Azalan Nüfus Paniği
Demografik Gerileme Gerçekte Dünya İçin Ne Anlama Geliyor?
1980 yılında, ekonomist Julian Simon, entelektüel rakibi biyolog Paul Ehrlich’e karşı bir iddiaya girmek üzere Social Science Quarterly dergisinin sayfalarına çıktı. Ehrlich’in 1968 tarihli çok satan kitabı The Population Bomb (Nüfus Bombası), insan türünün baş döndürücü büyümesinin yeryüzündeki yaşamı tehlikeye attığını savunuyordu. Simon ise, Ehrlich’in öngörülerinin aksine, insanlığın gezegenin kaynaklarını aşırı kullanarak kendi kendini yok etmeyeceğinde ısrar etti. Simon’a göre insanlar kıtlıktan, yenilikçilik yoluyla kurtulacaktı. İnsan zekâsı, diye yazdı Simon, “nihai kaynak”tır.
Bahisleri, on yıllık bir dönem boyunca belirli bir dizi emtianın fiyatlarındaki değişimle ilgiliydi; ancak çok daha fazlasını temsil ediyordu. Bu meşhur iddia, iki büyük düşünce kampı arasında bir savaştı: insanlığın kendini yok oluşa doğru çoğalttığını düşünen felaketçiler ile, nüfus ne kadar artarsa artsın, piyasaların ve yeni teknolojilerin birlikte çalışarak fiyatları düşüreceğine inanan bereketçiler. Ehrlich, küresel ekonomik koşulların Simon’un piyasaların işleyişine dair iyimser görüşünü desteklediği bir dönemde bu iddiayı kaybetti. Aynı dönemde ülkeler de bir felaketten kaçınmayı başardı; çünkü yirminci yüzyılda dünya nüfusunun hızla artması kitlesel kıtlıklara değil, artan refah ve yükselen yaşam standartlarına yol açtı.
Yaklaşık yarım yüzyıl sonra bu tartışma, yeni bir biçimde varlığını sürdürüyor. Birçok çevreci hâlâ Ehrlich’in ilk endişesini paylaşıyor ve nüfus artışı ile tüketimin, gezegenin durmak bilmeyen kaynak çıkarımı ve kirlilikle baş etme kapasitesini hâlâ büyük ölçüde aştığını düşünüyor. Ancak bu görüşe yönelik itirazlar bugün farklı bir yerden yükseliyor. Yeni tür bir felaketçi, sorunun çok fazla insan değil, çok az insan olduğunu öne sürüyor. Geçtiğimiz yüzyılda dünya nüfusuna şaşırtıcı şekilde altı milyar insan eklendi; ancak bugün, dünya nüfusunun üçte ikisi, kadın başına doğum oranı bakımından doğal nüfus artışını sürdürebilmek için gereken yenilenme düzeyinin altında kalan ülkelerde yaşıyor. Kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı öylesine hızlı bir şekilde düşüyor ki, Birleşmiş Milletler Nüfus Dairesi, 63 ülke ya da bölgenin nüfusunun zirveye ulaştığını tahmin ediyor. İnsan nüfusu toplamda 2060 ya da 2080 yılı civarında —tahminlere bağlı olarak— yaklaşık on milyara ulaşabilir; ancak bu noktadan sonra nüfus azalmaya başlayacak — hem de hızla, her yeni kuşak bir öncekinden daha küçük olacak şekilde.
Simon’un, yaratıcılığa olan inançla beslenen bereketçi vizyonu, görünüşte tükenmez bir yeni insan kaynağından—taze zihinler ve yenilikçi fikirler getiren bireylerden—besleniyordu. Ekonomistler Dean Spears ve Michael Geruso, Simon’un dünya görüşünü büyük ölçüde paylaşsalar da, dünya genelindeki doğurganlık oranlarındaki keskin düşüşler, bu inançlarını sarsmış durumda. After the Spike: Population, Progress, and the Case for People (Sıçramadan Sonra: Nüfus, İlerleme ve İnsanlar İçin Bir Sav) adlı kitaplarında, dünyanın kritik bir kavşakta olduğunu ortaya koyuyorlar: Bir yolda insanlık çarpıcı ve sınırlayıcı bir nüfus gerilemesiyle karşı karşıya kalabilir; diğerinde ise toplumlar, insanları daha fazla çocuk sahibi olmaya teşvik ederek nüfus seviyelerini istikrara kavuşturmanın bir yolunu bulabilir. Toplumların refah kaynaklarını koruyup güçlendirebilmeleri ancak ikinci yol sayesinde mümkün olabilir.
Doğum yanlısı söylemlerin sıklıkla yabancı düşmanlığına ve kadın düşmanlığına kaydığı bir dönemde, Spears ve Geruso, ferahlatıcı bir müdahalede bulunuyorlar. Hem nüfus gerilemesinin gerçek bir sorun ve insan refahı açısından ciddi bir tehdit olduğunu vurguluyorlar hem de iklim değişikliğinin gerçekliğini ve bireysel hakların merkezî önemini kabul ediyorlar. Görünüşte birbirine zıt olan bu fikirleri aynı anda taşıyabiliyorlar. Şöyle yazıyorlar: “Dünyanın nüfusu gerilemese daha iyi olurdu. Hiç kimse bebek sahibi olmaya (ya da olmamaya) zorlanmamalı ya da mecbur bırakılmamalıdır.” (italikler orijinal metinden)
Yazarlar, ekonomik bir argümandan ziyade ahlaki bir argümana öncelik tanıyor; daha fazla insanın yaşadığı bir dünyanın, kendi içinde daha iyi bir dünya olduğunu savunuyorlar. Ancak bu vurgu, eylem için zayıf bir kılavuz sunuyor. Simon, on yıllar önce nüfus artışını savunmuştu çünkü bu artışın, daha çok insanın üretken ve anlamlı hayatlar sürebileceği anlamına geldiğini düşünüyordu. Spears ve Geruso da bu görüşe katılıyor. Ancak bu faydacı mantığı yinelemek yerine, toplumlara, kendi açılarından daha iyi bir yol olduğunu düşündükleri nüfus istikrarı yolunda bir harita sunabilirlerdi — ki bu da insanların şu an olduğundan daha fazla çocuk sahibi olmasını gerektirir.
Yazarların daha somut bir yol haritası sunamaması, vizyonlarının fazlasıyla geniş ölçekli olmasından kaynaklanıyor olabilir. Çevrecilerle gezegen ölçeğinde buluşmayı tercih ediyorlar ve Dünya’nın taşıma kapasitesi konusunda endişe duyuyorlar. Spears ve Geruso, nüfus gerilemesinin yalnızca belirli ülke ya da kültürleri değil, tüm insanlığı ilgilendiren bir mesele olduğunu ısrarla savunuyor. Ancak insanlık bütününe odaklanmaları, sınırları, farkları, nüansları ve bağlamları silikleştiriyor ve nüfus gerilemesinin kötü bir şey olduğu görüşüne ikna olmuş okurları, uygulanabilir bir araştırma ya da politika gündeminden yoksun bırakıyor.
Oysa bu meseleler gezegen düzeyinde verimli biçimde tartışılamıyor; çünkü gezegen düzeyinde işleyen bir politika yapım mekanizması yok. İnsanlar, istikrarlı bir dünya nüfusunun kendi rasyonel çıkarlarına uygun olduğuna ikna edilebilir. Ancak bireylerin, bizzat çocuk sahibi olmanın kendi çıkarlarına uygun olduğuna karar vermesi, bambaşka bir meseledir. Bu gerilim çözülmesi zor bir konudur; fakat çözülmesi de şarttır. Spears ve Geruso, “küresel ölçekte nüfus gerilemesiyle birlikte ne yapılması gerektiği sorusu, aile büyüklüğünü seçme sorusu değildir” dediklerinde yanılmaktadırlar. (italik orijinal metinde) Bu doğru olamaz; çünkü bireysel düzeydeki bu tür tercihler —toplamda ele alındığında— küresel nüfus eğilimlerini kaçınılmaz biçimde belirler. Nitekim yazarlar, “dünyanın mevcut durumu göz önüne alındığında, her bireyin seçimi daha iyi bir gelecek için ilk ve son söz olmalıdır” diyerek kendileriyle çelişmektedirler.
Bugünün yüksek gerilimli düşük doğurganlık tartışmaları, özellikle ülkelerin insanların daha büyük aileler kurmasını nasıl kolaylaştırabileceği konusunda, toplu ve soyut düzeyden bireysel ve pratik düzeye nasıl geçileceği meselesinde daha net olmalıdır. Yazarların yaşadığı zorluk, günümüzde liderlerin karşı karşıya olduğu daha geniş bir sorunu yansıtıyor. Doğurganlık oranlarını yükseltirken özgürlükleri kısıtlayan önlemlerden kaçınmak isteyen politika yapıcılar, hem bireysel özerkliği hem de aile yaşamının toplumsal değerini onaylayan bir çerçeve geliştirmek zorundadır. Aksi takdirde, doğum yanlısı ve “aile yanlısı” gündemler, birey haklarını daha fazla bebek üretme zorunluluğuna tabi kılmaya istekli olanlar tarafından orantısız biçimde tanımlanacaktır.
İnsanlar İçin Bir Sınav
Nüfus gerilemesi söz konusu olduğunda, dünyanın dört bir yanında alarm zilleri çalıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, teknoloji milyarderi Elon Musk ve ABD Başkan Yardımcısı JD Vance gibi önde gelen isimler, doğum oranlarındaki düşüşün felaketle sonuçlanabileceği uyarısında bulundular. Bu tür endişeler genellikle ya ekonomik odaklıdır (nüfusun yaşlanıp küçülmesiyle büyüme ve verimlilikte keskin düşüşler öngörülür) ya da yerlici bir yaklaşımdan beslenir (nüfus daraldıkça ülkelerin azalan işgücünü telafi etmek üzere göçmenlere yönelmesiyle ulusal kimliklerin aşınacağı korkusu).
Her ne kadar ikisi de ekonomist olsa da, Spears ve Geruso daha felsefi bir tona sahipler. Kitabın merkezine etiği yerleştiriyorlar: “Daha çok iyi yaşamın yaşanması, daha azından daha mı önemlidir, daha mı iyidir?” diye soruyorlar. Yaklaşmakta olan nüfus gerilemesinden endişe ediyor ve toplumların insan nüfusunu istikrara kavuşturmak için çaba göstermesini istiyorlar. Onlara göre, istikrarlı bir nüfus, insanlığa gelişen bir gelecek için en iyi şansı verecektir.
Yazarlar, doğum yanlısı pozisyonlarına yönelik pek çok karşı argümanı açıkça ele almış ve kitabın önemli bir kısmını, daha fazla bebek çağrısına getirilen yaygın itirazları çürütmeye ayırmışlar. Örneğin, siyasi sağdaki felaketçilerin aksine, Spears ve Geruso iklim değişikliğinin aciliyetinin farkındalar ve bazı çevrecilerin nüfus gerilemesinin gezegen için bir nimet olabileceği yönündeki argümanıyla yüzleşmeye istekliler. Ozon tabakasının incelmesi ve asit yağmuru gibi geçmiş çevresel krizlerin, nüfus artışına rağmen ortadan kalktığını gösteriyorlar. Örneğin, Çin 2013’ten bu yana, nüfusu artarken bile ciddi hava kirliliği sorununu ele almayı başarmıştır.
İklim değişikliği, asit yağmuru ya da sağlıksız hava gibi daha dar kapsamlı sorunlara kıyasla daha büyük ve sistemik bir kriz olsa da, yazarlar hem bireylerin tercihleri hem de hükümetlerin ve şirketlerin politikalarının emisyonların azaltılmasına katkı sağlayabileceğini savunuyor. Dahası, onlar için nüfus gerilemesi çevre için bir panzehir olmaktan uzaktır; hatta tersine, toplumların temizlik için ihtiyaç duyduğu insan kaynaklarını —yani keskin zihinleri— budayarak durumu daha da kötüleştirebilir. Nüfusun hipotetik olarak yarıya indirilmesinin sera gazı emisyonlarında ani bir düşüşe yol açacağını kabul etmekle birlikte, bu görüşü yerinde biçimde reddediyorlar; çünkü ne uygulanabilir ne de arzu edilir bir seçenektir. Zaten birçok yerde doğurganlık oranları halihazırda yenilenme düzeyinin altındayken, yalnızca gelecekteki bebek sayısını azaltmak iklim krizini çözmeyecektir. Nüfus gerilemesi geliyor — ancak çevreyi kurtarmaya yetecek kadar erken değil.
Daha da önemlisi, daha az insanın olduğu bir gelecek, en geniş anlamıyla temel düzeyde daha yoksul bir gelecek olacaktır. Daha çok insan olması gerektiğini savunurken, Spears ve Geruso —tıpkı zamanında Simon gibi— faydacı filozof Jeremy Bentham’a (1748–1832) başvurarak, eğer nihai iyilik, en çok insanın en büyük mutluluğuysa, o hâlde dünyada ne kadar çok insan varsa, o kadar çok mutluluk olacağını ileri sürüyorlar. Onlara göre nüfus artışı —ve beraberinde daha fazla insan, zihin ve fikir— ilerlemeyi, yeniliği ve nihayetinde refahı besler; sabandan ChatGPT’ye uzanan icatları mümkün kılar. Bu mantığa göre, nüfus gerilemesi insan gelişimi ve ilerlemesiyle bağdaşmaz; çünkü yeniliği daha az olası hâle getirir.
Kitap, bolluk dolu bir geleceğin mümkün olduğu vaadiyle yazılmış — bu da akıllıca bir çerçevedir; zira bazı çevreciler, refaha giden yolun ölçülü yaşamdan geçtiğini iddia ederler ki bu mesaj toplumun geniş kesimlerinde yankı bulmaz. Daha büyük nüfuslar refaha yol açar; çünkü sabit maliyetler daha çok insana yayıldığında azalır — yani daha büyük ölçekli yapılar ekonomik avantaj üretir. İnsanların tüketme dürtüsünü kabul eden Spears ve Geruso, insanların başkalarının da istediği şeyleri —ramen ya da daha iyi bir bisiklet gibi— arzuladığında, bu ortak isteklerin bu tür malların daha hızlı ve daha ucuza üretilmesini teşvik ettiğini gösteriyorlar. Bu nedenle, diyorlar ki, insanlar şimdi güzel şeyler, gelecekteyse daha da iyilerini istiyorsa, geleceğin ölçek avantajını sağlamak için çocuk sahibi olmalıdırlar.
Hiçbir Yere Gitmeyen Harita
Spears ve Geruso, nüfus gerilemesi sorununu etkili biçimde tanımlıyor; ancak insanların neden daha az çocuk sahibi olduklarına dair kapsamlı bir kuram sunmuyorlar. Bu durum, kimi zaman eğitim düzeyinin yükselmesine, akıllı telefonların yaygınlığına, dinin etkisini yitirmesine ve diğer sosyal ya da maddi nedenlere bağlanıyor. Yazarlar, doğurganlık oranlarındaki çöküşü tersine çevirmek için kimsenin nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini bilmediğini kabul ediyor. Ancak nüfusun istikrar kazanabilmesi için, insanların mevcut eğilimlerin gösterdiğinden daha fazla çocuk yapmaları gerektiği konusunda hemfikirler.
Bazı nüfus gerilemesi alarmcıları —özellikle sağ kanatta yer alanlar— doğurganlıktaki çöküşü, feminizmin ve bireysel tatmine verilen liberal önceliğin beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümlere bağlıyor. Bu bakış açısına göre, doğum oranlarını artırmanın tek yolu, kadınların çocuk yetiştirme ve ev içi görevlerine odaklandığı, erkeklerin ise ailelerinin tek geçim kaynağı olduğu ataerkil yapılara geri dönmektir. Spears ve Geruso için bu yaklaşım kesinlikle kabul edilemez. Bu tartışmaya katılan birçok kişiden farklı olarak, onlar hem bireysel hakların korunmasının hem de doğurganlık oranlarının yükseltilmesinin önemine inanıyorlar. Yazarların müdahalesi, günümüz doğum yanlısı söylemlerinde hâkim olan öfke ve karamsarlığa karşı ferahlatıcı bir kopuş niteliği taşıyor. Çocuk sahibi olmanın hem derinlemesine kişisel bir tercih, hem de daha geniş toplumsal sonuçları olan karmaşık bir mesele olduğunu kabul ediyorlar.
Ancak Spears ve Geruso, ikna ettikleri okurları, hem hakları koruyacak hem de aileleri destekleyecek çözümlere yönlendirme fırsatını kaçırıyor. Belki de fazla alçakgönüllülük ve yetersiz merakla, henüz kimsenin dünya nüfusunu nasıl istikrara kavuşturacağını bilmediğini; ancak bu hedefin peşinden gitmenin yine de değerli olduğunu ısrarla savunuyorlar. Bu bir ölçüde kabul edilebilir, fakat akademisyenler daha iyi sorular sorabilir ve toplumları dengeye doğru itebilecek sağlam bir araştırma gündemi oluşturabilirler.
Böyle bir gündemin içerebileceği sadece birkaç örnek bile şunlardır: Araştırmacılar, bir aile yetiştirmenin maliyetinin doğurganlık oranları üzerinde baskı yarattığını biliyor; bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve başka yerlerde konut maliyetlerinin gelir oranına göre neden bu kadar arttığını sormalılar. Özellikle ABD’de, çocuk bakımıyla ilgili düzenlemeler, kreş yetersizliğinin temel nedeni olabilir. Hem annelik hem de babalık izniyle ilgili yeni normların benimsenmesi hâlâ kesintili bir şekilde ilerliyor; bu nedenle araştırmacılar, iş kültürünün izin almayı —dolayısıyla çocuk sahibi olmayı— nasıl caydırdığını incelemeliler. Doğum oranlarını artırmaya yardımcı olabilecek politikalar, en azından kısa vadede yalnızca doğurganlık düzeylerine etkileriyle değerlendirilmemeli; aynı zamanda ailelerin mali yükünü hafifletme, eğitim ve sağlık sonuçlarını iyileştirme ve insanların iş–aile taleplerini dengelemesini kolaylaştırma yönlerinden de ele alınmalıdır.
Spears ve Geruso, günümüz ve gelecek hakkında hâkim olan karamsarlığın, bazı insanları çocuk sahibi olmaktan caydırdığını kabul ediyorlar. Sürekli değişen ve acımasız bir tempoya sahip modern yaşam, insanların ebeveynlik arayışını azaltabilir. Eğer durum buysa, asıl ele alınması gereken mesele, sürekli büyüme ve yenilik baskısı doğuran toplumsal zorunluluğun bizzat kendisi olabilir — çünkü bu zorunluluk, bireysel yalnızlaşma, rekabet ve yorgunluk üretebilir.
Doğurganlık tartışmasının merkezinde, bir dizi temel soru yer alıyor: Devletin özel yaşam alanına müdahale etme hakkı var mıdır? Vatandaşlar, daha büyük bir iyilik adına üreme yükümlülüğüne sahip midir? Ve “ideal nüfus” arayışında doğumları teşvik etmek ya da caydırmak, etik midir? After the Spike, bu soruların etrafından dolanıyor; oysa yazarlar, savundukları mantığın, bireysel hakları geriye götüren uygulamaları —örneğin doğum kontrolüne erişimi kısıtlamak veya üreme ve doğumla ilgili eğitimi sınırlamak gibi— meşrulaştırmak amacıyla kolaylıkla birer araç hâline gelebileceğini açıkça fark ediyorlar.
Kitapta Geruso’nun kişisel bir deneyimini aktardığı dikkat çekici bir hikâye yer alıyor. Anlattığına göre, Teksas’taki kısıtlayıcı kürtaj yasaları, kendisini ve eşini, düşük yaptıktan sonra yeniden çocuk sahibi olmaktan caydırmış; çünkü bir komplikasyon yaşanması durumunda, eşinin ihtiyaç duyacağı sağlık hizmetlerini alabileceğinden emin değillermiş. Bu sarsıcı anekdot, yazarların tam olarak aşamadığı ikilemi açık biçimde ortaya koyuyor.
Yazarların yaptığı gibi, bireysel üreme tercihlerini kolektif bir mercekle incelemek, doğurganlığı ahlaki bir meseleye dönüştürme riski taşır. Doğurganlığın demografik bir gerçeklik, üremenin ise özel bir tercih olarak ele alınması gerekirken, ikisi birden “erdemli” bir davranış hâline gelir — ve “iyi” vatandaşlar, devlete fayda sağlayacak biçimde üreme sorumluluğunu yerine getirenler olur. Spears ve Geruso, argümanlarının, politika değişikliği isteyenlerce nasıl kolaylıkla bir silaha dönüştürülebileceğini yeterince ciddiyetle ele almıyorlar — oysa bunu yapmalılar. Toplumlar, insan özgürlüğünü tanımak ile nüfus gerilemesinin tehlikesini kabul etmek arasında bir yol çizemediği sürece, düşük doğurganlık konusundaki tartışmalar en iyi ihtimalle verimsiz, en kötü ihtimalle ise bireysel haklar açısından aktif olarak tehlikeli olacaktır.
Bunlar yalnızca teorik egzersizler değildir; Çin’in onlarca yıl boyunca uyguladığı tek çocuk politikasının ardından kadınları evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya teşvik etme girişimi ve benzer şekilde, ABD’de bazı yasa yapıcıların “doğum ikramiyesi” —yani çocuk sahibi olan ebeveynlere doğrudan nakit ödeme— önerileri, bu tartışmaların doğrudan konusudur. ABD’de eyalet düzeyinde uygulanan üreme politikaları, insanların yaşamlarını somut biçimde şekillendirmektedir; Nüfus Referans Bürosu’nun araştırmasına göre, yaklaşık 121 milyon Amerikalı —yani nüfusun yaklaşık %35’i— doğum kontrolüne erişimin aktif olarak kısıtlandığı eyaletlerde yaşamaktadır.
Paniğin Maliyeti
Fizikçi John Holdren —Ehrlich’in yakın dostlarından ve işbirlikçilerinden biri— bir noktada Simon’a karşı bahse katılmış ve insan toplumlarının doğal sınırlarına tehlikeli biçimde yaklaştığını ısrarla savunmuştu. Ancak o bile şunu kabul etmişti: “Eğer yanılıyorsam, insanlar yine de daha iyi beslenecek, daha iyi barınacak ve daha mutlu olacak.” Başka bir deyişle, nüfus kontrolü konusundaki tutkulu çabalar ve ekolojik sınırlara dair korkular, ne kadar yersiz olursa olsun, faydalı eylemleri tetikleyebilir. Nitekim 1960’lar ve 1970’lerde yaşanan aşırı nüfus artışı paniğinin ardından dünya, birçok açıdan daha iyi bir hâle geldi. Doğurganlık oranlarını düşürme hedefi doğrultusunda, politika yapıcılar ve finansörler bir araya gelerek üreme sağlığı ve aile planlamasına daha iyi erişim sağladı ve bu da dünya genelinde kadınların eğitim ve istihdama erişimini güçlendirdi.
Ne var ki, nüfus artışını dizginlemeyi amaçlayan birçok politika yıkıcı sonuçlar doğurdu. Hindistan Başbakanı Indira Gandhi, 1970’lerde çok daha ileri giderek bazı kadın ve erkekleri zorla kısırlaştırdı. Peru’da, Başkan Alberto Fujimori yönetiminde, 1990’larda yaklaşık 300.000 kadın zorla kısırlaştırıldı. Çin kültüründe erkek çocuklara verilen öncelik ile tek çocuk politikası birleştiğinde ise, ülkede erkek–kadın oranında ciddi bozulmalara yol açtı; bu dengesizlik, etkisini on yıllar boyunca sürdürecek.
Tıpkı 20. yüzyıldaki karşıtı gibi, nüfus gerilemesi paniği de belirgin biçimde gerici sonuçlar doğurabilir. Elbette bazı liderler, çocuk yetiştirmeyi teşvik etmek amacıyla konutları daha erişilebilir hâle getirmek, toplumsal cinsiyet eşitliğini artırmak ve ailelere daha iyi destek sunmak için teşvikler geliştirmeye çalışabilir. Ancak bazı hükümetler, doğum kontrolüne erişimi geri almak, mevcut sınırlı bakım altyapısını ortadan kaldırmak ve kadınları iş gücünden çıkararak eve yönlendirmek için harekete geçebilir. Alarmcılık, alarm verici politikalar doğurabilir. Bu nedenle, düşük doğurganlık oranları ve nüfus gerilemesi konularında, politika yapıcıların ve araştırmacıların soruları nasıl çerçeveledikleri büyük önem taşır. Onlar tarihin yalnızca tanıkları değil, aynı zamanda aktörleridir. Nasıl ilerleyecekleri, hayati derecede kritiktir.
*Jennifer D. Sciubba, Nüfus Referans Bürosu’nun Başkanı ve CEO’sudur; ayrıca Michael S. Teitelbaum ve Jay Winter ile birlikte Toxic Demography: Ideology and the Politics of Population (Zehirli Demografi: İdeoloji ve Nüfusun Politikası) adlı kitabın ortak yazarıdır.
Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/reviews/depopulation-panic-jennifer-sciubba