Britanya’nın Kıbrıs, Venezuela ve İran’a Yönelik Saldırılardaki Rolü
ABD imparatorluğunun son dönemdeki manevralarında Britanya’nın rolü, yeterince haber yapılmamasına ve çok az eleştirilmesine rağmen merkezi olmuştur. Britanya, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü saldırı savaşında ve Venezuela’ya yönelik son işgalinde önemli bir paya sahiptir. Britanya’nın imparatorluğu ve denizaşırı üsleri ile bunlara bağlı istihbarat ve gözetleme kapasitesi, bu devam eden savaşlara yaptığı katkının temel taşlarını oluşturmaktadır.
İşgal altındaki Kıbrıs’taki Britanya sömürge üsleri Gazze’deki soykırım sırasında nasıl istihbarat ve gözetleme rolü üstlendiyse, aynı şekilde İran’ı gözetlemeye ve ABD saldırıları için istihbarat hazırlamaya da yardımcı olmuş ve şimdi bu saldırılar için bir ileri harekât noktası olarak kullanılmaktadır.
Birleşik Krallık ile Mauritius arasında devam eden Chagos Adaları anlaşması ve Diego Garcia’nın İran’a yönelik saldırıda kullanılması meselesi nedeniyle ABD ile Birleşik Krallık arasında ortaya çıkan anlaşmazlık, uluslararası hukuk içinde dekolonyal uygulamaların potansiyelini göstermektedir ve Kıbrıs açıklarındaki ABD-Birleşik Krallık üslerine karşı yürütülen kampanyanın ders çıkarabileceği bir örnektir.
RAF Akrotiri bugüne kadar ABD’nin İran’a yönelik saldırılarında son derece önemli bir rol oynamıştır. Örneğin, geçen yıl Haziran ayında İran’ın nükleer tesislerini vuran bombardıman uçaklarına yakıt ikmali yapan hava ikmal uçakları için bir üs sağlamıştır ve üslerin muhtemelen bu operasyon için istihbarat ve gözetleme desteği de sağladığı düşünülmektedir. Geçen yıl Mart ile Mayıs ayları arasında üs ayrıca Yemen’i bombalayan ABD bombardıman uçaklarına da yakıt ikmali yapmıştır; bu saldırıya RAF da doğrudan katılmıştır. Üs, Birleşik Krallık’ın Irak ve Suriye’ye yönelik tüm bombardımanları için kullanılmaktadır; bu bombardımanlar ise zaman zaman hâlâ devam etmektedir. Ayrıca üs, ABD’nin Suriye’deki başarılı karşı devrime verdiği desteğin neredeyse kesin olarak bir istihbarat merkeziydi.
Britanya’ya ait F-35’ler hâlihazırda Akrotiri’de konuşlandırılmış durumdadır ve bildirildiğine göre İran’a karşı ELINT (elektronik istihbarat) faaliyetleri yürütmektedir. Esasen bu uçaklar, mevcut savaşın bir parçası olarak gelişmiş sensörlerini kullanarak İran’ın hava savunmaları hakkında istihbarat toplamak için kullanılmaktadır. İran’a yönelik herhangi bir saldırı SEAD (düşman hava savunmasının bastırılması) operasyonlarıyla başlayacaktır; bu da söz konusu hava savunma sistemlerinin önceden haritalandırılmasını gerektirir ve F-35’lerin yaptığı da tam olarak budur. Britanya hükümeti ise daha önce bunu reddetmiş olmasına rağmen şimdi Kıbrıs’taki üslerin İran’a yönelik saldırılar için kullanılmasına izin vermiştir.
GCHQ ile NSA’in Orta Doğu’daki ana istihbarat üssü Britanya üs bölgesinde bulunmaktadır ve bu üs bölgesi bölgedeki herhangi bir askerî operasyon açısından son derece önemlidir. NSA bu üslerin bazı bölümleri üzerinde GCHQ’dan daha fazla denetime sahiptir; bu da ABD istihbarat operasyonlarının Birleşik Krallık tarafından denetlenmeyeceği anlamına gelir. Bir yana bırakalım Britanya veya Kıbrıs halkının kendi topraklarında ve kendi siyasal yetki alanlarında böyle şeylerin gerçekleşmesini isteyip istemediklerine dair herhangi bir demokratik hesap verebilirliği.
Trump yönetimi sırasında ABD savaşlarında Britanya’nın rolü, birçok insanın fark ettiğinden çok daha önemli olmuştur. Britanya, Kasım 2025’te ABD’nin balıkçı teknelerine yönelik saldırıları nedeniyle ABD ile Karayipler ve Doğu Pasifik’e ilişkin istihbarat paylaşımını fiilen askıya almıştır; söz konusu saldırılarda masum insanlar öldürülmüştür. Britanya devleti gazetecilere yaptığı arka plan bilgilendirmelerinde — yani gazetecilere anonim şekilde bilgi vererek — bunun sebebinin söz konusu saldırıların yasa dışı cinayetler olması ve Britanya’nın hukuken bu cinayetlere karışmış görünmek istememesi olduğunu söylemiştir. Bu ise elbette ahlaki değil, kendi çıkarına dayalı bir tutumdur.
Yılın başına gelindiğinde ise Britanya bu kez Venezuela’nın petrol ablukasıyla bağlantılı olarak Southern Spear misyonuna doğrudan katkıda bulunmaya başlamıştı. Özünde Birleşik Krallık, bölgede ABD’nin yürüttüğü bu farklı eylem alanları arasında bir ayrım çizgisi çekmişti; oysa tankerlerin ele geçirilmesi de açıkça yasa dışıdır. Tankerlerin ele geçirilmesinde Britanya’nın doğrudan rol oynadığına dair en az dört örnek bulunmaktadır. Britanya, 7 Ocak ile 20 Ocak tarihleri arasında Karayipler’de toplam 2,5 milyon varil petrol taşıyan üç tankere — M Sophia, Olina ve Sagitta — ABD’nin el koymasına yardım etmiştir. Britanya bu operasyona gözetleme uçuşlarıyla katkıda bulunmuştur; bu uçuşların muhtemelen Karayipler’deki Britanya kolonilerinden, Florida’dan ve Azor Adaları’ndan gerçekleştirildiği düşünülmektedir.
Böylece bir kez daha Britanya’nın emperyal ittifak içinde oynadığı istihbarat ve gözetleme rolünü görüyoruz; güçlü bir donanmanın yerine Britanya’nın bu role belirli ölçüde uzmanlaştığı görülmektedir. Bu tür faaliyetler doğaları gereği oldukça gizlidir — Venezuela açıklarında gemilere müdahale etmek için donanma gemileri göndermek siyasi açıdan zor olurdu. Ancak imparatorluğun geriye kalan coğrafi ayak izi sayesinde mümkün olan bu gözetleme katkısı burada medya tarafından hiç ele alınmamış, parlamentoya da büyük ölçüde hesap verilebilir değildir ve ciddi bir demokratik denetime de tabi değildir. Bu durum elbette Britanya’nın Gazze’deki soykırımdaki rolünü de yansıtmaktadır; burada Britanya’nın gözetleme katkıları gizlilikle örtülmüş ve ayrıntılar, ordunun — ya da en azından dış savaşlara katılımının — denetiminden sorumlu olması gereken milletvekillerinden bile saklanmıştır.
Diğer vaka ise ABD’nin 7 Ocak’ta Kuzey Atlantik’te, İzlanda ile İskoçya arasında el koyduğu Bella 1 adlı gemidir; gemi daha sonra Marinera olarak yeniden adlandırılmıştır. Bu, Venezuela’dan Rusya’ya doğru seyreden Rus bayraklı bir petrol tankeriydi. Burada olanlar daha doğrudandı: ABD özel kuvvetleri Britanya’ya uçtu; bu uçuş, bilinen özel operasyon uçaklarını takip eden uçuş takipçileri tarafından izlenmiştir. Ardından Britanya’dan helikopterlerle havalanarak ABD Donanması gemileriyle buluştular ve el koyma operasyonunu gerçekleştirdiler. Olay Britanya’ya bu kadar yakın gerçekleştiği için Britanya bu vakada daha yoğun lojistik ve gözetleme desteği sağlamıştır. Gemi ele geçirilmiş ve İskoçya’ya getirilmiştir; 26 mürettebat üyesi kaçırılmış ve İskoçya’da haksız şekilde hapsedilmiştir; ancak ABD onların ayrılmasına izin verdikten sonra çoğu ülkeden ayrılabilmiştir.
Geminin kaptanı ve birinci zabiti — kaptan Gürcistan vatandaşıydı — İskoçya’da gözaltına alındıktan sonra ABD tarafından ülkelerine dönmelerine izin verilmedi. Kaptanın eşi, kocasının uygun iade prosedürlerinden yararlanma hakkı olmadan yasa dışı şekilde gözaltında tutulduğunu savunarak İskoç mahkemelerine başvurdu. Bir İskoç mahkemesi, dava görülürken ve mahkemeler kararlarını verene kadar kaptanın İskoçya’dan çıkarılmasını yasaklayan geçici bir yasaklama kararı, yani acil bir ihtiyati tedbir kararı verdi.
Ancak bu mahkeme kararının hemen ardından, aynı gece, iki adam İskoçya’dan alınarak ABD Donanması’na ait bir gemiye götürüldü ve gemi ABD’ye doğru yola çıktı. Birkaç gün önce kaptan Porto Riko’da ilk mahkeme duruşmasına çıktı; burada Washington DC’ye nakledilecek ve “yasal bir el koymayı engellemek” ile Sahil Güvenlik’in takibi sırasında gemiyi durdurmamak suçlamalarıyla yargılanacaktır. İskoç hükümeti ABD’nin eylemlerini kınadı, ancak İskoçya Yeşil Partisi İskoç parlamentosunda durumun daha kapsamlı bir analizini yaparak ABD’nin mahkemeleri hiçe sayarak İskoçya’dan insanları fiilen yasa dışı biçimde kaçırdığını savundu.
Burada dikkat edilmesi gereken birkaç nokta vardır. İlk olarak, Venezuela ve tankerlerle ilgili ABD’nin diğer tüm eylemlerinde olduğu gibi, bunların hiçbirinin yapılması için herhangi bir hukuki dayanak yoktu. Bir gemi, yalnızca bir ülke tarafından “yaptırım uygulanmış” olduğu için “yasa dışı” ya da bir “karanlık filo”nun parçası hâline gelmez. Venezuela ve Rusya, teorik olarak, aralarında ticaret yapabilen ve gemilerle seyahat edebilen egemen devletlerdir; kimse bunları keyfî biçimde yasa dışı ilan edemez. Bu yaptırımların bir şekilde uluslararası hukuku temsil ettiği yönünde bir iddia vardır, ancak bunlar yalnızca tek bir ülkenin kararlarıdır ve uluslararası hukukla, antlaşmalarla, Birleşmiş Milletler’le veya herhangibir çok taraflı karar alma mekanizmasıyla hiçbir ilgisi yoktur. Nitekim Bella 1 gemisi Birleşik Krallık tarafından yaptırıma tabi tutulmuş bile değildi; öyleyse Birleşik Krallık’ın bu olaya müdahil olmasının olası hukuki gerekçesi neydi?
İkinci mesele ise ABD’nin İskoç ve Britanya hukukunu hiçe saymasıdır. İskoçya, Birleşik Krallık’ın geri kalanından ayrı kendi yargı sistemine sahiptir. Birleşik Krallık Yüksek Mahkemesi’ne ve Britanya Parlamentosu’na tabidir, ancak bunun dışında yargı yetkisini kullanabilir. Benzer şekilde İskoç hükümeti de Birleşik Krallık içinde, kendi seçilmiş parlamentosu ve hükümetiyle yüksek düzeyde özerkliğe sahiptir. ABD’nin askerlerinin konuşlandığı yerlerin yasalarını ihlal etmesi ise oldukça olağandır; özellikle Japonya ve Kore’de gündeme gelen vakalarda görüldüğü gibi, yurtdışındaki ABD üsleriyle bağlantılı cinayet ve tecavüz olaylarını düşünmek yeterlidir. Birkaç yıl önce İngiltere’de, bir ABD diplomatının eşi, bir ABD üssünün yakınında meydana gelen bir trafik kazasında genç bir adamın ölümüne neden oldu ve hiçbir sonuçla karşılaşmadan ABD’ye geri döndü.
Dolayısıyla Birleşik Krallık hukuku ve uluslararası hukuk ne olursa olsun, ABD’nin Britanya’da istediği her şeyi yapmasına izin verilmektedir — hatta buna davet edilmektedir — ve Britanya ordusunu yardım etmek üzere görevlendirebilmektedir. İskoçya’dan denizcilerin kaçırılması vakasında olduğu gibi Britanya ordusu, ABD’nin Britanya’da Britanya hukukuna göre suç teşkil eden eylemler işlemesine yardım etmektedir. Britanya ordusu, kelimenin tam anlamıyla yabancı bir gücün burada sivil mahkemelere meydan okumasına yardım etmektedir. Birleşik Krallık’ta kendi hükümetimizin ve hukuk sistemimizin ABD’nin emperyal diktaları tarafından geçersiz kılınmasıyla karşı karşıyayız ve ordumuz — ve elbette bu hükümet — bunu aktif biçimde teşvik etmeyi seçmektedir. Bu durum Birleşik Krallık için ciddi bir egemenlik krizidir. Metropolde bu şiddetin sonuçları üzerine fazlasıyla düşünmektense, başkalarına uyguladığımız emperyal şiddeti düşünmek daha önemlidir; ancak burada, bir gün Britanya’nın tüm bu süreçlerdeki rolünü zayıflatabilecek iç siyasi ve hukuki bir krizin tohumları da bulunmaktadır.
Şubat ortasında Birleşik Krallık’ın ABD’nin İran’a karşı yeniden başlatacağı savaş için üslerinin kullanılmasına izin vermediğine dair nispeten büyük bir haber çıktı. Söz konusu olan, İngiltere’deki üsler ile Hint Okyanusu’ndaki Diego Garcia idi. Trump bu konuda öfkeli bir paylaşım yaptı ve Chagos Adaları anlaşmasına verdiği desteği yeniden geri çekti. Chagos Adaları’yla ilgili mevcut durumu özetlemek gerekirse: Hint Okyanusu’nun ortasında Britanya’ya ait Britanya Hint Okyanusu Toprakları adlı bir koloni bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, ana ada olan Diego Garcia’yı bir hava üssü olarak kiralamıştır ve konumu nedeniyle burası bugün dünyadaki en önemli ABD üslerinden biridir. Burası CIA’nın gizli hapishanelerinden biriydi ve daha önce bölgeye yönelik saldırıları — İran’a yönelik olanlar da dâhil — desteklemiştir. Mauritius, Birleşik Krallık’ı adayı kendisine geri vermeye zorlamak için uluslararası mahkemelere başvurmuş ve davayı kazanmıştır. Bunun üzerine 2025 yılında Birleşik Krallık hükümeti, bölgeyi devretmeyi ancak üssü Mauritius’tan 99 yıllığına geri kiralamayı öngören bir anlaşma yapmış ve böylece üssün statüsünün fiilen değişmeden kalacağını güvence altına almıştır.
Bu konuda Britanya ile ABD arasında bir tür çatlağın ortaya çıkmış olması iyi bir haber sayılabilir; ancak bu durum bazı ilginç soruları da gündeme getiriyor ve bu ret kararları zaten daha sonra geri çekilmiş durumda. Asıl soru şu: Birleşik Krallık bu reddetme hakkını her zaman kullanabilir mi? Eğer öyleyse, geçen yıl ABD’nin İran’a saldırmak için üsleri kullanmasını önceden açık biçimde onaylamış olmaları gerekirdi. Yoksa Diego Garcia’daki işkence amaçlı gizli hapishaneyi mi onayladılar? Ya da İran’a saldırmak için kullanılacak tüm bu ekipmanın Orta Doğu’ya taşınmasında Birleşik Krallık üslerinin transit olarak kullanılmasını mı onaylıyorlar? İkinci olarak, Trump’ın — kendisine bunu yapamayacağı söylenmiş olmasına rağmen — İran’a saldırmak için Fairford ve Diego Garcia üslerini “kullanmak zorunda kalabileceğini” yazması büyük bir mesele olmalıydı. Bir kez daha Birleşik Krallık’ın kendi toprakları ve askerî kaynakları üzerindeki egemenliği meselesi gündeme geliyor: ABD’ye gerçekten hayır diyebilir miyiz, bu mümkün mü? Ve talepleri görmezden gelinirse bu hükümet bu konuda bir şey yapacak mı? Bu pek olası görünmüyor.
Ancak daha sonra bu meselenin, Dışişleri Bakanlığı’ndaki memurlara Chagos Adaları anlaşması zaten yürürlüğe girmiş gibi hareket etmelerini söyleyen bir talimattan kaynaklanmış olabileceği ortaya çıktı. Bu durumda Birleşik Krallık hükümeti ABD’nin talebini Mauritius hükümetine sormuş gibi görünüyor; onların da hayır dediği ve bunun üzerine Britanya’nın da hayır dediği anlaşılıyor. Alternatif olarak, Dışişleri Bakanlığı anlaşmanın belirli ifadesine dayanarak hayır demiş olabilir. Buna göre Britanya, Diego Garcia’dan üçüncü bir devlete yönelik bir saldırı söz konusu olduğunda Mauritius’a danışmak zorundadır ve Trump’ın planladığı eylemleri meşru müdafaa olarak değil, İran devletine yönelik bir saldırı olarak değerlendirmiş olabilir; bu durumda danışma zorunluluğu doğmaktadır.
Bu durum ise meseleyi daha da az “iyi niyetli” gösteriyor. Bu hükümet ve bu anlaşma için Mauritius ile müzakereleri başlatan önceki hükümet, Britanya’da sağ kesim tarafından Britanya toprağını vermek ve önemli bir üssü kaybetmekle suçlanarak eleştirilmiştir. Hükümet anlaşmayı doğru bir şey olduğu için ya da bu konudaki tartışmaların ilkelerini kabul ettiği için değil, yalnızca üssün faaliyette kalmasını sağlamanın tek yolu bu olduğu için savunmuştur. Uluslararası Adalet Divanı’nın kararı nedeniyle çok yakında bu toprakları devretmek zorunda kalacaklarını ve bu nedenle önce bir anlaşma yapmanın en iyisi olduğunu iddia etmektedirler. Normalde uluslararası hukukun bu kurumlarına çok güvenmeyiz; çünkü bunlar emperyal düzeni uygulamak için kurulmuştur. Ancak bu düzenin tabi olanlarının da belli ölçüde özne olarak davranması ve bu sistemi isyankâr bir şekilde kullanmaya çalışması mümkündür. Bu durumda Mauritius ve onu destekleyen dünyanın büyük bir bölümü bu süreci zorlamış, dolaylı olarak bu ayrılığı yaratmış ve üssün bu saldırılar için kullanılmasını engelleyebilecek bir durum ortaya çıkarmıştır. Bunun nihayetinde işe yarayacağını sanmıyorum ve ABD muhtemelen üsleri yine kullanacaktır; ancak üs meselesi açısından düşünülmesi gereken ilginç noktalar bunlardır. Görünüşe göre Birleşik Krallık şimdi Diego Garcia’nın İran’a yönelik saldırılar için kullanılmasına izin vermektedir ve bunu, kara hedeflerine yönelik saldırıları da içermesine rağmen, “savunma amaçlı” olarak nitelendirmektedir. Üssü açık tutmasına rağmen bu tür bir devir anlaşması modelinin potansiyel faydası, üssün kullanımını Mauritius egemenliğinin bazı yönleriyle uyumlu hâle getirerek belirli ölçülerde sınırlaması ve böylece üslerin işleyişini bir şekilde bozmasıdır; bu da solun henüz tam olarak kavrayamadığı önemli bir dekolonyal kazanımdır.
Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Açık sömürgeci uygulamalara karşı yürütülecek büyük ve koordineli bir uluslararası kampanya, bu sömürgeci denizaşırı üslerin etkinliğine belirli ölçüde zarar verebilir. Mauritius, bir yanda uluslararası hukuk ile diğer yanda üslerin sömürgeci niteliği arasındaki içsel çelişkileri kullanarak bir kampanya kurmuş, neredeyse herkesi kendi tarafına çekmiş ve uluslararası mahkemelerde bağlayıcı bir hesaplaşma dayatmıştır. Dolayısıyla Kıbrıs açısından, birçok bakımdan farklı bir durum olsa da, bazı benzerlikler görülebilir ve Diego Garcia etrafında yaşananlardan ders çıkarılabilir. Üslerin sömürge kalıntısı olması önemlidir; çünkü bu durum kampanyamıza bunun açıkça yanlış olduğunu ve emperyal güçlerin kendilerinin kurduğu uluslararası hukuka açıkça aykırı olduğunu söyleme gücü verir ve bu da bu temelde ittifaklar kurma imkânı yaratır. Bu yaklaşım, üslerin soykırımdaki rolünden söz etmekten aslında çok daha kolay ve çok daha az radikaldir; çünkü soykırım meselesi uluslararası hukuk sisteminin tamamen dışında kalıyor gibi görünmektedir ve bu da Filistinlilerin ve Gazze’nin ne kadar insanlıktan çıkarıldığını göstermektedir. CODEPINK tarafından yürütülen Kıbrıs Açıklarındaki ABD-Birleşik Krallık Üsleri Kampanyası iki temel unsurdan oluşmaktadır: Kıbrıs’taki üslerin soykırıma ve emperyal savaşlara katkısı ile işgal altındaki topraklarda bir koloni olarak taşıdıkları içsel statü. Üs meselesinin bu iki boyutunu birbirine bağlamak, üslerin statüsünde pratik bir değişim yaratmaya yönelik olarak yapmaya ve ortaya koymaya çalıştığımız şeyin merkezinde yer almaktadır.
Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/britains-role-in-attacks-on-cyprus-venezuela-and-iran/