Baroların İşi İdeolojik Kamplaşma Değil, Hukuku Ve Avukatı Savunmaktır!
Baroların seçimleri geride kaldı. Şimdi bundan böyle seçilen yönetimler, kendilerine oy verenlerin beklentilerinin ötesine geçerek bütün meslektaşlarının sorunlarına çözüm üretebilecek mi, bunu deneyimleyerek göreceğiz.
Barolar, belirli bir ideolojik grubun temsil organı değil, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Bazı siyasilerin ve medya mensuplarının zannettiği gibi barolar, birer sivil toplum kuruluşu da değildir. Avukatlık mesleğinin bağımsızlığını ve saygınlığını korumak, savunma hakkını güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, meslektaşların ekonomik ve mesleki sorunlarına çözüm üretmek zorundadırlar.
Ne var ki baro seçimlerinde mesleğin somut sorunlarından çok ideolojik aidiyetlerin, siyasi kamplaşmaların ve tarihsel sembollerin öne çıktığını görüyoruz. Oysa avukatın geçim sıkıntısı, genç meslektaşların ekonomik güvencesizliği, CMK ücretleri, angarya niteliğindeki işler, avukata yönelik şiddet, savunmanın yargı içindeki konumu ve yargı bağımsızlığı … ve daha nice mesele, hiçbir siyasi veya ideolojik tartışmanın gölgesinde kalmaması gereken meselelerdir.
Cumhuriyetçi, çağdaş veya milliyetçi olmak veya etnik kökene dayalı dar kadro gruplaşmaları ya da dini değerler üzerinden oluşturulmaya çalışılan aidiyetler, baro gibi bir meslek örgütünü temsil etmek / yönetmek için tek başına birer liyakat belgesi değildir / olamaz. Bir grubun adında Cumhuriyet, çağdaşlık veya başka bir değer bulunması, o grubun bu değerleri hayata geçirdiğini kanıtlamaz. Cumhuriyetçilik, yalnızca bir devlet biçimini veya tarihsel mirası savunmak değil bilakis demokrasiye, çoğulculuğa, kuvvetler ayrılığına, bağımsız yargıya ve insan haklarına sahip çıkmaktır. Nitekim tarih, cumhuriyet adını kullanan rejimlerin de demokrasi, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, temel hak ve özgürlükler ile insan onurunu güvence altına almadıkları takdirde otoriter ve totaliter yapılara dönüşebildiğini gösteriyor.
Aynı şekilde, kendisini çağdaş veya demokrat olarak tanımlayan bir grubun, kendisi dışındaki avukatları çağdaşlığın ya da demokrasinin dışında konumlandırması da kabul edilemez. Hiçbir grup, baronun tapusuna sahip değildir. Baroların bütün üyeleri, düşünceleri ve inançları ne olursa olsun, eşit mesleki haklara sahiptir.
Sandık kazandırıyor ama peki temsil ne kadar geniş?
2026 seçimleri, baroların temsil sorununu yeniden ve daha güçlü biçimde gündeme taşıdı.
İstanbul Barosu’nda açıklanan kesin olmayan sonuçlara göre Ümit Kocasakal 10.227 oy aldı. Yaklaşık 68.469 kayıtlı avukatın bulunduğu baroda 30.219 kişi sandığa gitti, katılım yüzde 44,1’de kaldı. Kocasakal’ın oyu geçerli başkanlık oylarının yaklaşık yüzde 34,2’sine, kayıtlı avukatların ise yüzde 14,9’una karşılık geliyor. Başka bir ifadeyle İstanbul Barosu seçimlerinde avukatların yüzde 55,9’u oy kullanmadı. (DHA ve yayımlanan sandık sonuçları.)
Ankara Barosu’nda Elçin Özge Şimşek Çağlayan 5.878 oyla başkan seçildi. Diğer üç adayın aldığı oylar 2.992, 2.816 ve 416 olarak açıklandı. Yaklaşık 27 bin avukatın kayıtlı olduğu Ankara’da bu sonuç, başkanın kayıtlı üyelerin yaklaşık yüzde 22’sinin oyuyla seçildiğini gösteriyor. Çünkü Ankara Barosu’nda da kayıtlı 26.206 avukattan 14.118’i oy kullanmadı bir diğer deyişle avukatların % 53,9’u sandığa gitmedi.
İzmir Barosu’nda ise Serhat Sökmen’in başkanlığındaki Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu seçimi kazandı. Baronun 14.513 kayıtlı avukatından 7.480’i oy kullandı, burada da seçime katılım sadece yüzde 51,54’te kaldı. Sökmen’in aldığı oy, açıklanan sonuçlara göre geçerli oyların % 37,57’sine tekabül ederken en yakın rakibinin ve grubunun aldığı oy oranı ise %35,89’du.
Bu rakamlar seçimlerin hukuki geçerliliğini tabii ki tartışmalı hâle getirmez. Ancak temsilin kapsamı ve meslektaşların barolarla kurduğu ilişki bakımından önemli sorunlar doğurur. Özellikle İstanbul Barosu gibi on binlerce avukatı bünyesinde barındıran bir meslek kuruluşunda, kayıtlı üyelerin yaklaşık yüzde 15’inin oyunu alan bir adayın başkan seçilmesi, demokratik meşruiyetin hukuki boyutuyla toplumsal ve mesleki temsil boyutunun aynı şey olmadığını hatırlatmaktadır.
Sandığa gitmeyen avukatları yalnızca ilgisizlikle suçlamak kolaycılık olur. Barolar, üyelerinin neden seçimlere katılmadığını, kendilerini neden temsil edilmiş hissetmediklerini ve seçim sonuçlarının mesleki çalışmalara katılımı neden yeterince artırmadığını sorgulamalıdır.
Bir oy farkla kazanmak, bütün baroyu almak mıdır?
Kalabalık baroların seçimlerinde vazgeçemedikleri mevcut blok liste sisteminde yarışan gruplardan biri en yakın rakibine 1 oy fark atsa bile baro başkanlığının yanında yönetim kurulu, disiplin kurulu, denetleme kurulu ve Türkiye Barolar Birliği delegeliklerinde de bütün üyelikleri elde edebiliyor. Böylece seçimi kaybeden grupların ve adayların aldığı oylar, bu organlarda hiçbir temsile dönüşmeyebiliyor.
Bir grubun yüzde 35-40 oyla başkanlığı kazanması hukuken mümkün olabilir. Fakat aynı grubun, kalan yüzde 60-65’in iradesini bütünüyle dışarıda bırakarak baronun bütün organlarına hâkim olması, temsilde adalet bakımından ciddi bir sorundur. (Örneğin yukarıdaki sonuçlarını verdiğimiz İzmir Barosu seçiminde kazanan grupla en yakın rakibi arasındaki oy oranı farkı % 1,68’dir.)
Üstelik bu mesele yalnızca başkanlık yarışının sonucuyla ilgili değildir. Bir oy farkla dahi başkanlığı kazanan grubun bütün yönetim ve disiplin kurulu üyeliklerini, denetleme kurulunu ve TBB delegeliklerini alabilmesi, çoğunlukçu anlayışın meslek örgütlerinde nasıl bir temsil tekeline dönüştüğünü göstermektedir.
Daha da önemlisi, yönetimi denetlemekle görevli denetleme kurulunun da aynı grubun blok listesiyle belirlenmesidir. Yönetimin ve denetleyenin aynı seçim organizasyonundan çıkması, üyelerin güvenini güçlendiren bir kurumsal denetim modeli değildir. Denetimin bağımsızlığı, yöneticilerin iyi niyetine bırakılamaz bilakis sistemin kendisiyle güvence altına alınmalıdır.
Barolar, başka kurumlara demokrasi ve hukuk devleti dersi verirken kendi içlerinde bu sorunu görmezden gelemez. Başkalarının haklarını savunmak, kendi üyelerinin temsil hakkındaki eksikliklere sessiz kalma ayrıcalığı vermez.
Seçim sonrası açıklamalar ne söylüyor?
İstanbul Barosu’nda Ümit Kocasakal’ın seçim sonrasında “İstanbul Barosu geri döndü” açıklaması, yeni dönemin iddialı bir başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Kocasakal ayrıca kimsenin kimliğine veya siyasi görüşüne bakılmaksızın herkesin hakkının korunacağını ifade etti. Bu sözün gerçek karşılığı, yalnızca kendisini destekleyen avukatların değil, farklı görüşteki bütün meslektaşların eşit biçimde temsil edilmesiyle görülecektir.
İzmir Barosu seçiminde Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu’nun kazanmasıyla sekiz yıllık yönetim değişti. Seçim sürecinde baronun bazı siyasi çevrelerin “arka bahçesi” hâline geldiği yönündeki eleştiriler de gündeme taşındı. Bu tür iddiaların doğruluğu ayrı bir tartışmadır fakat yeni yönetimin sınavı, baroyu bir başka grubun arka bahçesine dönüştürmeden yönetebilmektir.
İstanbul 2 No’lu Barosu’ndaki seçim sonrasında yaşanan tartışmalar ve siyasi isimlerin seçim sonuçları çevresindeki görünürlüğü de çoklu baro sisteminin siyasi aidiyetler üzerinden algılanması sorununu yeniden ortaya çıkardı.
Ankara 2 No’lu Barosu’nda yaşananlar ise bu tartışmayı çok daha ciddi bir boyuta taşıdı. Baro Başkanı ve yeniden başkan adayı Gökhan Ağdemir, katıldığı bir televizyon programında, iki yıllık görev sürelerinde yaklaşık 70 baro üyesi avukatın hâkim ve savcı olması için referans olduklarını, Adalet Bakanlığı ile görüştüklerini ve Bakanlığın kendilerine bu konuda “bir ayrıcalık tanıdığını” söyledi. Tepkilerin ardından sözlerinin bağlamından koparıldığını savunan Ağdemir, baronun itibarını korumak ve tartışmaların kuruma zarar vermesini önlemek amacıyla adaylıktan çekildiğini açıkladı. Burada mesele, genç hukukçuların mesleki gelişiminin desteklenmesi veya başarılı adayların teşvik edilmesi değildir, asıl mesele, hâkimlik ve savcılık gibi bağımsızlık ve tarafsızlığın temel koşul olduğu mesleklere kabul sürecinde bir baronun referansının ve Bakanlıkla kurduğu ilişkinin nasıl bir rol oynadığıdır. Ağdemir’in sözleri tek başına hukuka aykırı bir işlem yapıldığını kanıtlamamakla birlikte “ayrıcalık” ifadesi, liyakat ve eşitlik ilkeleri bakımından açıklığa kavuşturulması gereken ciddi sorular doğurur. Hâkim ve savcı adaylarının başarısı sınavlarla, nesnel ölçütlerle ve şeffaf süreçlerle belirleniyorsa, herhangi bir baronun üyelerine diğer adaylardan farklı bir imkân sağlandığı izlenimi dahi neden oluşmuştur? Bu soruların cevabı, yalnızca ilgili baronun değil, Adalet Bakanlığının da kamuoyuna yapacağı açık ve somut açıklamalarla ortaya konulmalıdır. Üstelik bu olay, çoklu baro sistemine yönelik temel eleştirilerden birini de yeniden gündeme getiriyor: Mesleki ihtiyaçlardan çok siyasi yakınlıklar üzerinden algılanan barolar, avukatların ortak meslek örgütleri olma niteliğini zedeleme riski taşır. Bir baronun başarısı, üyelerini yargı makamlarına taşıdığı iddiasıyla değil, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına duyulan güveni güçlendirmesiyle ölçülmelidir. Baroların görevi iktidara yakınlık üzerinden ayrıcalık sağlamak değil, iktidar kimde olursa olsun hukukun ve liyakatin üstünlüğünü savunmaktır. Bu yüzden baroların başarısı, hangi siyasi çevreyle yakınlık kurduklarıyla değil, iktidar karşısında da muhalefet karşısında da hukuku ve avukatı aynı kararlılıkla savunup savunmadıklarıyla ölçülmelidir.
Çoklu baro çözüm olmadı; şimdi reform zamanı
2020’de getirilen çoklu baro sistemi, büyük şehirlerde örgütlenen barolardaki temsil sorununa çözüm üretmek iddiasıyla ortaya çıktı. Ancak baroların yargı çevrelerine göre değil, avukatların tercihleri üzerinden ayrışabilmesi, mesleki ortaklığın siyasi ve ideolojik aidiyetlere bölünmesi riskini de beraberinde getirdi. İstanbul ve Ankara’daki 2 No’lu barolar, bu tartışmanın somut örnekleridir.
Çözüm, avukatları farklı siyasi veya düşünsel kamplara ayıran bir yapılanmayı kalıcılaştırmak değil mesleki ihtiyaçları, coğrafi koşulları ve çoğulcu temsili birlikte esas alan yeni bir model geliştirmektir.
5 Ekim 2026’da Kritik Bakış’ta yayımlanan “Baroları Yeniden Düşünmek – Seçim Var, Peki Temsil ve Denetim Var mı?” başlıklı yazımda ( https://kritikbakis.com/barolari-yeniden-dusunmek-secim-var-peki-temsil-ve-denetim-var-mi/ ) bu konuda somut reform önerileri ortaya koymuştum. Bunları kısaca hatırlatmak isterim:
- Büyük baroların örgütlenmesi yargı çevrelerine göre yeniden düzenlenmeli. İstanbul gibi geniş bir coğrafyada avukatların siyasi / ideolojik tercihlerine göre değil, sürekli mesleki faaliyet yürüttükleri adli yargı çevrelerine göre örgütlenmeleri tartışılmalıdır.
- Yönetim organlarının büyüklüğü üye sayısıyla orantılı olmalı. On binlerce avukatı temsil eden bir baronun, birkaç bin üyeli baroyla aynı sayıda yönetim kurulu üyesiyle idare edilmesi rasyonel değildir.
- Başkan çoğunluğun desteğiyle seçilmeli. İlk turda oy kullananların yarısından fazlasının desteğini alamayan adaylar arasında en çok oy alan iki aday ikinci turda yarışmalıdır.
- Yönetim ve disiplin kurullarında nispi temsil uygulanmalı. D’Hondt gibi bir yöntemle grupların aldığı oylar kurul üyeliklerine yansıtılmalı, hiçbir grubun yüzde 35-40 oyla bütün organları tek başına belirlemesine izin verilmemelidir.
- Denetleme kurulu yönetim listesinden ayrılmalı. Yönetimin faaliyetlerini denetleyen organın bağımsızlığı yapısal olarak güvence altına alınmalıdır.
- Blok liste yerine açık çarşaf liste ve tercihli oy sistemi getirilmeli. Avukatlar yalnızca gruplara değil, farklı listelerdeki adaylara da tercihlerini yansıtabilmelidir.
- Yargı çevrelerinin temsili güvence altına alınmalı. Büyük merkezlerin dışında, taşrada çalışan avukatların da baro yönetiminde söz sahibi olmalarını zorunlu kılan yasal düzenleme yapılmalıdır.
- TBB delegeliği “kazanan hepsini alır” anlayışından çıkarılmalı. TBB delegeliği seçiminde de nispi temsil, baroların yetki alanında bulunan her yargı çevresindeki avukatları da delege olarak TBB’de temsil edilebilmesiyle birlikte ek delegelik değerlendirilmelidir.
Bu öneriler tartışılmaz doğrular olarak değil, baroların daha demokratik, çoğulcu ve denetlenebilir bir yapıya kavuşması için değerlendirilmesi gereken reform seçenekleri olarak ele alınmalıdır. Ancak mevcut sistemin hiçbir değişiklik yapılmadan sürdürülmesi de artık mümkün olmadığı için savunulabilecek bir durum değildir.
Baroların başarısı avukatın hayatında ölçülür
Baro seçimlerinde yarışan grupların kendilerini cumhuriyetçi, çağdaş, milliyetçi veya etnik bir kökene bağlı ya da dindar gibi sıfatlarla tanımlaması elbette mümkündür. Fakat hiçbir sıfat, meslektaşların tamamını temsil etme sorumluluğunun önüne geçemez. Hiçbir siyasi veya ideolojik aidiyet, savunma hakkının evrenselliğini daraltamaz / daraltmamalıdır.
Baroların önündeki asıl görev, farklı görüşlere sahip avukatları ortak mesleki amaçlarda buluşturmak, savunmanın bağımsızlığını güçlendirmek, genç avukatların ekonomik sorunlarına çözüm üretmek, mesleki şiddete karşı etkili mekanizmalar kurmak ve hukukun üstünlüğünü herkes için savunmaktır.
Seçimi kazanmak yönetme yetkisi verir fakat bütün üyeleri temsil etmek gibi ağır bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Bu sorumluluk, seçim gecesi yapılan konuşmalarla değil, görev süresi boyunca ortaya konulan somut çalışmalarla yerine getirilir.
Cumhuriyetin gerçek güvencesi, onu yalnızca bir slogan olarak tekrarlamak değil demokrasiyle, hukuk devletiyle, insan haklarıyla ve insan onuruyla yaşatmaktır.
Son olarak unutulmamalıdır ki barolardaki yönetim koltukları, oraya oturanların mülkü değil, meslektaşların kendilerine emanet ettiği makamlardır. Bu emanetin gereği, yalnızca kendi grubunu değil, bütün avukatları kucaklamaktır.
Baroların işi ideolojik kamplaşma değil, hukuku ve avukatı savunmaktır. Demokratik hukuk devleti için mücadele eden barolar, önce kendi içlerinde demokratik temsilin, çoğulculuğun ve bağımsız denetimin örneğini oluşturmalıdır. Çünkü başkalarına gösterilen demokrasi ölçüsü, insanın kendi kurumuna geldiğinde değişiyorsa orada sorun olan yalnızca bir seçim sistemi değil bilakis ciddi bir ilkesel sorun var demektir.