bölgesi Kordofan’da, Darfur’da ve güneydoğudaki Mavi Nil eyaletinde yoğun çatışmalar sürüyor.
Sudan’daki kriz hakkında — korkunç şiddetine rağmen çoğu zaman başka savaşların gölgesinde kalan bir çatışma — son dönemde en çok tartışılan yorumlardan birinde Amerikalı gazeteci ve tarihçi Anne Applebaum, hem Sudan Silahlı Kuvvetleri’nin (SAF) hem de onların karşıtı Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (RSF) cephe gerisinden haber yaptıktan sonra, “hiçbir istatistik, savaşın geride bıraktığı boşunalık, anlamsızlık duygusunu ifade edemez” diye yazdı. Hartum gibi şehirlerin fiziksel olarak yıkılması karşısında Applebaum bu çatışmayı dünyanın en nihilist çatışması ilan etti ve bir parça umutsuzlukla “liberal dünya düzeni Sudan’da çoktan sona erdi ve onun yerini alacak hiçbir şey yok” diye yazdı.
Pek çok açıdan Sudan’da yaşananlar, uluslararası toplumun — özellikle de Batı’nın — liberal dünya düzeninin köklü ilkelerini terk etmesini temsil ediyor. Bunun yerine Sudan, Ortadoğu ve Afrika’dan Rusya ve Ukrayna’ya, hatta Kolombiya gibi uzak yerlere uzanan geniş bir aktörler yelpazesinin oyuncağı hâline geldi. Trump yönetiminin ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı gibi kuruluşlarda yaptığı kesintilerden sonra kıtlığın yayılmasını önleme taahhüdü bile zayıfladı. Applebaum yazısını, Sudan’ın artık anarşik, Amerika sonrası bir dünyanın kurbanı olduğundan yakınarak bitirdi. Henüz tam olarak şekillenmemiş; “sömürgeciliğin çoktan geride kaldığı, Soğuk Savaş’ın sona erdiği” ve uluslararası düzenin onarılamaz biçimde çöktüğü bir dünya.
Ama Sudan’da ve başka yerlerde olan şey anarşinin ortaya çıkışı değil; sömürge öncesi örüntülere bir dönüş. Pek çok gözlemci, tarihçi Richard Reid’in “Afrika tarihinin kısaltılması” dediği şey yüzünden yanlışlıkla ilkini varsaydı; Reid bununla “Afrika’nın çalkantılı bugününün — ve yakın geçmişinin — hem değişimin hem de sürekliliğin daha derin örüntülerinden koparılmasını” kastediyor. Sömürge geçmişinin hem sosyal bilimciler hem de modernleştirici elitler tarafından şeyleştirilmesinden belki de hiçbir ülke, bir zamanlar Zaire olarak bilinen Kongo kadar zarar görmedi.
19.yüzyılın sonunda Henry Morten Stanley, “sökülmüş buharlı gemileri taşıyan bir hamal kervanını, Zaire Nehri’nin halicinden Kinşasa’dan içeriye doğru uzanan geniş, gemi işlemeye elverişli su yollarına kadarki eziyetli arazide yürütmekteki başarısı” nedeniyle Bula Matari, yani kaya kıran adını aldı. Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bakanlık görevine gelen ilk kadın olan Zala Lusibu N’Kanza’nın belirttiği gibi, “bütün Bakongolar için Bula Matari adı dehşet anlamına geliyordu.” Sömürge öncesi olan, yükselen ve modernleşen sömürge ve sömürge sonrası devletin ardından paramparça edildi. Merhum Crawford Young gibi Amerikalı siyaset bilimcilerin kurucu kuşağına göre, sömürge öncesi dönemin siyasi, ekonomik ve toplumsal kurumları, modernleşen devlete bir alternatif yaratacak dayanıklılıktan yoksun oldukları için harabeye dönmüştü.
Sömürge öncesi döneme dönüş
Kuzeydoğu Afrika’da yaşanan — yalnız Sudan’ı değil Güney Sudan’ı, Etiyopya’yı, Eritre’yi, Somali’yi ve Somaliland’i de içine alan — insani trajedinin derinliğine rağmen, Applebaum’un Amerika sonrası dünyası yalnızca kaostan ibaret değil. Devletin parçalanmasının yarattığı şiddetin ortasında bile belirgin örüntüler ortaya çıkıyor. Bunların en belirginlerinden biri, sömürge öncesi döneminkilere benzeyen siyasi ve ticari örüntülerin gelişmesi. Sömürge devletinin uzun süreli hâkimiyeti, Amerikalı siyaset bilimcilerin uzun süre sandığı gibi Afrika toplumlarının paramparça edilmesinin sonucu değildi. Tıpkı sömürge sonrası dönemi gölgeleyen kaosun etnik rekabetlerin sonucu olmaması gibi. Aksine, Sudan gibi ülkelerde sömürgeciliğin kalıcılığı, onun altyapısının mirasının bir ürünüdür.
Nil havzasının Avrupa denetiminde olduğu dönemde inşa edilen altyapının kendine özgü dayanıklılığı, bir dizi tarihsel konjonktürden kaynaklanıyordu. Siyaset kuramcısı Timothy Mitchell, “The Alibi of Capital: How We Broke the Earth to Steal the Future on the Promise of a Better Tomorrow” adlı yeni kitabında, 20. yüzyıla girilirken geleceği iskonto etmeye yönelik yeni bir yeteneğin icat edildiğini savunuyor. Mitchell bu yeteneği, “zamanın denetlenebileceği olgusundan — geleceği güvenilir biçimde ele geçirip sömürgeleştirecek bir siyasi aygıtın inşasıyla — türetilmiş” bir siyasi teknoloji olarak görüyor. Bu inanılmaz derecede soyut gelse de Mitchell şöyle açıklamayı sürdürüyor:
“Ulaşım hatlarının ve enerji şebekelerinin ölçeğinin ve yayılımının, kentsel gelişme, sulama projeleri ve diğer devasa planlarla birlikte, yalnızca maddi dayanıklılığa değil, hukuk, otorite, zorlama ve meşrulaştırmaya ilişkin kalıcı düzenlemelere de bağlı olduğunu.”
Sudan, çoğu zaman sömürge dünyasının ücra bir köşesi olarak hayal edilse de Britanya İmparatorluğu’nun endüstriyel tarıma yaptığı gelmiş geçmiş en büyük yatırımlardan birine sahne oldu. Dış uzaydan görülebilen birkaç sömürgecilik anıtından biri olan dev Cezire sulu tarım projesi, ilk olarak 1920’lerde bir milyon akrdan fazla araziyi sulamak üzere planlanmıştı. Britanyalı yetkililer, Cezire Projesi’nin insan eliyle yapılmış ikinci bir Nil Deltası, İmparatorluk için dev bir pamuk çiftliği olma potansiyelinden açıkça söz ediyordu. 1920’lerden projenin 1970’lerde mali sorunlarla karşılaştığı döneme kadar demiryolları, barajlar, limanlar, hatta Sudan’ın iş gücü bu projeye hizmet edecek şekilde düzenlenmişti; ülkenin mali ve ekonomik altyapısından söz etmeye bile gerek yok.
Bu durum 1990’larda petrol sektörünün öne çıkmasıyla değişti; ama o zaman bile boru hatları ve rafineriler, sömürge döneminde oluşmuş örüntülere göre konumlanma eğilimindeydi. Bu örüntüler kısmen, sulama kanalları ve demiryolları toprağa oyulup çelikle güçlendirildiği için ve Sudan, ihracat pazarlarına erişimle güvence altına alınan yatırım kredileri aracılığıyla küresel finans piyasalarına eklemlendiği için kalıcı oldu. Başlangıçta bu pamuktu, sonra ham petrol oldu, şimdi ise altın.
Kırılgan liberal uluslararası düzen
Princetonlı siyaset bilimci G. John Ikenberry liberal uluslararası düzen üzerine yazarken şunu belirtmişti: “Liberal enternasyonalizmde, devletlerin kısıtlamaları aşıp güvenlik ikilemlerini çözmek, kolektif eylemde bulunmak ve açık, istikrarlı bir sistem yaratmak için iş birliği yapabileceğine dair gizli bir iyimser varsayım var.” Ancak Ikenberry, sistemin kolektif niteliğinin her zaman pratikten çok bir özlem olduğunu da kabul ediyor. Ikenberry, ABD’nin 1945’ten bu yana bu sistemin sahibi ve işletmecisi olarak hizmet ettiğini ve kendisine özel ayrıcalıklar ve sorumluluklar tanındığını kabul ediyor. Applebaum, ABD tarihsel yükünü artık taşımaya istekli olmadığında Sudan’da ortaya çıkan kaosu anlatıyor.
Peki ya kaos gibi görünen şey, sömürge ve sömürge sonrası devlet yatırımlarını kalıcı kılan siyasi düzenlerin çözülmesinden ibaretse? Pamuk ve ham petrol farklı mallar olsa da merkezî devlet, üretimi doğrudan yöneterek ya da kayırdığı müşterilere üretim ve satış lisansı vererek bunların ihracatını büyük ölçüde denetleyebiliyordu. Sudan’ın 2013’ten bu yana altın ihracatında yaşanan patlama, devletin bu ticareti denetlemekte tamamen aciz kalması nedeniyle dikkat çekicidir. Sudan açısından trajedi, aynı dönemde altın fiyatlarının neredeyse %200 artmasıyla daha da büyüyor; bu da Sudan devletinin, yetersizlik ve şimdi de savaş yüzünden bu beklenmedik kazancı kaçırdığı anlamına geliyor. Sudanlı yetkililerin karşılaştığı güçlüğün bir kısmı, zanaatkâr altın üretiminin, petrol sahalarının ve boru hatlarının ya da pamuk sulamasının denetiminden farklı olarak, sömürge ve sömürge sonrası devletin vergilendirmekte bu kadar ustalaştığı merkezî altyapı darboğazlarından yoksun olmasıdır.
Sudan devletinin bir diğer açmazı, ulus altı aktörlerle iş yapmaya karşı tabunun bölgede çökmesi. Bunun sonucunda Darfur madenlerinden çıkan altın, çoğu zaman merkezî hükümetin elinden hiç geçmeden Dubai’nin çarşılarına ulaşıyor. Benzer şekilde, Suudi-Yemen sınırını koruyan Sudanlı askerler SAF ile hiçbir sözleşme yapılmadan kiralanıp konuşlandırılabiliyor. Bu işlemlerin çoğunu hem paramiliter güç hem de tüccar şirket olan RSF yürütüyor ve Sudan’ın büyük kısımlarını yatırımcıları adına yönetiyor.
Sömürge öncesi örüntüler çağdaş kılıklarda geri dönüyor
Kaos gibi görünen şey örüntüleri açığa çıkarıyor. SAF ile RSF arasında çatışmaların başlamasından bu yana geçen üç buçuk yılda yeni ticaret ve askerî ikmal yolları giderek daha görünür hâle geldi. Sudan’ın 1956’daki bağımsızlığını izleyen ilk birkaç on yılda ekonomik faaliyetin çoğu taşradan Hartum’a, oradan da demiryolu hatları boyunca Kızıldeniz kıyısındaki Port Sudan’a akıyordu. Hükümet gelirlerinin çoğunu, bu işlek güzergâhı izleyen ithalat ve ihracatı vergilendirerek elde ediyordu. Çatışmaların ilk iki yılında Hızlı Destek Kuvvetleri Hartum’u denetledi ve eski sömürge ticaret güzergâhını kırmak için ellerinden gelen her şeyi yaptı. Bu süre içinde Sudan hükümeti Port Sudan’a çekildi, RSF de güney Darfur’daki Nyala’da rakip bir başkent kurdu.
Savaş, istemeden de olsa, 19. yüzyıldan kalma daha eski devlet oluşumu örüntülerini gün yüzüne çıkardı. Sudan’ın Sevakin şehri ve diğer Kızıldeniz limanları uzaktaki Osmanlı yönetimine bağlılık iddia ediyor, Darfur bir yana, Sennar Krallığı’na katılmaya bile direniyordu. Sevakin’deki elitler çoğu zaman Arap Yarımadası’ndaki Osmanlı Hicaz eyaletine ya da Aden’e bağlanmak istiyordu. Bu örüntü, 2023’te Hartum’un düşmesinin ardından Sudan hükümeti yeniden geçici olarak Port Sudan’a taşınmak zorunda kaldığında tekrarlanma tehlikesi gösterdi.
Ama belki daha çarpıcı olanı, savaşın Darfur’un kuzeyine, batısına ve güneyine uzanan eski ticaret yollarının yeniden ortaya çıkışına sahne olmasıydı. Port Sudan SAF’ın denetimindeyken RSF, çölü aşan eski ticaret yollarına yönelmeye başladı; bunların en ünlüsü, kuzey Darfur’dan güney Mısır’daki Asyut’a uzanan Darb El Arba’īn, yani “40 Gün Yolu”ydu. Diğer ticaret yolları kuzeyde Libya’ya uzanıyordu; RSF’nin orada, ülkenin doğusunu yöneten Libyalı milis lideri Halife Hafter’in koruması altında üsler kurduğundan şüpheleniliyor. Benzer şekilde, RSF’ye ikmal sağlamak için güney Darfur’dan Güney Sudan’a uzanan ticaret yolları yeniden faal hâle getirildi. Bu yollar çoğu zaman Uganda, Kenya ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde son buluyor. Hepsi de merkezin denetimi dışında.
Eski ticaret yollarının yeniden kazandığı önem, savaşın patlak vermesinden tam iki yıl sonra, Nisan 2025’te TASIS’in, yani Sudan Kuruluş İttifakı’nın yeni bir hükümet ilan etmesiyle taçlandı. Kenya’nın başkenti Nairobi’den konuşan TASIS liderleri, RSF, hem militan grup hem de siyasi parti olan Sudan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey’in (SPLM-N) bazı kesimleri ve Bakkara konfederasyonunun liderliği arasında bir ittifakı sağlamlaştırmaya çalıştı. Bakkara, güney Kordofan’dan Çad Gölü’ne kadar uzanan altı milyondan fazla Arap ve Afrikalı insanı kapsıyor.
2013’te kurulan — merkezinde lideri Muhammad Hamdan Daglo Musa’nın Darfurlu Arap ailesinin bulunduğu — RSF örgütünün kendisi de 19. yüzyılın sonlarından bir olayı yankılıyor. Birincisi, genellikle Zübeyr Paşa olarak bilinen al-Zubayr Rahma al-Mansur’un özel bir tüccar imparatorluğu kurmasıdır. Başlangıçta Mısırlı bir tüccarın sönük bir yardımcısı olan Zübeyr, 1860’lara gelindiğinde bugün Güney Sudan dediğimiz yerde faaliyet gösteren en büyük ticaret şirketlerinden birini kurmuştu.
“Middle East Monitor”da yayımlanan bir anma yazısında onun faaliyetleri şöyle anlatılıyordu: “Adamlarını [gönderdi] ‘Dinka, Jur ve Bongo topraklarından geçirerek; şirket, o dönemde Kuru ve Kpongo nehirleri arasında yaşayan Golo halkına ulaştı.’ Hartum, Kahire ve ötesinde ticaret yapmak için devekuşu tüyü ve fildişi satın aldılar.” 1870’lere gelindiğinde başarılı bir tüccar olmaktan çıkıp çoğu zaman Deim Zubayr olarak anılan bir toprağın hükümdarı hâline gelmişti; pek çoğu köleleştirilmiş yaklaşık 12.000 askerden oluşan bir orduyla bugünkü Güney Sudan’ın Bahr el-Gazal bölgesinin ve Darfur’un geniş bir kısmını denetliyordu. Tarihçi Tsega Etefa’nın Journal of Oromo Studies’te yazdığına göre:
“1860’ların sonunda Zübeyr, ‘Bahr el-Gazal’da faaliyet gösteren tüccar prenslerin en önde geleni ve en başarılısı’ydı. Köle ve fildişi ticareti yapıyordu; ancak Nil Vadisi’ndeki Mısırlı ve Avrupalı kâşiflerin kölelik karşıtı hareketleri onun üzerinde baskı kurmaya başladı. Bu nedenle ‘köle kervanlarının Nil’i atlayarak onların topraklarından kuzeye doğru geçmesi için güney Darfur’daki Bakkara kabileleriyle anlaştı.’ 1860’ların sonlarına doğru ‘fiilen bağımsız bir hükümdar konumuna ulaştı.’ Mısır hükümetinin sefer kuvveti ‘onun tarafından tamamen yenildi ve Mısırlı yetkililer, nasıl heybetli bir kişilikle karşı karşıya olduklarını fark ederek onu bölgenin Valisi yaptılar.’”
Başlangıçta Zübeyr’in üssü, Darfur ile Bahr el-Gazal arasındaki güney sınır bölgelerindeydi. Bağımsız bir siyasi varlık olarak Darfur ancak 1874’te fethedildi; o yıl Zübeyr’in kuvvetleri, Mehmed Ali’nin Osmanlı-Mısır ordularının 1821’de başaramadığını başardı: Fur Sultanlığı’nı başkenti El Faşir’de fethetmek. RSF ile paralellikler adeta kendiliğinden beliriyor. Bu paralellikler özellikle RSF’nin Ekim 2025 sonunda aylar süren kuşatmanın ardından El Faşir’i ele geçirmesiyle dikkat çekici hâle geldi. Bu süreçte RSF, Darfur’daki son büyük kaleyi ele geçirdi ve kuzeyde Libya üzerinden, güneyde ise Güney Sudan’ın geniş topraklarını aşıp Doğu Afrika’ya uzanarak ikmal sağlama kapasitesini sağlamlaştırdı.
19.yüzyılın bir başka yankısı da Kordofan’ın çekişmeli bir bölge olarak ortaya çıkmasıydı. 1805’ten 1848’e kadar Mısır’ın fiilî hükümdarı olan Mehmed Ali’nin orduları, 1821’de Mısır’dan başlatılan istiladan sonraki on yıllarda bölgeyi kısmen pasifize etti, ama istikrarlı bir denetim sağlayamadı. Bu, pek çok açıdan Kordofan’ın bugünkü durumuna benziyor: Rakip güçler bölgeye hâkim olmak için mücadele ederken nüfusu 600.000’i aşan El-Ubeyid gibi şehirler sık sık saldırıya uğramaya devam ediyor. Yine de 19. yüzyılın yankıları belki en açık biçimde, kalelerini güney Kordofan’da kurmuş bir siyasi parti ve militan grup olan SPLM-N’in görece özerkliğinde görülüyor.
SPLM-N, Güney Sudan’ın 2011’deki ayrılışından bu yana Güney Sudan için hem arabulucu hem de bozguncu oldu. Düz ovalar kolayca fethedildi, ama Nuba Dağları’nı nihai olarak denetim altına almak çok zordu. Hiziplerden biri olan ve Güney Kordofan’daki Nuba Dağları çevresindeki bölgelerin çoğunu denetleyen SPLM-N Al-Hilu RSF’nin yanında yer aldı; Mavi Nil eyaletinin bazı kesimlerini denetleyen bir başka hizip olan SPLM-N Agar ise SAF’ın yanında saf tuttu.
Bu süreçte iki grup, RSF, SAF ve Güney Sudan arasındaki sınır bölgelerinin özerkliğini korudu. Savaşın sonucundan çok kendi özerkliğini korumakla ilgilenen bir sınır bölgesi örgütü, kendini çatışmanın her iki tarafında da faaliyet gösterirken buldu. Böylece geçmişte başka şaşırtıcı paralellikleri bulunan stratejiler uyguluyorlar; örneğin Sudan’ın kuzeydoğu Nuba Dağları’nda yaklaşık 1780 ile 1884 arasında serpilen ve görece özerkliği Sudan’ın bağımsızlık sonrası döneminin içlerine, 1969’a kadar uzanan bir krallık olan Takali Krallığı.
Norveç’teki Bergen Üniversitesi’nin Sudan Koleksiyonu’nda yaptığımız araştırma, 19. yüzyılda Takali liderlerinin benzer bir strateji izlediğini gösteriyor: Özerkliklerini korumaya çalışırken, zayıflamakta olan Darfur ve Sennar devletlerinin ikisinden de himaye ve tanınma arıyor, aynı anda ikisine de vasallık bağı sunuyorlardı.
Bugün tanık olduğumuz Sudan devletinin çöküşü de rastgele değil. Aksine, liberal dünya düzeninin geri çekilmesiyle birlikte, kendini en son 19. yüzyılda bu kadar açık biçimde gösteren siyasi düzenlerin yeniden ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Bu örüntüler, sömürge döneminde inşa edilen altyapıya dayanmayan ticarete, siyasi ve ekonomik bağlantılara dayandıkları için tekrarlanıyor. Bu altyapının dayanıklılığı, onu ayakta tutan liberal dünya düzeni kurumları çöktükçe aşındı. Bir zamanlar sömürge sonrası dünyanın kaçınılmaz parçaları gibi görünen ticaret, altyapı ve siyasi düzen örüntülerinin yerine, daha eski mübadele yollarının yeniden ortaya çıkışına tanık oluyoruz.
Örneğin Sahra ötesi yolların, Doğu ve Orta Afrika’ya uzanan ticaret yollarının, Sahel ve Kızıldeniz boyunca uzanan Doğu-Batı bağlantılarının yeniden ortaya çıktığını görüyoruz. Güney Afrika’da, 1910’da Britanya’nın Kap Kolonisi’ni bağımsız Boer cumhuriyetleri Transvaal ve Özgür Devlet ile Natal’la birleştiren Güney Afrika Birliği’nin dağıtılması çağrıları yapılıyor. Yemen on yılı aşkın süredir 19. yüzyılı hatırlatan biçimlerde yeniden bölünüyor; elbette Rus saldırganlığı da Doğu Avrupa sınırlarının istikrarını sorgulanır hâle getirdi.
Bunlar, 20. yüzyılın ikinci yarısını tanımlayan istikrarın nasıl veri kabul edilemeyeceğine dair yalnızca birkaç örnek. Liberal düzenden sonra devlet yönetimini en iyi hangi modellerin açıklayabileceğini düşünürken, siyasi rekabet ve değişen sınırların bir örneği olarak 19. yüzyıl haritasına bakmak giderek daha anlamlı hâle geliyor.
*Alden Young, Yale Üniversitesi’nde tarih ve küresel ilişkiler alanında doçenttir. 2021-22 döneminde Berggruen Enstitüsü araştırmacısıydı.
**Muez Ali, Georgetown Üniversitesi Katar’da yarı zamanlı öğretim üyesi ve University College London’da onursal araştırmacıdır.
Kaynak: https://www.noemamag.com/sudan-as-a-mirror-for-todays-world/