Bir Hilekârlar Toplumu
Öğrencilerin yapay zekâ kullanımı onlara işin kolayına kaçmayı, kuralları hor görmeyi ve dürüstlüğün enayilere ve ödleklere mahsus olduğuna inanmayı öğretiyor.
Son zamanlarda arkadaşlarıma, ne zaman kampüste olsam kendimi bir suç dalgasının ortasında kapana kısılmış gibi hissettiğimi söylemeye başladım. Kütüphaneye geç teslim edilen kitaplar salgınından ya da kontrolden çıkmış partilerden söz etmiyorum. Yapay zekâdan ve öğrencilerin kendilerine verilen her türlü ödevde kopya çekmek için onu sürekli kullanmalarından söz ediyorum.
Yükseköğretimde çalışan bizler için—ki ben 20 yılı aşkın süredir üniversitelerde ders veriyorum—bu denli yaygın kopya çekme, insanı ne yapacağını şaşırtan bir çıkmaz. Üniversiteler Orta Çağ’ın ürünüdür. Tuhaf âdetler, köhne bürokrasiler ve hiyerarşik ayrıcalıklarla kaplanmışlardır; kayda değer herhangi bir değişim genellikle buzul hızında gerçekleşir. Çok da uzun zaman önce değil, notları hâlâ üç nüsha hâlinde dolduruyordum. Yapay zekânın gelişini ancak, bir Neandertal kabilesinin mağarasının hemen dışında havada asılı duran bir uçan daire keşfetmesinin nasıl bir şey olabileceğine benzetebilirim. Hazırlıksız olduğumuzu söylemek, yaşadığımız deneyimi anlatmaya yetmez.
Bugüne gelindiğinde, lisans öğrencilerinin yapay zekâyı ölçüsüzce kullanmasının entelektüel gelişimlerini nasıl etkileyeceğine dair pek çok makale yayımlandı, ancak ben bunun ahlaki sonuçlarıyla çok daha fazla ilgileniyorum. Bunun bir nedeni, ilkinden oldukça emin olmam—üniversitede gerçekten makale yazmayı öğrenmiş yüksek lisans öğrencilerine, onların yaklaşık on yıl ardından bir beceriksizler neslinin geleceğini öngördüğümü söyledim—ama bir diğer nedeni de liderlik ve iş etiği dersleri vermem ve bu kadar çok gencin görünüşe bakılırsa kopya çekmeyi bir yaşam biçimi olarak alışkanlık hâline getirmesi karşısında dehşete düşmem.
Kuşkusuz pek çok öğrenci bu iddiaya itiraz edecektir, ama yaptıkları açıkça bu: eğitimlerini kopya çekerek tamamlıyorlar. Yazmadıkları her makale, hazırlamadıkları her problem seti, ciddi bir okumayı özetleyip bir bilgi notuna dönüştürdükleri her sefer—bunların hepsi işin kolayına kaçma, idare etme ve mezuniyet zamanı geldiğinde hak ederek kazanmadıkları bir diplomayı elde etme alıştırmalarıdır.
Buradaki kilit sözcük şu: kazanmak. Birinin bir şeyi “kazandığını” söylemek, kişinin elde ettiği şeye ahlaki bir ayrım uygulamaktır. Yalnızca emek vererek kazanmadığımız şeyleri elde etmekle kalmayız; hak etmediğimiz şeyleri de elde edebiliriz. İlki, kendisine bırakılmış bir fondan geçinen çocuğun talihidir; ikincisi ise hırsızın alanıdır.
Öğrenciler bugünlerde hırsız olmayı öğrenmeye çok zaman harcıyorlar ve şüpheli diplomalarını aldıktan sonra, bir suç örgütünün bütün özellikleriyle “gerçek dünyaya” girecekler: işin kolayına kaçma becerisi, topluluk kurallarını hor görme ve dürüstlük ruhunun ve onun gerektirdiği fedakârlıkların enayilere ve ödleklere mahsus olduğu varsayımı. Bir hilekârlar toplumu olacağız.
Değişimi 2023 kışında fark etmeye başladım; Harvard ve Chicago Üniversitesi’ndeki derslerim için verilen bazı yazma ödevleri daha önce hiç görmediğim özellikler sergilemeye başlamıştı: pırıl pırıl bir dilbilgisi, aşırı miktarda madde işareti ve özgün düşüncenin hoş sendeleyişi yerine olguların oldukça robotik biçimde tekrarlanması.
Bu anket, yapay zekâ araçlarının kitlesel olarak benimsenmesinden önce, 2022 sonbaharında üniversiteye başlayan öğrenciler arasında yapılmıştı. Bu dönem kampüse yeni gelen öğrencilere gelince, Chicago Üniversitesi’nde birinci sınıf kompozisyon dersi veren bir meslektaşımı düşünüp duruyorum. İlkbaharda bana, geçtiğimiz yıl boyunca ders verdiği tüm şubelerde, ödevlerini yapay zekâ yardımı olmadan teslim eden yalnızca üç öğrencisi olduğuna inandığını söyledi. Üç öğrenci. Açık amacı yazmayı öğretmek olan bir derste.
Yapay zekânın bu denli yaygın kullanılmasının nedenlerinden en azından bir kısmı, kopya çekenlerin yakalanmayacağına, yakalansalar bile sonuçların asgari düzeyde kalacağına dair haklı temellere dayanan bir güven gibi görünüyor. Yine, sözünü ettiğim Harvard anketini ele alalım. “Öğretim elemanının iznine aykırı olarak bir ödevde yapay zekâ kullandığını” kabul eden 2026 mezunlarının yüzde 93’ü, kopya çektiklerinin fark edilmediğini söyledi. Geri kalan öğrencilerin yarısından fazlası, yakalandıktan sonra bile herhangi bir disiplin yaptırımıyla karşılaşmadıklarını belirtti. Yapay zekâyı “öğretim elemanının iznine aykırı olarak” kullanan bu öğrencilerin yalnızca yüzde 2,6’sı yaptıklarının herhangi bir bedelini ödediğini söyledi—ki genel olarak bakıldığında, kopya çekmeye hevesli biri açısından olasılıklar oldukça elverişli.
Kuralları çiğnemeye meyilli olanlar için “olasılıkları hesaba katmak” hiç de alışılmadık bir strateji değildir. Bu, toplu taşıma ücretini ödemeyenlerin, hız yapan sürücülerin ve vergi kaçıranların yozlaşmış maliyet-fayda analizidir. Topluluk kurallarını ortak yükümlülükler olarak değil, risk değerlendirmesi fırsatları olarak görür. Gayrimeşru bir menfaat söz konusu olduğunda mesele doğru ile yanlış değil, cezalandırılma olasılığıdır.
Bu tür bir düşünce özellikle “mağdursuz suçlar” söz konusu olduğunda baştan çıkarıcıdır. Tehlikeli bir oksimoron olan bu terimi, suçluya sağlayacağı her türlü faydanın başkalarına verebileceği her türlü zarardan daha ağır basıyor gibi göründüğü faaliyetleri tanımlamak için sık sık kullanırız. Bu tür suçları işlemenin ahlaki cazibesi, suç işlemeye niyetlenenler için, özellikle söz konusu zarar uzak veya belirsiz olduğunda, oldukça güçlü olabilir. Elde edecekleri iyiliği bilirler; dolayısıyla başkalarına ciddi bir zarar gelmeyecekken kendilerini bu ödülden mahrum bırakmaları haksız ve hatta gereksiz görünür.
Sezgim, pek çok öğrencinin izinsiz yapay zekâ kullanımını böyle gördüğü yönünde. Bu araçları bir makale yazmak ya da bir problem setini tamamlamak için kullandıklarında başka hiçbir gerçek kişiye zarar gelmez. Aynı zamanda, özellikle herkesin—hatta bazı profesörlerinin bile—bunu yaptığı bir dünyada, neden zaman, zahmet ve mesleki ilerleme bakımından kendilerini dezavantajlı duruma düşürsünler?
Elbette böyle bir mantık zaten bir tür zararı kabul ediyor: akademik deneyimin değersizleşmesini. Brown Üniversitesi’nde yakın zamanda yaşanan bir olay bunun kasvetli bir örneğini sunuyor. İlkbaharda ekonomi profesörü Roberto Serrano, derslerinden birinin sınav formatını yüz yüze sınavdan evde yapılan sınava çevirmeye karar verdi. Bu, Serrano’nun, aralık ayında kampüste yaşanan toplu silahlı saldırının ardından öğrencilerinin çoğunun yeniden sınıfa dönme konusunda duyduğu kaygıya karşı gösterdiği cömert bir tavizdi. Öğrenciler nasıl karşılık verdi? Değişikliği duyar duymaz derse kayıtlar fırladı. Daha önce hiçbir zaman 30’dan fazla öğrencisi olmayan bir derse yaklaşık 90 öğrenci kaydoldu ve ara sınavın not ortalaması 96 olurken, 40 öğrenci mükemmel bir not “elde etti”.
Bu sonucun pek olası olmadığını anlamak için kadrolu bir ekonomistin eğitiminden geçmiş olmak gerekmez. Serrano’nun Inside Higher Ed’e anlattığı üzere, sınavını ChatGPT’ye verdi ve alışılmadık ölçüde kusursuz öğrencilerininkilere benzer yanıtlar aldı—kendi ifadesiyle “bir bakıma doğru”, ama “çok dolambaçlı bir üslupla”. Bunun üzerine final sınavında yeniden yüz yüze formata döndü. On sekiz öğrenci hemen dersi bıraktı. Derste kalan dokuz öğrenci ise sınava hiç girmedi. Sınava girenler arasında ortalama not 48,6’ydı; bu, dersinin tarihinde bir final sınavında görülen en düşük ortalamaydı ve önceki en düşük ortalamadan yaklaşık 20 puan daha düşüktü.
Serrano’nun canının sıkılması anlaşılırdı. Inside Higher Ed’e, “En iyi genç beyinlerimizin önemli bir bölümünün kopya çekmenin sorun olmadığını düşündüğü bir toplumu kaldıramayız,” dedi. “Bu, gerileyen bir topluma, başarısız bir topluma yol açar.” Aklındaki belirli başarısızlık entelektüeldi—“Aptal olmayı seçemeyiz”—ancak bu olay, bir topluluğun üyeleri kuralları bağlayıcı görmeyi bıraktığında ortaya çıkan türden ahlaki çürümeyi özetliyor.
Suçluları bir kenara bırakın. Bir konuya gerçekten önem veren öğrenciler, ders çalışmalarında sürekli kopya çeken akranlarla çevrili olduklarını biliyorlar. Yeni düşünme biçimlerini aktarmaktan heyecan duyan profesörler, konuyu anlamak için en ufak bir çaba bile göstermeyecek bir gençler duvarıyla karşı karşıya kalmak zorundalar. Öğretim asistanı olarak çalışan yüksek lisans öğrencileri ise her dönem düzmece ödevleri notlandırmak için saatler harcamak zorundalar ve bunun sonunda da bir yığın hak edilmemiş A notu vermek zorunda kalma ihtimaliyle karşı karşıya kalıyorlar.
Ülke çapındaki ve dünyanın dört bir yanındaki kampüslerde sürmekte olan suç dalgasının vardığı nokta budur. Bu, su kaynağına zehir katmak ya da bir binayı ateşe vermekle aynı türden bir zarar içermez—bunların yol açtığı zarar ani, ezici ve inkâr edilemezdir—ama uzun vadede daha az yıkıcı değildir. Akademik bir topluluğun bütünlüğünü bütünüyle yozlaştırır, çünkü herkes yürütülen sürecin gülünç olduğunu bildiğinde sınıfta öğrenmek imkânsızdır.
Ne kadar buzul hızında hareket etseler de üniversiteler karşılık vermeye başlıyor. The Atlantic’ten Rose Horowitch’in ilkbaharda bildirdiği üzere, Princeton öğretim üyeleri tüm yüz yüze sınavlarda gözetmen bulundurulmasını zorunlu kılmak için oy kullandı. Bu karar, üniversitenin ünlü Onur Kodu’nun 1893’te ilk kez yürürlüğe girmesinden bu yana yapılan en önemli değişikliktir; o yıl Princeton’ın genç erkek öğrencileri, kopya çekmeye ilişkin her türlü kaygıyı gidermek için yalnızca sözlerinin yeterli olması gerektiğini başarıyla savunmuşlardı. 130 yılı aşkın süredir öğrenciler şu beyanda bulunmak zorundaydı: “Bu sınav sırasında Onur Kodu’nu ihlal etmediğime namusum üzerine söz veriyorum.” Bundan böyle de bunu yapmaları istenecek, ancak bu artık yalnızca bir formalite olacak. Öğretim üyeleri, öğrencilere kesinlikle güvenilemeyeceğine karar verdi.
Topluluklar suç dalgalarına genellikle böyle karşılık verir: Kolluk ve denetim mekanizmalarını güçlendirirler. Gözetim genişler, cezalar ağırlaşır ve hukuk kuralları, daha önce onur, adap ve karşılıklılık gibi yerleşik normlarla dizginlenen davranışları denetlemek üzere genişletilir. Akademik topluluklarının gözeticileri olarak öğretim üyeleri, işlerinin disipline ilişkin unsurlarına öncelik vermek zorunda kalıyorlar. Asıl yapmak istedikleri, en iyi yaptıkları şey olan araştırma ve öğretim olsa bile, yargıç, jüri ve cellat olarak daha fazla zaman geçirecekler.
Akademik kaynakların optimal olmayan biçimde tahsis edilmesi, yükseköğretimdeki bu krizde korkmamız gerekenlerin en hafifi olabilir. Öğretim üyeleri bu kopya çekme dalgasını dizginleyebilse bile—ki beni kuşkulular arasında sayın—bu dalga, benzeri görülmemiş sayıda öğrencinin, akranları açısından doğuracağı sonuçlar ve toplulukları üzerindeki aşındırıcı etkiler ne olursa olsun, kendi başarılarını ve ilerlemelerini dezavantajlı hâle getiren kurallara uymaları gerekmediğine karar vermesinin sonucudur.
Ülkenin dört bir yanındaki gençlerin mezun olurken taşıdıkları zihniyet budur; saldırgan kariyerizmden ziyade hafif suç eğilimiyle nitelenen bir zihniyet. Kendilerinden önce gelenlere kıyasla çok az şey bilecekler, ama yanlış şeylerin doğru olduğuna ikna olmuş olacaklar: kişinin işinde dürüstlük, akranlarına güven ve topluluğuyla gurur olmadan da dünya pekâlâ yoluna devam eder. Bunların hepsi birer kazanımdır; tek tek ve birlikte kazandığınız şeylerdir. Bunları çalamazsınız, ama elinizden alınabilirler—ve hepimizin elinden, fark ettiğimizden daha hızlı alınıyorlar.
Kaynak: https://www.theatlantic.com/ideas/2026/08/ai-use-college-cheat/688451/