Batı Şeria’da İmha, Gazze’de Süren Soykırım: BM İnsan Hakları Konseyi’nin İsrail Raporu
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, Mayıs 2021’de Doğu Kudüs Dahil İşgal Altındaki Filistin Toprakları ve İsrail Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nu kurmuştur. Komisyon, 2021 Gazze saldırılarının ardından ihlallerin kök nedenlerini incelemek amacıyla oluşturulmuş ve süresiz yetkiyle görevlendirilmiş ilk BM soruşturma komisyonu olmuştur. Bugün Hintli hukukçu Srinivasan Muralidhar’ın başkanlığında çalışmalarını sürdürmektedir. Komisyon, Eylül 2025’te İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna varmıştı. 26 Ekim 2026’da yayımlanan son rapor ise bu tespiti yinelemekle kalmamakta, süreci bir adım daha ileriye taşımaktadır. Nitekim rapor, Batı Şeria’da İsrail’in faaliyetlerini imha, işkence, tecavüz ve zulüm gibi insanlığa karşı suçlar olarak tanımlamaktadır. Bu yönüyle BM’nin İsrail’e bakışında yeni bir eşik oluşmaktadır.
Batı Şeria’da Yeni Bir Hukuki Eşik
Batı Şeria uzun yıllar boyunca uluslararası kamuoyunda “düşük yoğunluklu işgal” olarak görülmüştür. Yerleşimci terörü çoğu zaman münferit ve kontrolden çıkmış grupların eylemi olarak sunulmuştur. Komisyonun son raporu bu yerleşik algıyı ciddi biçimde sarsıyor. Rapora göre İsrail askerlerinin saldırıları ile yerleşimci şiddeti birbirini tamamlayan bir düzenin yapı taşları olarak görülüyor. Buna göre rapor, İsrail rejiminin Filistinlilerin Filistin’in farklı bölgelerinde öldürülmeleri konusunda koordinasyon ve planlama yürüttüğünü ortaya koyuyor. Dolayısıyla komisyon, yaşananları “yaygın ve sistematik bir saldırı” olarak nitelendirmekte ve bunun bir devlet politikasının ürünü olduğunu vurgulamaktadır.
Bu nitelendirme hukuki açıdan büyük önem taşımaktadır. Roma Statüsü’ne göre bir eylemin insanlığa karşı suç sayılabilmesi için sivil halka yönelik yaygın ya da sistematik bir saldırının parçası olması gerekir. Komisyon bu eşiğin aşıldığını açıkça ifade etmektedir. Daha da önemlisi, sayılan suçlar arasında “imha” da yer almaktadır. İmha, toplu öldürme boyutuyla soykırıma en yakın duran insanlığa karşı suç türüdür. Komisyon başkanı Muralidhar’ın ifadesiyle, öldürmeler, yaralamalar ve ev yıkımları, Filistinlileri yok etmeye ve yerinden etmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçasıdır.
Rakamlar bu stratejinin boyutunu açıkça göstermektedir. Komisyon, Ekim 2023 ile Eylül 2026 arasında Batı Şeria’da İsrail işgal güçlerince öldürülen 1.080 ve yaralanan 10.940 Filistinli kaydetmiştir. UNICEF ise aynı dönemde asker ya da yerleşimci teröristlerce öldürülen Filistinli sayısını, 263’ü çocuk olmak üzere, en az 1.216 olarak açıklamaktadır. 2023 ve 2024 yıllarında yaklaşık 500’er kişinin öldürülmesi, BM’nin 2005’te kayıt tutmaya başlamasından bu yana görülen en yüksek yıllık bilanço olarak öne çıkıyor. Hava saldırılarına ilişkin veriler ise daha da çarpıcıdır. 2008 ile Ekim 2023 arasında Batı Şeria’da hava saldırısıyla altı kişi hayatını kaybetmişken, bu sayı son üç yılda 254’e çıkmıştır. Bu tablo, Gazze’de denenen savaş yöntemlerinin Batı Şeria’ya taşındığını göstermektedir. Ocak 2025’ten itibaren mülteci kamplarına yönelik saldırılar, 1967’den bu yana Batı Şeria’da en büyük yerinden edilmeye yol açmıştır. Ağustos 2026 itibarıyla 34 binden fazla kişi hâlâ evlerine dönememektedir.
Komisyonun incelediği vakalar da aynı örüntüyü doğrulamaktadır. Eylül 2024’te Nablus’a bağlı Beita yakınlarında barışçıl bir gösteriyi izlerken başından vurularak öldürülen Türk-Amerikalı aktivist Ayşenur Eygi bu vakalardan biridir. Haziran 2026’da El-Halil’de ailesiyle birlikte araçta bulunan 7 aylık bir bebeğin öldürülmesi de raporda yer almaktadır. Video görüntüleri, aracın askerlere doğru hızlandığı yönündeki İsrail işgal ordusunun açıklamasını çürütmektedir. Teslim olduktan sonra vurulan Filistinliler de raporda belgelenmektedir. Komisyon, İsrail makamlarının ölümcül güç kullanımını gerekçelendirmek için tekrar tekrar asılsız gerekçeler sunduğunu tespit etmektedir. İsrail’in komisyonun iki bilgi talebine de yanıt vermemesi ve incelenen vakalarda etkili bir yargısal sürecin başlatılmamış olması, cezasızlığın da bu politikanın ayrılmaz bir unsuru olduğunu ortaya koymaktadır.
Ateşkesin Gölgesinde Süren Soykırım
Ekim 2025’te ilan edilen ateşkes, uluslararası kamuoyunda Gazze’deki soykırımın sona erdiği yönünde bir algı oluşturmuştur. Komisyonun raporu ise bu algının gerçeği yansıtmadığını göstermektedir. Rapora göre İsrail işgal güçleri ateşkesin ardından da soykırım eylemlerini sürdürmektedir. Ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana en az 1.400 Filistinli İsrail saldırılarında hayatını kaybetmiştir. Komisyonun ayrıntılı biçimde incelediği 28 ve 29 Ekim 2025 saldırılarında, 46’sı çocuk olmak üzere, 104 Filistinli öldürülmüştür. Bu saldırılarda yerleşim binalarının ağır güdümsüz bombalarla yıkıldığı tespit edilmiştir.
İnsani yardım meselesi de ateşkesin nasıl işlediğini göstermesi açısından öğreticidir. Anlaşma günde 600 yardım tırının Gazze’ye girmesini öngörmektedir. Ancak Ekim 2025 ile Nisan 2026 arasında BM koordinasyonundaki teslimatlar günlük ortalama 100 tırın altında kalmıştır. Ağustos 2025’te Ortadoğu’da ilk kez resmi olarak kıtlık ilan edilmişti. Kıtlık koşulları bir ölçüde hafiflemiş olsa da IPC, Temmuz-Aralık 2026 döneminde nüfusun yaklaşık üçte ikisine denk gelen 1,4 milyondan fazla insanın kriz düzeyinde ya da daha ağır gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalacağını öngörmektedir. Bunların 212 bini acil durum koşullarında yaşamaktadır.
Raporun belki de en dikkat çekici tespiti “Sarı Hat” ile ilgilidir. Bu hat başlangıçta ateşkes için çizilmiş geçici bir ayrım çizgisi olarak tasarlanmıştır. Ancak komisyona göre giderek kalıcı bir toprak sınırına dönüşmektedir. Ateşkes anlaşması, İsrail kontrolündeki alanın Gazze’nin yüzde 53’ünü oluşturmasını öngörüyordu. Eylül 2026 itibarıyla bu oran en az %60’a ulaşmıştır. Sarı Hat’ın dışında kaldığı uydu görüntüleriyle sabit olan bir araçta 11 Filistinlinin öldürülmesi, bu çizginin fiilen nasıl genişletildiğini göstermektedir. Komisyon, öldürmelerin ve verilen zararın büyük bölümünün İsrail’in toprak kontrolünü genişletmesiyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirtmektedir. Bu tespit son derece önemlidir. Zira rapor, Gazze’deki şiddeti salt bir askeri operasyon olarak değil, toprak ele geçirme sürecinin bir aracı olarak değerlendirmektedir. Bu açıdan bakıldığında, ateşkes şiddeti sona erdiren bir süreç olmaktan çok, şiddeti daha düşük görünürlükle yöneten bir mekanizmaya dönüşmüştür.
Genel tablo da bu okumayı desteklemektedir. Filistin Sağlık Bakanlığı verilerine göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 74.570 kişi hayatını kaybetmiş, 175.808 kişi yaralanmıştır. UNICEF, Haziran 2026 sonuna kadar en az 21.700 çocuğun öldürüldüğünü açıklamıştır. BM uydu değerlendirmelerine göre Gazze’deki yapıların yaklaşık yüzde 82’si hasar görmüş veya yıkılmıştır. Savaşın zirvesinde nüfusun yaklaşık %90’ı yerinden edilmişti. Bugün hâlâ 1,3 milyon Filistinli yerinden edilmiştir.
“Asgari Nüfusla Azami Toprak” Mantığı
Raporu önceki BM belgelerinden ayıran temel unsur, Gazze ve Batı Şeria’yı tek bir siyasi mantık çerçevesinde ele almasıdır. Komisyon, İsrail’in toprak genişletme ve Filistinlileri yerinden etme politikalarını 1947-1948 savaşına kadar sürdürmektedir. Raporda bu politikanın süreklilik arz eden hedefi “asgari nüfusla azami toprak” olarak tanımlanmaktadır. Bu ifade, İsrail sorunu üzerinde çalışan araştırmacılar için yeni değil. Ancak bir BM soruşturma komisyonunun bu tarihsel sürekliliği resmi bir raporda açıkça dile getirmesi, meselenin uluslararası hukuk düzleminde nasıl çerçevelendiği açısından önemli bir dönüşümü yansıtmaktadır. Gazze’de soykırım, Batı Şeria’da imha ve zulüm olarak adlandırılan eylemler, aynı hedefin farklı coğrafyalardaki tezahürleri olarak değerlendirilmektedir.
BM içindeki tespitlerin giderek ağırlaştığı da görülmektedir. Kasım 2024’te BM İsrail Uygulamalarını Soruşturma Özel Komitesi, İsrail’in savaş yöntemlerinin soykırımın özellikleriyle “uyumlu” olduğunu belirtmişti. Eylül 2025’te soruşturma komisyonu bir adım ileri giderek Soykırım Sözleşmesi’nde sayılan beş eylemden dördünün işlendiğini ve soykırım kastının bulunduğunu tespit etmişti. 2026 raporu ise soykırımın ateşkese rağmen sürdüğünü ve Batı Şeria’da da insanlığa karşı suçlar işlendiğini ortaya koymaktadır. Uluslararası Adalet Divanı, Ocak, Mart ve Mayıs 2024’te İsrail’e soykırım eylemlerini önleme ve insani yardımın ulaşmasını sağlama yükümlülüğü getiren ihtiyati tedbirler kararlaştırmıştır. Divan Temmuz 2024’teki danışma görüşünde ise işgalin hukuka aykırı olduğuna ve en kısa sürede sona erdirilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
Raporun yalnızca İsrail’e odaklanmadığını da belirtmek gerekiyor. Komisyon, Filistin Yönetimi güvenlik güçlerinin de Filistinlilere karşı hukuka aykırı biçimde ölümcül güç kullandığını, siyasi muhalefeti bastırdığını ve öldürmeleri etkili bir şekilde soruşturmadığını tespit etmektedir. Bu tespit, raporun güvenilirliğini artırmakla birlikte Ramallah yönetiminin işgal altındaki halk karşısındaki konumunu da yeniden tartışmaya açmaktadır.
Ne var ki, asıl sorun artık adlandırma meselesi değil. Hukuki bilgi birikimi ile siyasi irade arasındaki uçurum her geçen raporla daha da derinleşmektedir. Soykırım Sözleşmesi taraf devletlere yalnızca soykırımı cezalandırma değil, onu önleme yükümlülüğü de yüklemektedir. Komisyon, üye devletleri bu yükümlülüklerini yerine getirmeye ve hesap verebilirlik çabalarını desteklemeye davet etmektedir. Ancak İsrail’e silah ve diplomatik destek sağlayan devletlerin tutumlarında kayda değer bir değişim görülmemektedir. Bu nedenle 26 Ekim raporu, İsrail’den çok uluslararası toplumun kendisine yöneltilmiş bir sınav niteliği taşımaktadır.