Birleşmiş Milletler: Yararlı Bir Başarısızlık

Küresel bir sahne, dünya hükümeti değil

Bir yıl daha, bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu daha; sıradan New Yorklular için trafik yine adım atamaz hâle geliyor. Onlar (ve diğer pek çok Amerikalı) soruyor: Küresel siyasi tiyatronun ötesinde ne anlamı var bunun?

20.yüzyılın büyük bölümünde yanıt şuydu: İnsanlığın siyasi geleceğine bir bakış. H. G. Wells, örgütün kurulmasından çok önce, teknolojik karşılıklı bağımlılığın ve modern savaşın yıkıcılığının, birbiriyle rekabet eden egemen devletlerden oluşan eski sistemi nihayetinde sürdürülemez kılacağını savunarak, eninde sonunda bir dünya devletinin ortaya çıkacağını hayal etmişti.

Nükleer silahların ortaya çıkışı, bu tür öngörülere aciliyet kazandırdı. Albert Einstein, savaş sonrasında dünya hükümetinin en önde gelen savunucularından biri hâline geldi ve “atom bombasını kontrol etmenin [başka] hiçbir yolu yok” uyarısında bulundu. Birleşmiş Milletler’in kurulmasından on beş yıl sonra yaptığı 1961 tarihli göreve başlama konuşmasında JFK, örgütü “son ve en iyi umudumuz” diye nitelendirdi. Belli bir kuşaktan New Yorklular, devlet okullarında BM bayrağının Amerikan bayrağının yanında dalgalandığını hatırlayacaktır.

Bu beklentiler yüzyıl ortasının popüler kültürüne de girdi: Bilimkurgunun ustalarından Philip K. Dick’in 1960’lar ve 70’lerde kaleme aldığı pek çok romanda, kendi ordusuna sahip güçlü bir Birleşmiş Milletler gezegenler arası sömürgeleştirmeyi yönetir; Star Trek de geleceğin siyasetinin bir gezegen federasyonuna ait olacağını sorgusuz sualsiz kabul eder.

İster ütopya ister kâbus olsun, dünya hükümeti kaçınılmaz görünüyordu ve Birleşmiş Milletler de onun başlangıcı gibiydi. Zaman nasıl da değişiyor. Bugün Birleşmiş Milletler, 20. yüzyılın tahayyül ettiği dünya devletinden çok farklı görünüyor. Her yıl düzenlenen Genel Kurul hâlâ dünya liderlerini bir araya getiriyor, ancak yüzyıl ortası tarzı “dünya hükümeti” artık uzak bir hayal gibi görünüyor.

Ama bu o kadar da kötü bir şey değil. Birleşmiş Milletler, tek tek egemen devletlerin nasıl yönetildiğine derinlemesine müdahil olmaya çalıştığında — yüzyıl ortasının kaçık vizyonerlerinin hayal ettiği gerçek bir “dünya hükümeti”nin ima ettiği de budur — otoritesine karşı direnç artıyor ve gerçek dünyadaki sonuçlar çoğu zaman felaket oluyor. Birleşmiş Milletler için daha iyi yol, egemen devletler için sembolik bir forum olarak bugünkü daha sınırlı rolünü benimsemektir.

Kısacası, asıl mesele tam da bu tiyatro. Bir zamanlar pek çok kişi BM Şartı’nda ulus-devleti aşmak için bir fırsat görürken, örgüt en iyi sonuçlarını üye devletlerinin egemenliğini teyit ettiğinde, onların yerine geçmediğinde veriyor.

Birleşmiş Milletler yıllardır siyasi yelpazenin her iki ucundan da eleştirilere hedef oluyor. Soldaki temel eleştiri, örgütün Amerikan emperyalizminin bir perdesinden başka bir şey olmadığı yönünde. Noam Chomsky’nin dediği gibi, “BM, ABD’nin emirlerine uyduğu ölçüde olumlu karşılanır.” Sağda ise Birleşmiş Milletler ya her şeye kadir ya da siyasi açıdan aciz olmakla yeriliyor. Ronald Reagan’ın BM büyükelçisi olarak görev yaptıktan sonra Heritage Foundation için yazan Jeane Kirkpatrick, BM’nin “fazla bürokratik, fazla uzak ve hesap sorulması fazla zor, çıkarlarımızla ilgisi olmayan meselelere fazla bulaşmış” olduğunu ileri sürdü.

Daha yakın zamanda, Başkan Trump’ın Şubat 2025 tarihli bir kararnamesinde, BM kurumlarına “uzun süredir … yabancı terör örgütleri olarak tanımlanan grupların üyelerinin sızdığı” ve BM çalışanlarının “Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırıda yer aldığı” iddia edildi; bu iddialar, 2024’te İsrail tarafından ortaya atılan ve çok az kanıt sunulan bir suçlamaya dayanıyordu.

Peki örgütün 2026 yılında bir amacı var mı, yoksa kısa ömürlü selefi Milletler Cemiyeti’nin yanına, başarısız uluslararası projeler mezarlığına mı gönderilmeli?

Büyük Savaş’ın ardından kurulan Milletler Cemiyeti gibi, Birleşmiş Milletler de bir dünya savaşının yol açtığı yıkımdan doğdu. Birleşmiş Milletler’in savaş yıllarındaki ilk tasavvuru, II. Dünya Savaşı’nın dört büyük Müttefik gücüne — Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği ve Çin’e — daha sonra BM Güvenlik Konseyi olacak yapıda daimi üyelik statüsü tanıyor, savaş sonrasında bunlara Fransa da ekleniyordu. Bu beş devletin konsey kararları üzerinde veto hakkına sahip olması nedeniyle Birleşmiş Milletler, Soğuk Savaş rekabetiyle kısıtlanmıştı.

Tarihçi Mark Mazower’ın belirttiği gibi, Birleşmiş Milletler “Afrodit gibi … İkinci Dünya Savaşı’ndan, savaş öncesinin o başarısızlığı Milletler Cemiyeti’yle kayda değer herhangi bir ilişkiden azade, saf ve lekesiz” çıkmadı. Örgütün kurulmasından sorumlu olanlar yalnızca Milletler Cemiyeti’nin yapısından ve misyonundan büyük ölçüde etkilenmekle kalmadılar, onun kurumsal uygulamalarının birçoğunu da devam ettirdiler. Örneğin Milletler Cemiyeti’nin manda sistemi, yenilgiye uğratılan Alman ve Osmanlı imparatorluklarından devredilen toprakların sorumluluğunu üstlenen BM vesayet sistemi için önemli bir emsal oluşturdu. Gerçekten de Milletler Cemiyeti’nin imparatorluğu yönetmeye ve meşrulaştırmaya çalışırken başvurduğu kurumsal düzenlemelerin birçoğu Birleşmiş Milletler bünyesinde varlığını sürdürdü.

İmparatorlukla olan bu bağlar, bu kurumlar etrafında ilginç bir ikilik yaratıyor. Birleşmiş Milletler başlangıçta, mevcut sömürgeci güçlerin çıkarlarına alan açan ve çoğu zaman bu çıkarları koruyan biçimlerde tasarlanmıştı. Ancak sonraki on yıllarda aynı kurumsal mekanizma, sömürgecilik karşıtı devletlerin emperyal yönetime meydan okuduğu ve ulusal kendi kaderini tayin ilkesinin ilerlemesine katkıda bulunduğu önemli bir araç hâline geldi. Böylece BM vesayet sisteminin tarihi daha geniş bir paradoksu gözler önüne seriyor: Önemli ölçüde imparatorluğun kurumsal mirası üzerine kurulmuş bir örgüt, zamanla imparatorluğu ortadan kaldırmanın önemli araçlarından biri hâline geldi.

Özellikle çarpıcı olan, Birleşmiş Milletler’in ilk silahlı barış gücünün ulusal egemenliği zayıflatmak için değil, korumak amacıyla oluşturulmuş olmasıdır. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın 1956’da Süveyş Kanalı Şirketi’ni kamulaştırmasının ardından İsrail Mısır’ı işgal etti; Britanya ile Fransa da kısa süre sonra İsrail’in ardından geldi. Britanya hükümeti Kanal Şirketi’nin tek başına en büyük hissedarıydı; kalan hisselerin çoğu ise Fransız yatırımcıların elindeydi. Her iki hükümet de Nasır’ın kamulaştırmasını bölgedeki ekonomik ve stratejik konumlarına doğrudan bir meydan okuma olarak görüyordu. Hedefleri kanala erişimi yeniden sağlamanın çok ötesine geçiyordu: Britanyalı ve Fransız liderler, askerî müdahalenin Nasır’ın devrilmesini de beraberinde getireceğini umuyordu.

Sovyetler Birliği’nin en üst düzey lideri Nikolay Bulganin, Mısır’ın safında çatışmaya katılmakla hemen tehdit etti; Sovyetlerin “saldırganı ezmeye ve Doğu’da barışı güç kullanarak yeniden tesis etmeye kararlı” olduğunu bildirirken, Britanya’nın “modern silahlara” karşı kendini savunamayacağına dair de iğneleyici bir yorumda bulundu. Amerikalılar da işgale karşı çıktı. Dönemin Başkan Yardımcısı Richard Nixon daha sonra Washington’ın karşı karşıya kaldığı çelişkiyi şöyle özetledi: “Bir yandan Sovyetlerin Macaristan’a müdahalesinden şikâyet edip, öte yandan Britanyalıların ve Fransızların tam da o sırada Nasır’a karşı müdahale etmesini onaylayamazdık.”

Londra ve Paris, 30 Ekim’de İsrail’in askerlerini geri çekmesini talep eden bir Güvenlik Konseyi kararını veto etti, ardından ertesi gün işgale katıldı. Genel Kurul hızla olağanüstü toplandı ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri dışındaki ülkelerin askerlerinden oluşan BM Acil Durum Gücü’nü kurdu; bu güç Mısır’ın rızasıyla Sina’ya konuşlandırıldı.

Britanya ve Fransa birkaç hafta içinde çekilmeyi kabul ederken İsrail’in çekilmesi daha uzun sürdü. Sovyet müdahalesinin krizi çok daha geniş çaplı bir savaşa dönüştürme tehlikesi önlendi ve Mısır’ın kendi toprakları üzerindeki egemenliği yeniden tesis edildi. Nasır 1967’de BM güçlerinin ayrılmasını talep ettiğinde, görevin rızaya dayalı niteliğinin gerektirdiği üzere güçler ayrıldı. Bu olay, nihayetinde BM Şartı’nın 2. maddesinde ifade edilen ilkeyle uyumluydu: Örgüt, üyelerinin “egemen eşitliği” esasına dayanıyor ve “herhangi bir devletin özü itibarıyla kendi iç yetki alanına giren” meselelere müdahale etme yetkisine sahip bulunmuyordu.

Ancak sonraki on yıllarda bir şeyler değişti. Birleşmiş Milletler, devlet egemenliğini yalnızca savunulması gereken uluslararası düzenin temel bir ilkesi olarak görmek yerine, uluslararası otoritenin devletlerin iç alanına uzanmasına imkân veren kurum ve uygulamaları giderek daha fazla geliştirdi. Egemenlik koşullu hâle geldi: Yalnızca Birleşmiş Milletler’in belirlediği “iyi yönetim” standartlarını karşılayan devletler, toprakları üzerinde münhasır yetki sahibi olmayı bekleyebilirdi.

Yönetişim, insan hakları veya sivillerin korunması alanlarında yeni ortaya çıkan uluslararası standartları karşılayamayan hükümetler, ülke içindeki otoritelerinin uluslararası müdahaleyle sorgulandığını görebiliyordu. BM personeli artık yalnızca devletler arasında ateşkes tesis etmekle kalmıyor; seçimleri yönetiyor, polisi denetliyor, kurumları baştan düzenliyor, toprakları yönetiyor ve devletlerin egemenlik alanları içinde askerî güç kullanıyordu. Birleşmiş Milletler, ulusüstü hükümetin önceki savunucularının eninde sonunda devletlerden uluslararası kurumlara doğru yukarı taşınacağını düşündükleri işlevleri giderek üstlenmeye başladı.

Bu tür müdahaleler çok çeşitli olumsuz sonuçlara yol açtı ve bunların bedelini büyük ölçüde Birleşmiş Milletler’in kendisi değil, yerel halklar ödedi. Yüksek komiserine “Kamboçya hukukunun nihai karar mercii” gibi olağanüstü bir statü tanıyan 1992-1993 BM Kamboçya Geçici Yönetimi, barış gücü personelinin Kamboçyalı kadınları istismar etmesi ve barış gücü personelinin gelişiyle birlikte yerel seks sektörünün muazzam ölçüde büyümesi üzerinden, savaşın harap ettiği ülkede HIV’nin yayılmasıyla ilişkilendirilmiştir. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler, Haiti’de 2010 yılında patlak veren, barış gücü personelinin ülkeye taşıdığı ve nihayetinde binlerce Haitilinin ölümüne, yüz binlercesinin de enfekte olmasına yol açan kolera salgınındaki rolünü kabul etmiştir.

Soldan ve sağdan eleştirmenler Birleşmiş Milletler’e yüklendiğinde, akıllarında işte bu “küresel yönetişim” başarısızlıkları — ve bunlara benzer daha niceleri — vardır. Ancak Birleşmiş Milletler’in, ciddi görünmediği için kolayca küçümsenebilecek başka bir yönü daha var: bir sahne olarak üstlendiği rol. Görünüşte yüzeysel olan bu yön, kurumun tam da parladığı yer.

Örgüt tarihinin en ünlü anlarından bazıları siyasi tiyatro örnekleridir. Kruşçev’in Genel Kurulda masaya vurması ve meşhur anlatıya göre ayakkabısını sallaması; Adlai Stevenson’ın Küba Füze Krizi sırasında Sovyet Büyükelçisi Valerian Zorin’le karşı karşıya gelmesi ve benzeri olaylar. Bu tür hadiseler insanı gülümsetebilir ama gösterinin kendisi de diplomasinin bir parçasıdır. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi, devletlere iddialarını ortaya koyabilecekleri, kanıt sunabilecekleri, hasımlarını kınayabilecekleri, koalisyonları harekete geçirebilecekleri ve küresel bir kamuoyu önünde seslerini duyurabilecekleri bir forum sağlar.

Stevenson’ın Zorin’le karşı karşıya gelmesi Küba Füze Krizi’ni çözmedi ama Washington’a Kremlin’e karşı tezini kamuoyu önünde ortaya koyabileceği bir mecra sağladı; krizin asıl çözümü ise egemen hükümetler arasında müzakere edilecek bir mesele olarak kaldı. Birleşmiş Milletler’in zayıflığı gibi görünen şey — yaptırımdan ziyade tartışma ve iknaya dayanması — aslında kuruluşuyla sağlaması amaçlanan imkânlardan biridir.

Birleşmiş Milletler, devletlerin üzerinde daha yüksek bir otorite olarak değil, devletler için bir forum olarak hareket ettiğinde en iyi sonuçları verir. En önemli başarılarından bazıları devletleri yönetmesinden değil, devletlerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen kuralları müzakere etmelerine yardımcı olmasından kaynaklanmıştır. Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi bunun özellikle önemli bir örneğidir. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, nükleer silaha sahip devletlerle nükleer silaha sahip olmayan devletlerin nükleer silahların yayılması, barışçıl nükleer teknoloji ve silahsızlanma konularında karşılıklı yükümlülükler üstlendiği uluslararası bir çerçeve oluşturdu. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ise devletlerin kendilerini denetime açabileceği ve güvence tedbirlerine uyduklarını gösterebileceği bir mekanizma sağladı. Bu düzenlemeler egemenliği ortadan kaldırmadı ya da nükleer politikayı bir dünya hükümetinin yetkisi altına sokmadı. Bunun yerine, egemen devletlerin ortak kurallar, izleme ve kurumlar olmadan sürdürülmesi çok daha zor olacak anlaşmalara varabilmesini sağladı.

Bu daha mütevazı rol, Wells’in ya da Einstein’ın hayal ettiği dünya hükümeti kadar çarpıcı değildir. Ancak bir kurumun dünyada bir işe yaraması için dünyayı yönetmesi gerekmez. Birleşmiş Milletler devletlere müzakere edebilecekleri, ortak kurallar koyabilecekleri, anlaşmaları izleyebilecekleri, ihlalleri kamuoyuna duyurabilecekleri ve dünya kamuoyuna başvurabilecekleri bir yer sağlar. Süveyş, uluslararası eylemin egemen otoritenin yerine geçmek yerine onu güçlendirdiğinde örgütün neler başarabileceğini gösterdi. Silahların kontrolü ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin anlaşmalar da devletlerin yerini almaya kalkışmadan onların anlaşmalara varmasına ve bunlara uyulup uyulmadığını izlemesine yardımcı olan kurumların değerini gösteriyor.

Birleşmiş Milletler, Wells, Einstein ve Dick’in hayal ettiği dünya devletinin başlangıcı olmayabilir. Daha kalıcı başarısı ise belki de tam tersidir: Egemen devletlerden oluşan bir dünyayı, kendi içinde birlikte yaşamaya biraz daha muktedir kılmak.

 

*Heather Penatzer, Pennsylvania Üniversitesi Perry World House’ta doktora sonrası araştırmacı, Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’nda ise kurum dışı araştırmacıdır. X: @hpenatzer

Kaynak: https://unherd.com/2026/09/the-united-nations-a-useful-failure/?edition=us