Bir Yapay Zekâ Alegorisi Olarak Odysseia

Christopher Nolan’ın Odysseia’sı, Homeros’un destanını popüler kültürün merkezine geri taşıdı; bu, memnuniyetle karşılanması gereken bir başarı. Pek çok kişi benden filmi değerlendirmemi istedi. Reddettim. Yunan olmak, yüzyılları ve dilleri aşarak yabancıların hayal dünyasına yerleşmiş, herkese ait bir eser hakkında yorum yapmak için bana ayrıcalıklı bir bakış açısı sağlamıyor. Bu nedenle, şimdilik, Homeros’un ve Nolan’ın bazı temalarından hareketle geceleri uykumu kaçıran güncel gelişmeleri yeniden ele alacağım.

Azalan seçkin entelektüel yayınlarımızdan çoğalan sosyal medyamıza kadar herkes, tekno-iyimserler ile teknofoblar arasındaki çatışmaya odaklanmış durumda. Verimlilik adaletten daha mı önemli? Yapay zekâ bizi özgürleştirecek mi, yoksa köleleştirecek mi? Bu tartışmalar bizi dönüp dolaştırıp aynı yere getiriyor; yeni bir ışık tutmak yerine yerleşik inançları pekiştiriyor. Bu meseleler üzerine düşünmek için, şeylerin özünü kavrama konusunda bir iki şey bilen kadimlere yeniden dönmek hiç de kötü bir fikir değildir.

Homeros’un İlyada’sının kalbinde uzun bir grevin hikâyesi yatar. Destanın 24 kitabının 18’inde, Yunanlıların en iyi savaşçısı Aşil silahlarını bırakmıştır; çadırından çıkıp savaşa katılmayı reddeder ve patronu, Akhaların Kralı Agamemnon’a öfkelidir. Öfkesi, Odysseus’un, Truvalılarla daha önce yapılan bir çatışmadan elde edilen ganimete el konulmasını emreden Kral’ın fermanını getirmesinin ardından patlak verdi. Homeros’un Odysseus’u bize kurnaz kahramandan ziyade bir haberci — otoriter bir Kral’ın uşağı — olarak tanıtma biçimidir bu. Ancak Truvalılar Aşil’in en yakın dostu Patroklos’u öldürdüğünde, Aşil Truvalılardan intikam almayı Agamemnon’a duyduğu kızgınlığın önüne koyar, grevine son verir, çadırından çıkar ve savaş alanına döner.

Bu noktada Aşil’in annesi Thetis, tek işe yarar Olimposlu, imalat tanrısı Hephaistos’a oğlu için yeni bir zırh yapması için yalvarır. Olimpos’tan kovulduğunda kendisine baktığı için Thetis’e borçlu olan Hephaistos, volkanik ocağında çalışmaya koyulur. O ateşli karanlığın içinden çarpıcı bir silah takımı yaratır: bir kalkan, bir miğfer, bir göğüslük ve tozluklar. Merkezde kalkan vardır; dünyevi yaşam, savaş, barış, kozmos ve insan emeği sahneleriyle incelikle işlenmiştir: insan dünyasının bir yansımasıdır. Bu, sıradan bir maden işçiliği değildir; hiçbir ölümlü demircinin yaratamayacağı bir güçle donatılmış ilahi bir zanaatkârlıktır. İnsan emeğinin ya da zekâsının ürünü değil, bir tanrının armağanıdır; sanki bize gerçek armağanların paha biçilemez olduğunu hatırlatmak istercesine.

Sahneyi 10 yıl sonrasına çevirelim: Odysseus’a. Aşil artık ölmüştür, ancak Truva’nın yağmalanmasını mümkün kılmak için çok şey yapmıştır; gerçi son darbeyi, büyük bir şehre yıkım getiren başka bir armağan olan at hilesiyle Odysseus vurmuştur. Nolan filminde Odysseus’u, eve yaptığı zorlu yolculuk sırasında pişmanlıklarla kıvranan, yenilmiş Truvalılara davranış biçiminden dolayı duyduğu suçluluğun peşini bırakmadığı, anlaşılır bir hayatta kalma suçluluğuyla azap çeken bir adam olarak betimler; tüm yoldaşlarının teker teker yok oluşunu izleyip yalnızca kendisinin İthaka kıyılarına ulaşmış olmasının sarsılmaz yükünü taşıyan bir adam. Ancak Nolan’ın dışarıda bıraktığı, Odysseus’un ahlaki yüküne daha fazla ve hak edilmiş bir suçluluk ekleyebilecek bir bölüm vardır; Ovidius’un, zaten hayaletlerle dolu bir adamın huzurunu kaçırmak için külliyata eklediği bir hikâye.

Ovidius’un Dönüşümler’de tasavvur ettiği üzere Truva yok edildikten sonra, Yunan galipler stratejistleri Odysseus ile en güçlü kara savaşçıları Ajax arasındaki iç anlaşmazlığı çözmek zorunda kaldılar. Yani Aşil’in ilahi zırhıyla eve kim yelken açacaktı? Arabuluculuk yapamayan Yunan reisleri bir mahkeme topladılar; ödülün bir silah takımından çok daha fazlası olduğu, kılıçların değil kelimelerin yarıştığı bir mahkeme.

Ajax’ın argümanı basitti. Daha çok savaşmış, daha çok kan dökmüş, daha çok öldürmüştü. Ağır silahları daha iyi kullanabilirdi. Asla hilelerin ya da aldatmacanın arkasına saklanmamıştı. Askere alınmaktan kaçınmak için deli numarası yapan Odysseus’un aksine Ajax, çağrıya memnuniyetle karşılık vermişti. Aşil’in zırhı, katıksız, gösterişsiz yiğitliği ve zırhı kullanmak için gereken becerisi sayesinde onun olmalıydı.

Odysseus, Ajax’ın daha cesur ve göğüs göğüse çarpışmanın kızıştığı anlarda daha yararlı olduğunu kabul ederek reisleri şaşkına çevirdi. Ancak ardından cesaret ve adaletten uzaklaşıp verimliliğe yöneldi. “Yunanlılara en iyi kim hizmet etti?” diye yüksek sesle düşündü. Çekişen reisleri barıştıran, Truva’ya casus olarak sızan, Truva Atı hilesini tasarlayan oydu. Kurnazlıktan yoksun gücün kaba kuvvet olduğunu ima etti. Zaferi getiren Ajax’ın kas gücü değil, onun zekâsıydı.

Mahkeme Aşil’in silahlarını Odysseus’a verdiğinde Ajax, teselli edilemez ve utanca dayanamayan bir hâlde kendi kılıcının üzerine atladı. Nolan’ın anlatımında eve dönüş yolculuğu Odysseus’u kendinden emin, soğukkanlı bir failden içe dönük, kendinden kuşku duyan ama daha ilişki kurulabilir bir karaktere, başkalarının kaderinin ağırlığını pelerininin astarına dikilmiş kurşunmuş gibi taşıyan bir adama dönüştürürken, Ajax’ın cesedi de Odysseus’un azap çekebileceği diğer tüm pişmanlıklara pekâlâ eklenebilirdi.

Bütün bunların modern dünya açısından ne gibi bir karşılığı olabilir? Eh, buradan çıkarılabilecek birkaç içgörü var. İlk olarak, değeri nasıl atfettiğimizi gözler önüne seriyor. Bugün Ajax-Odysseus anlaşmazlığı bir mahkemeyle, ahlaki argümanların yarışmasıyla değil, Sotheby’s ya da Christie’s tarafından düzenlenen gösterişli bir açık artırmayla çözülürdü. Bunun kimseyi şaşırtmaması, her şeyin çılgınca metalaştırılmasının, değeri bir insanın cüzdanının derinliğine indirgenemeyen bir şey olarak takdir etme kapasitemizi nasıl elimizden aldığını gösteriyor.

İkinci bir içgörü, Ajax’ın adalete başvurusu ile Odysseus’un verimliliğe başvurusu arasındaki çatışmanın hâlâ sürdüğüdür. Toplumlarımızın terk ettiği hakkaniyetin küçük bir kısmını yeniden tesis etmek için biri servet vergileri önerir önermez, zenginlerin savunucuları Odysseus’un sorusunu yöneltir: “Ülkede kalarak Hazine’ye en iyi kim hizmet eder? Süper zenginler mi, yoksa zaten hiçbir yere gitmeyecek olan yoksullar mı?”

Üçüncü bir içgörü, Homeros’un ve Ovidius’un hikâyelerindeki anlaşmazlık konusuna daha yakından bakmaktan gelir. Aşil’i bu kadar öfkelendiren, el konulan ganimet neydi? Adı Briseis’ti; Yunanlıların diğerleriyle birlikte kaçırdığı, ardından bir ödül, bir köle olarak Aşil’e sunduğu Truvalı bir kadın. Agamemnon, tanrı Apollon’u yatıştırmak için kendi köle kadınlarından birini bırakmak zorunda kalınca Briseis’i aldı — böylece Aşil’i silahlarını bırakmaya itti. Homeros, Aşil’in mülkünün bu şekilde elinden alınmasına duyduğu öfkeyi hissetmemizi ister — oysa söz konusu mülk, yaşayan, nefes alan, dehşete düşmüş bir kadın olduğu kadar bir amfora dolusu kaliteli şarap da olabilirdi.

Biz çok daha iyi miyiz? Yunanlıların ne kadar ilkel oldukları konusunda kendimizi kutlamadan önce, kendi hâlimize eleştirel bir gözle bakmamız iyi olur. Kadınları bir mülk biçimi olarak gören her ataerkil anlayışı durmaksızın yeniden canlandıran eril alanın (manosphere) yükselişinin yanı sıra, çılgın metalaştırma bizi suyun yalnızca başka bir meta olduğu, öğrencilerin müşteri olduğu, elektrik piyasalarının iyi bir fikir olduğu, sahte karbon piyasalarının atmosferi karbondan arındırmanın verimli bir yolu olduğu gibi gülünç inançlara sürükledi; ve liste uzayıp gidiyor.

Bir de diğer anlaşmazlık konusu var: Aşil’in zırhı. Mahkeme bir maskaralıktı. Ovidius’un bunu bir gerilim unsuru gibi sunma çabalarına rağmen karar hiçbir zaman gerçekten tartışmaya açık değildi. Agamemnon ile reisler çoktan karar vermişlerdi; tıpkı bugün, adil duruşmaların ve gürültülü parlamento tartışmalarının, sonucu başka yerlerde çoktan belirlenmiş meseleler üzerine sahnelenmesi gibi. Zırhı tanrılar verdi; güçlüler tahsis etti. Bu size tanıdık geliyor mu? Belki Ovidius ile Homeros’a gereğinden fazla anlam yüklüyorum, ama beni idare edin.

Karşımızda Hephaistos tarafından dövülmüş bir yığın sermaye malı var. Bunları hiçbir ölümlünün emeği üretmedi. Olimpos’tan, onları ele geçiren ölümlülere, onları ne ölçüde hak ederek kazandıklarıyla bütünüyle orantısız güçler bahşeden armağanlar olarak indiler. Aşil’in silahları söz konusu olduğunda bunlar, ilahi biçimde üretilmiş yıkım araçlarıydı. Prometheus’un bize ateşi armağan ettiği zamanki gibi başka durumlarda ise tanrıların armağanları, üretilmiş üretim araçlarıydı. Her iki durumda da ölümlüler, bunlara kimin sahip olacağı uğruna birbirleriyle ölümüne savaştılar.

Şimdi geleceğimize geri dönelim. Hephaistos’un silahlarının yerine bulut sermayesini (cloud capital) koyalım: Amazon’un Alexa’sının arkasındaki algoritmaları ve daha yakın zamanda, yapay zekâ botlarının arkasındaki büyük dil modellerini. Aşil’in zırhının aksine, bu büyülü araçlar ilahi emekle değil, bizim kolektif emeğimizle dövülmüştür: yaptığımız her alışveriş, yazdığımız her cümle, etiketlediğimiz her görsel, tıkladığımız her bağlantı, bizi kendisini eğitmek üzere eğitmiş bir sohbet botuna yaptığımız her düzeltme. Zırhı kolektif olarak biz dövdük. Ama onu biz giymiyoruz. O, algoritmalara ve veri merkezlerine sahip olan bir avuç firma tarafından — herhangi bir piyasanın, herhangi bir seçimin, herhangi bir açık artırmanın tamamen dışında — tahsis ediliyor. Benim Bulutçular (Cloudalists) dediğim bu kişiler, bugünün Agamemnon’larıdır; yükseklerdeki konumlarından fermanlar yayımlarken biz çadırın dışında, asla gerçekleşmeyecek bir duruşmayı bekliyoruz.

“Bulutçular, yükseklerdeki konumlarından fermanlar yayımlayan bugünün Agamemnon’larıdır; biz ise çadırın dışında duruyoruz.”

Eski moda kapitalizmde sömürü, en azından piyasanın kıyafetlerini giyerdi. Emek gücünüzü, biçimsel olarak eşitler arasındaki bir mübadeleye benzeyen bir piyasada satardınız — her ne kadar bu biçimsel özgürlük, fabrika kapısından içeri adım attığınız ve Marx’ın vampir metaforundaki gibi, “sömürülecek tek bir lif kalana kadar” emildiğinizi fark ettiğiniz anda bozulsa da.

Ovidius’un mahkemesi, Agamemnon’un çoktan verdiği bir kararın vitrin süsüydü; tıpkı Deliveroo kuryelerini kendi bildiğince hareket eden “iş ortakları” olarak sunmanın, onların güvencesizliğini seçme özgürlüğü, hatta girişimcilik olarak vitrin süsüne dönüştürmesi gibi. Mevcut sistemimiz olan teknofeodalizm (technofeudalism), bu kurguyu bile ortadan kaldırıyor. Amazon’un algoritmasının size ne göstereceğine karar vermesi için bir piyasa yok; akışınızın bugün ne hissetmeniz gerektiğine karar vermesi için bir piyasa yok. Yalnızca ferman var — Agamemnon’un “benim isteğime boyun eğmelisin” buyruğu — şimdi bir kral yerine bir öneri motoru tarafından yayımlanıyor ve saçma bir biçimde kişiselleştirme diliyle süsleniyor. Homeros’un çadırından çıkmış değiliz; yalnızca Agamemnon’a bir sunucu çiftliği ve birkaç yapay zekâ ajanı verdik ve buna ilerleme adını koyduk.

Ve işte özgürlüğün en eski hilesi yeniden ortaya çıkıyor. Uzun zamandır savunduğum gibi özgürlük, herhangi bir tahakküm biçiminin dışlandığı, etrafı çitle çevrilmiş bir alan olarak basitçe tanımlanamaz. Bunun başlıca nedeni, çiti kimin inşa ettiğini ve onun kurulmasının bizzat nasıl bir boyun eğdirme biçimi olduğunu görmezden gelmesidir. Silikon Vadisi ise bu çiti kusursuzlaştırdı. Uygulamayı kapatmakta “özgürsünüz”, çerezleri reddetmekte özgürsünüz, artık arkadaşlıklarınıza, müşterilerinize, tüm toplumsal varoluşunuza ev sahipliği yapan platformdan uzaklaşmakta özgürsünüz — yani, çölde yolculuk eden birinin su satan tek satıcıyı reddetmekte özgür olması gibi özgürsünüz. Bu özgürlük değildir; bu, seçim diliyle örtülmüş bir serfliktir. Piyasa mübadelesi yerini dijital tımarlara bırakmıştır ve bu tımarların efendileri müzakere etmezler.

Bu da bizi Odysseus’un geri almak için savaştığı eve getiriyor. Nolan, Odysseia’sından nostos’un — dünya, siz yokken size ait olana el koymaya karar verdikten sonra, size ait olanı söke söke geri almak için verilen uzun, aşağılayıcı, kurnazca mücadelenin — dehşetini ve asaletini almamızı istediğini söylüyor. Odysseus uzaktayken talipler yalnızca Penelope’ye kur yapmazlar; mülkü tüketir, sürüleri katleder, şarabı içer ve başka bir adamın biriktirdiği servete, sırf sahibi itiraz etmek üzere orada olmadığı için sahipsizmiş gibi davranırlar. Bizim mülkümüze, müştereklerimize — metinlerimize, dikkatimize, ortak yaratıcı ve entelektüel üretimimize — olan da tam olarak budur. Evi biz inşa ettik. Dikkatimiz dağılmış hâlde dışarı çıktık ve geri döndüğümüzde onun silip süpürüldüğünü gördük. Talipler gece gelen hırsızlar değil; içeri davet ettiğimiz platformlardır ve onlar da burayı kendi evleri bellemişlerdir.

Odysseus bu mücadele için, her ikisine de uzun zamandır hayranlık duyduğum iki silah sunuyor. Birincisi, güç yerine kurnazlık: Kiklop’a kendisini “Hiç Kimse” diye tanıtarak — kimliğini stratejik olarak saklayarak — hayatta kalır; tam da ekonomimizin bunun tersini talep ettiği, kimliklerimizi ayrıntılı, hasat edilebilir veriler hâlinde bizi kendimizden daha iyi tanımaktan kâr eden sistemlere teslim etmemizi istediği bir zamanda. İkincisi, irade gücüne güvenmek yerine dışsal bir kısıtlamayı tercih etmek: Sirenlere kendi kararlılığına güvenerek değil, gemisinin direğine bağlanmayı seçerek direnir — çünkü akıl tek başına yeterince baştan çıkarıcı bir şarkıya karşı koyamaz ve bu nedenle kısıtlama dışarıdan dayatılır. Sonsuz kaydırma (infinite scroll) bizim Sirenlerimizin şarkısıdır. Bu mücadeleyi hiç kimse irade gücüyle kazanamaz; kazanabilirseniz, bunu kendi dışınızda, yerinden oynatılamaz bir şeye bağlanarak yaparsınız: düzenlemeye, kolektif eyleme, özel hizmet koşullarıyla değil kamusal güçle bağlanmış bir direğe. Birey algoritma karşısında güçsüzdür; yalnızca birbirine bağlanmış kolektifin bir şansı vardır.

Bu da beni, her sömürücü toplumda herhangi bir tahsis rejiminin, zorlamayı adil ve makul gösteren bir hikâyeye ihtiyaç duyduğu yönündeki o eski, yarı unutulmuş içgörüde saklı derse getiriyor. Homeros ve Ovidius kadim dünyaya kendi hikâyesini verdi; piyasa kapitalizme bir hikâye verdi; şimdi ise algoritma teknofeodalizmin hikâyesini yazmakla meşgul. Önümüzdeki görev, tartışmada Odysseus’u alt ederek Aşil’in zırhını kazanmak değildir. Aşil’in yapmaya çalıştığı gibi, başkalarını köle olarak tutma hakkımızı güvence altına almak da değildir. Görev, nihayet, Agamemnon’un hakemleri seçtiği daha o andan itibaren yarışmanın hileli olduğunu fark etmek — ve yine de eve yelken açmaktır. Çünkü onu geri alacak kurnazlığa ve bizi mahvımıza sürükleyecek şarkılara karşı kendimizi direğe bağlayacak cesarete sahipsek, ev hâlâ bizimdir.

Kaynak: https://unherd.com/2026/08/the-odyssey-as-an-ai-allegory/