Bir Tehlike Sinyali: Azalan ve Yaşlanan Türkiye Nüfusu
Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılına girdiğimiz 2023 yılında ülkemizin nüfus artış hızı Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesini gördü. Türkiye’nin nüfus artış hızı nüfusun yenilenmesi için gerekli olan 2.1’in altına düşerek, doğrudan nüfusun azalması anlamına gelen 1.5’lere kadar geriledi. Dünya genelinde doğum oranları 2.1’in altına düşen ülkeler düşük doğurganlık oranına sahip ülkeler olarak sınıflanırken, 1.7’nin altında doğum oranına sahip olan ülkeler ise çok düşük doğurganlık oranına sahip ülkeler olarak sınıflandırılıyor. 1.3’lük doğum oranına sahip ülkeler ise en düşük doğurganlık gösteren ülkeler olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye’nin doğum oranı seviyesinde en düşük noktaya gerilemesi nüfus artış hızının yeniden olağan seviyeye getirilmesini oldukça zora sokacağı için bir an evvel önlem almak gerekiyor. 1.5’lik doğum oranı ile çok düşük doğurganlık oranına sahip ülkeler sıralamasında yer alan Türkiye, diğer yandan da nüfusunun %10’undan fazlasının 65 yaş ve üzeri olması sebebiyle geçtiğimiz yıldan itibaren çok yaşlı ülkeler arasında yer almış durumda. Yaşlı nüfus oranın yıllar içinde artarak 2060 yılında %22.6 seviyesine ulaşması bekleniyor. Bu sebeple nüfus konusu iki yönlü ele alınmalı ve hem doğum oranlarının düşüşünün hem de yaşlanan nüfusunun ortaya çıkaracağı sorunlara birlikte çözüm aranmalıdır.
Cumhuriyetin 100. yılında 100 milyonluk Türkiye hayali kurarken Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre ülkemizin bırakın 100 milyonu artık 90 milyon nüfusu dahi görme ihtimali mevcut doğum oranları ile mümkün gözükmemektedir. Nüfusun arttırılması noktasında acilen bir dizi eylem planı açıklanıp uygulamaya konulmazsa Türkiye çok değil 25 yıl sonra nüfusu azalmaya başlayan bir ülke olacaktır. Daha önceki yıllarda nüfusu her yıl en az 1 Milyon seviyesinde artan Türkiye, 2023 yılında sadece 92 bin 824 kişilik bir artışla tüm zamanların en düşük seviyesini görmüştür. TÜİK’in 2024 yılını ele aldığı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi (ADNKS) sonuçlarına göre ülkemizdeki “0” yaşındaki çocuk sayısında da bir önceki yıla göre 27 bin kişilik bir azalma söz konusudur. 2050 sonrası Türkiye’de nüfus hızla yaşlanacak ve genç nüfus oranı da aynı şekilde düşecektir. TÜİK’in yaptığı çalışmalara bakıldığında eğer iyi senaryo gerçekleşirse Türkiye 2100 yılında nüfusu yaşlanmış ve hem toplam nüfusu hem de genç nüfusu azalmış 77 milyonluk bir ülke olacaktır. Ancak bu senaryo son derece iyimser bir seçenek olarak karşımızda durmaktadır. Gerçekleşmesi çok daha muhtemel olan diğer senaryoya göre Türkiye’nin nüfusu 2100 yılında sadece 55 milyon olarak öngörülmektedir. Nüfus artış hızının düşüklüğüne bağlı olarak artık sadece doğum oranlarında değil nüfusunda da azalma yaşayacak olan Türkiye, diğer yandan da ortalama insan ömrünün uzaması sebebiyle bugünkünden daha yüksek yaş ortalamasına sahip bir yaşlı nüfusa sahip olacaktır. Ortalama insan ömrünün uzaması ile birlikte sağlık ve sosyal güvenlik sistemi üzerine binen yükün daha da artacağı muhakkaktır. Ortaya çıkacak olan yeni maliyetler ancak genç nüfusun işgücüne dâhil olması sayesinde elde edilecek büyüyen bir ekonomi ve bu sayede oluşturulabilecek bir sürdürülebilirlik politikasıyla mümkün olacaktır. Ancak, elimizdeki nüfus verileri ile Türkiye’nin maalesef bu sürdürülebilirliği sağlayacak nüfusa sahip olamayacağı açıkça ortadadır.
Demografik Fırsat Penceresi Kapanıyor!
Türkiye, uzun yıllar boyunca çalışan nüfusun çalışmayan nüfusa oranla daha fazla olduğu bir ülke profilini sürdürmeyi başarmıştır. “Demografik fırsat penceresi” olarak da tanımlanan bu süreç doğrudan doğurganlık oranları ve nüfusun yaşlanması ile ilgilidir. Demografik fırsat penceresini açık tutamayan yani nüfus planlamasında başarı sağlayamayan ya da savaş, salgın hastalık vb. gibi durumlar sebebiyle nüfuslarında ciddi azalmalar meydana gelen ülkelerde iktisadi ve toplumsal hayat büyük bunalımlar yaşamıştır. Türkiye’nin pek çok Avrupa ülkesine vatandaşlarını göndermesi ve bu kişilerin gittikleri ülkelerin işgücü piyasasını yeniden ayağa kaldırması bu çerçevede de ele alınması gereken bir konudur. Türkiye’nin iktisadi kalkınmasına devam edebilmesi, genç ve dinamik nüfus sayesinde elde ettiği avantajları kullanabilmesi ve güçlü bir orduya sahip olabilmesi nüfus ile doğrudan ilgilidir. Nüfus artış hızının tüm dünyada eksi yönde seyrettiği, aile ve evlilik müesseselerinin tartışmaya açıldığı, evlenme ve çocuk sahibi olma yaşının giderek arttığı ve boşanmaların son derece olağan bir hale geldiği düşünüldüğünde doğum oranlarının yeniden 2.1 ve üzerine çıkması için çok ciddi eylem planlarının ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir.
Nüfus Planlaması Nedir?
Nüfus planlaması denilince akla genel olarak nüfus artış hızı gelse de nüfusun niteliği ve niceliği yani bireylerin eğitim öğretim süreçlerinde hangi aşamaları geçerek iş hayatındaki hangi boşlukları dolduracağı ve söz konusu nüfusun ne kadarının kentlerde ne kadarının ise kırsalda yaşaması gerektiği planlanmalıdır. Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu nüfus probleminin temelinde yatan sebeplerden birisi de nüfus planlamasının bu şekilde yapılamamasından kaynaklıdır. Özellikle son 20 yılda gerçekleşen üniversite reformu sayesinde ülkemizin en küçük şehirlerinde dahi bir ya da birden fazla üniversite açılmış olması genç nüfusun iş hayatı yerine üniversite kampüslerine yönelmesine sebep olmuştur. Bu durum Türkiye’nin gelişmişliği açısından başlangıçta olumlu sinyaller verse de hayatlarının en verimli 4-5 yılını kampüslerde geçiren gençlerin mezun olduktan sonra iş bulamaması ve hayata atılamaması bugün büyük bir problem olarak çözülmeyi beklemekte, gençleri ümitsizliğe sürüklemektedir. Üniversite çağına gelmiş her vatandaşını üniversite okutmak nüfus planlamasının içine dâhil değildir; eğer dâhilse kötü bir nüfus planlaması olduğu bugünkü sonuçlara bakılarak kabul edilmelidir. Elbette devletin her üniversite mezununa iş vermek-istihdam sağlamak gibi asli bir görevi yoktur ancak vatandaşın bu beklenti ile üniversite okuması da pek tabii en doğal hakkıdır. Burada kantarın topuzunu ayarlamak kolektif bir akıl olarak devlete düşmektedir. Mezun olduktan sonra gerek kamu gerekse özel sektörde istihdam edilemeyen gençlerin hayatını düzene oturtmaları ve aile kurmaları en iyimser rakamla 30’lu yaşları bulmaktadır. 30’lu yaşlarda evlenen ve hayata karşı genel anlamda bir karamsarlık içinde bulunan bireylerin çocuk sahibi olmaya karar vermeleri de kolay olmamaktadır.
Diğer yandan ise sanayileşme ile birlikte köylerin hızla boşalması, geniş aile kavramının ortadan kalkarak ebeveynlerin çekirdek aile olarak tanımladığımız aile yapısına yönelmeleri, şehir yaşamında kadınların da profesyonel iş hayatı ve kariyer arayışı içinde olmaları doğurganlık hızını doğrudan etkileyen temel faktörlerin başında gelmektedir. Köy yaşamında, yani geniş aile ortamında büyük anne ve büyük baba tarafından büyütülen çocuklar şehir yaşamı söz konusu olduğunda özel kreşlere gönderilmek zorundadır. Söz konusu ifadelerim nüfusumuzun büyük kısmının köylerde yaşaması gerektiği ya da şehir hayatının çocuk büyütmeye elverişli olmadığı gibi bir sonuca ulaşmayı hedeflememekte, sadece durum tespiti yapma gayesi gütmektedir. Günümüzde oldukça yüksek bir maliyeti beraberinde getiren bu durum karşısında aileler ikinci bir çocuğu yapmaktan imtina etmekte ya da kadın iş hayatından her çocuk için en az 4-5 yıl olmak üzere feragat etmek zorunda kalmaktadır. Bu feragat etme durumu çoğu zaman kadının iş hayatının bitmesi ile sonuçlanmakta ve anneler hayatının tamamını çocuklarına adamaktadır. Çocukların kendi başlarına bir birey olarak hayatlarını devam ettirebilecek yaşa gelmeleri 8-10 yaş olarak hesaplanacak olursa her çocuğun bu yaşına kadar bir yetişkine doğrudan bağımlılık durumunun devam etmesi söz konudur. Ancak günümüzde bırakınız kreş ve anaokulunu ilkokul seviyesinde tam gün eğitim veren bir devlet okulu bulmak adeta imkânsız hale gelmiştir. Çalışan anne babaların her gün mesailerinin tam ortasında işten çıkarak çocuklarını okuldan alma gibi bir lüksleri olmadığına göre eğer mümkünse ebeveynlerden birinin maaşının bir özel okula verilmesi vatandaşımıza kurtarıcı bir seçenek olarak sunulmaktadır.
2025: Aile Yılı
Devlet memuru olarak çalışan kadınların özel sektörde çalışanlara göre görece daha avantajlı olduklarını söylemek mümkün olsa da devlet memuru olan annelere verilen ücretli ve ücretsiz izin hakları başta olmak üzere çocuktan kaynaklı bütün hakların gözden geçirilmesi ve genişletilmesi gerekir. Söz gelimi Macaristan’ın bu konuda annelere sağladığı ekonomik ve sosyal haklar göze çarpmaktadır. İki ve üç çocuklu ailelere uzun süredir maddi yardımlarını sürdüren Macaristan, son olarak aldığı kararla iki ve üzeri çocuğu olan kadınların ömür boyunca gelir vergisinden muaf tutulacağını açıklamıştır. Nüfus konusunda son yıllarda Türkiye’nin de gözle görülür politikaları mevcut olmakla beraber bu politikalar henüz nüfus artış hızındaki düşüşü durdurabilecek seviyede değildir. Örneğin, 2025 yılının Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından “Aile Yılı” ilan edilmesi ve bu kapsamda çocuk başına ödenecek maddi yardımların arttırılması önemlidir. Bu kapsamda bazı sosyal haklar tanımlanmıştır: 2025 yılı içinde evlenen çiftler tren bileti alımlarında “Yeni Evli Tarifesinden” yararlanacak ve 8 Mart 2025’ten itibaren biletlerini %50 indirimle alabileceklerdir. Ayrıca ne zaman evlendiklerine bakılmaksızın aynı tren seferinde en az üç bilet alan ailelere de %15 indirim uygulanacaktır. Aynı şekilde Türk Hava Yolları’nın (THY) yurtiçi tarifelerinde ve otobüs şirketlerinde de ailelere indirimli tarifeler uygulanacağı Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Yeni evlenecek çiftlere verilecek 150bin lira tutarındaki faizsiz ve iki yıl geri ödemesiz kredinin şartlarının daha da genişletilmesi ve çiftlerin gelir düzeyi ve taşınmaz sahibi olup olmamalarına bakılmaksızın bu desteğin sağlanması daha yerinde bir uygulama olacaktır. Bu uygulamalar olumlu olmakla birlikte takdir edersiniz ki evliliği teşvik edici ve özendirici bir boyutta değildir. Sözün özü; evliliğe mesafeli duran, çocuk yapma konusunda endişesi olan hiç kimse ucuz bilet avantajından faydalanmak için bu düşüncelerini değiştirmeyecektir.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ilan etmiş olduğu Aile Yılına yaraşır ve etki sahası itibariyle en az on yılları kapsayan eylem planları hazırlamalı ve diğer bakanlıklar da hazırlanacak olan söz konusu eylem planlarının paydaşı olmalıdır. Söz gelimi, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı annelerin ücretli ve ücretsiz izin haklarını yeniden düzenlemeli, sadece kamu çalışanlarını değil bütün çalışan kesimi kapsayacak yüksek standartları belirlemelidir. Milli Eğitim Bakanlığı anaokulu ve ilkokul seviyesindeki okullarda tam gün eğitim verme konusunu yeniden gündemine almalı ve özellikle bu yaş ortalamasındaki çocukların hiç olmazsa öğle yemeği temin edilmelidir. Yine söz gelimi, İçişleri Bakanlığı üç çocuk sahibi olan ailelere ücretsiz pasaport hakkı sunmalı, belediyelerimizle ortaklaşa yapılacak bir çalışma ile bu ailelere şehir içi ulaşımda avantajlar sunulmalı ve konut vergisi muafiyeti getirilmelidir. Henüz ev sahibi olamayanlar için Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) yapacağı konutlarda belli oranlarda kontenjanlar ayrılmalıdır. Son yıllarda belediyelerin büyük bir özveri ile sürdürdükleri tam günlük kreşlerin sayısı arttırılmalıdır. Bu konuda belediyelerin bütün yükü omuzlaması elbette mümkün değildir. Özellikle üniversiteler, kamu kurumları ve sendikalar ile bu konuda işbirliği yapılmalıdır. Tabii bütün bunlar doğrudan Hazine ve Maliye Bakanlığı ile ilgili olduğu için söz konusu bakanlığımıza da konunun ehemmiyeti ilgililer tarafından anlatılmalı ve aktarılmalıdır. Hazine ve Maliye Bakanlığı da üzerine düşeni yaparak belli başlı vergi muafiyetlerini hayata geçirmelidir.
Aile kurumunun her geçen gün yıprandığı ve yıpratıldığı, evlilik dışı ilişkilerin meşrulaştırılmak istendiği, çocuk sahibi olmanın adeta yadırganmaya başlandığı bir dönemde nüfus planlaması yapmak ve nüfusunu arttırmak isteyen bütün devletler yukarıda kısaca örneklendirdiğimiz kolaylıkları vatandaşlarına sağlamak mecburiyeti içindedirler. Elbette maddi faydaların yanında aile kurumunun ve evlilik müessesenin inanç dünyamız ve kültürümüzdeki yeri de daima hatırlatılmaya devam edilmelidir.