Avrupa’ya ve Dünyaya Musallat Olan Bir Hayalet

Savaşın Tasallutuna İlişkin Bir İzah

Medeniyetimizin uzun süredir içine girmiş olduğu çöküş süreci; beliren savaş ihtimalinin oluşturduğu tarihsel anın kırılganlığını, kafa karışıklığını ve düpedüz çaresizliğini yansıtan kurumsal düzeyde genel bir ürpertiyi, bir heyecanı açığa çıkardı. “Savaş” artık temel bir anlama işaret ediyor: yaşamın bizzat kendisinin bir al-ver işlemine indirgenmesi. Ne var ki bu, artık 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında Balkanlar’dan Afganistan ve Irak’a kadar seyir füzeleriyle demokrasi ihraç etmeye dayalı Anglo-Amerikan fantezisinde olduğu gibi savaşın “demokrasinin bedeli” olarak neoliberal bir biçimde metalaştırılması değildir. Bu gerekçelendirme ekonomik ve ideolojik etkinliğini yitirmiştir. Bunun yerine devreye sokulan şey; Jacques Lacan’ın “temel fantezi” olarak adlandırdığı kavrama benzer bir biçimde kişinin kendisini acı çekerken gördüğü o hayali mekân ve özneyi boşluktan koruyan, bilinçdışı bir bağlanma sağlayan nihai fantezi perdesi olarak savaşın hayaletidir.

Ve Avrupa, böylesi hayaletimsi bir seferberliğin yeniden merkez üssü konumundadır. Teknokratik elitlerin alaycı biçimde adlandırdığı şekliyle “savaşa hazır olma”, acı ve hatta yok oluş imgeleriyle dolu bir fantezi çerçevesi işlevi görüyor. Psişik düzlemde bu, kapitalist düzenin toplumsal açıdan üretken olduğuna dair inancın çözülmeye başladığı bir anda, modern öznenin yaşadığı boşluğa karşı en derin savunma bariyeri işlevi görecek şekilde tasarlanmıştır. Lacan’a ilham veren ünlü Freud metnini başka sözcüklerle ifade ederek, “Avrupa Dövülüyor” diyebiliriz (Freud’un 1919 tarihli makalesinin başlığı “Bir Çocuk Dövülüyor” idi); böylesi acı verici bir imgenin Avrupa’nın kendisiyle kalıcı bir özdeşleşme yaratması beklenmektedir. Bu, Avrupalıları yalnızca korkutmakla kalmayıp, aynı zamanda onları; güvenliklerinden, gelirlerinden ve kolektif güçlerinden mahrum eden mantığın kendisine bağlayan bir fantezidir. Psikanalizin kateksis (psişik yatırım) olarak adlandırdığı şey budur: bizi, bize zarar veren şeylere bile bağlayan psişik yatırım.

Daha geniş bir perspektiften dikkatle bakacak olursak, günümüzde AB’ye meşruiyetinin son biçimini sağlayan savaş tasallutu izahının (hauntology), aynı anda üç cephede birden metastaz yaptığını göreceğiz.  Bu cephelerden birincisi, yapay zekânın eğitildiği veri merkezlerindedir. İkincisi, hükümetlerin ve şirketlerin tükenmiş yeniden üretim mekanizmalarını ayakta tutmak için devasa meblağlar borçlandığı tahvil piyasalarındadır. Üçüncü cephe ise elbette Ukrayna ve İran üzerindeki gökyüzünde ve ateşkese rağmen Filistinlilerin her gün öldürüldüğü Gazze’dedir. Bu cepheleri birbirine bağlarsanız, yaşanan şeyin geleneksel anlamda uluslar arasında bir savaş değil aslında küresel kapitalist düzenin kendisinin yavaş yavaş parçalanması olduğunu göreceksiniz.

Robert Kurz’un öngörülü ifadeleriyle, bir ‘dünya iç savaşı’na tanıklık ediyoruz: her zaman bir fetiş inşası olan küresel kapitalizm, yapısal sınırlarına ulaştıkça çözülüyor. Bu son zamanlar senaryosunda, benim savunduğum üzere, asıl skor tabelası savaş alanı değil, tahvil piyasalarıdır.

 

Birinci Cephe: Yapay Zekâ Savaşı

Kapitalizm, son 50 yıl içinde âdeta bir “Terminatör” senaryosundaki gibi bizzat kendisini var eden kapitalist toplumlara karşı dönen ve bu toplumlara, iş gücü tasfiyesine dayalı, borçla finanse edilen bir çöküşün vahim sonuçlarını dayatan cüretkâr teknolojik devrimlerle ilerliyor. Bu durum, devasa kapitalist mekanizmanın ölümcül miyopluğunu özetlemektedir: bu makine (Disney ve Warner Bros’un yirminci yüzyıl ortalarına ait klasik çizgi filmlerinde görüldüğü üzere) “gözlerinde dolar işaretleri” ile ileriye doğru hızla atılan, hantal ve kontrolsüz bir makinedir. Kâr elde etme zorunluluğu, bizi hem insani empatiye karşı hem de bu durumun yol açtığı yıkıcı sonuçlara ve toplumsal bedellere karşı körleştiriyor.

ABD, son üç yılını, tıpkı ona yeni bir dinmişçesine körü körüne bağlananların zihinlerindeki zekâ gibi, yapay zekânın da nadir bulunan, pahalı ve özel mülkiyete tabi kalacağı varsayımı üzerine bir yapay zekâ endüstrisi inşa ederek geçirdi. Dolayısıyla en iyi yapay zekâ modellerini kontrol edenin geleceği de kontrol edeceği inancı ortaya çıktı. Ancak böyle bir varsayımın en azından bir endüstriyel strateji olarak artık çökmekte olduğunu anlamak için fazla bilgeliğe gerek yok. Peki neden?

Çünkü Çin farklı bir yaklaşım benimsedi. Çinli şirketler, kapalı kapılar ardında en büyük ve en pahalı modelleri inşa etmek yerine, güçlü açık kaynaklı modeller yayımlıyor: herkesin kullanması, değiştirmesi ve üzerine yeni şeyler inşa etmesi için ücretsiz modeller. Kimi K3, Qwen, GLM ve DeepSeek gibi modellerden söz ediyorum; bunlar artık en iyi Amerikan modellerinin kapasitesinin yaklaşık yüzde 90–95’ine ulaşırken fiyatlarının yalnızca küçük bir bölümüne mal oluyorlar.

Rakamlar durumu kesin bir biçimde ortaya koyuyor. 2026 yılının Eylül ayı sonu itibarıyla Çin menşeli modeller haftada 76,12 trilyon token (tokenlar; kendi bağımsız blokzinciri olmayan, mevcut başka bir blokzincir ağı (örneğin Ethereum, Solana) üzerine inşa edilmiş dijital varlıklardır. Coin’lerden farklı olarak kendi altyapılarına sahip değillerdir; genellikle akıllı sözleşmelerle oluşturulur ve bir projede kullanım hakkı, hizmet veya mülkiyeti temsil eder) işliyordu; bu sayı Nisan ayı sonunda 4,37 trilyon seviyesindeydi. Yani beş ay içinde on yedi katlık bir artış gerçekleşti. En büyük dört Amerikan sağlayıcısı bir arada yalnızca 14,2 trilyon token işledi. Başka bir deyişle, kullanım dengesi tersine döndü. Dünyanın geri kalanı artık Çin yapay zekâsını Amerikan yapay zekâsından beş kattan fazla kullanıyor ve aradaki fark giderek açılıyor. Peki, bu neden önemli?

Çünkü piyasaları yönlendiren ve borç batağındaki Batı ekonomisini fiilen ayakta tutan tüm o Amerikan yapay zekâ patlaması-veri merkezleri, çipler, enerji santralleri ve yüz milyarlarca dolarlık borçlanma-yapay zekâ için yüksek fiyatlar talep edebilme imkânına dayanıyor. Eğer yaklaşık olarak eşdeğer bir zekâ neredeyse bedelsiz olarak elde edilebiliyorsa, o fiyatlandırma gücü buharlaşıp gider.

Amerikan yapay zekâ sektörü krediye bağımlı hale gelmiş ve kendi içinde dönüp duran bir anlaşmalar döngüsüne sıkışmış vaziyettedir. Microsoft, Google, Amazon ve Oracle gibi şirketler gelecekteki çalışmalar için yaklaşık 2,3 trilyon dolarlık taahhütte bulunmuş olsa da, bu tutarın yaklaşık yarısı, hâlihazırda zarar eden iki şirket olan OpenAI ve Anthropic’e aittir. Büyük ölçekli bulut bilişim şirketleri, altyapı yatırımlarını finanse etmek için kendileri de ağır bir şekilde borçlanırken, kârlı olmayan müşterilere fiilen borç para vermektedir. Özünde yapay zekâ balonu budur ve Çin’in açık kaynak stratejisi bu balonu patlatabilecek iğnedir.

Bir risk sermayedarının kısa ve öz biçimde ifade ettiği gibi, dünyanın geri kalanının 0,50 ila 1 dolar karşılığında elde ettiği zekâ için şirketleri milyon token başına 26 ila 56 dolar ödemeye zorlamak ‘ekonomik açıdan sürdürülemez’. Dolayısıyla Çin, geleneksel anlamda yapay zekâ yarışını kazanmaya çalışmıyor. Sun Tzu geleneğinin en iyi örneğine uygun olarak (‘Savaş sanatının zirvesi, düşmanı savaşmadan boyun eğdirmektir’), yapay zekâyı Amerikalı yerleşik firmalar için kârsız hale getirmeye çalışıyor ve bu çaba işe de yarıyor.

Buradaki meseleler jeopolitik rekabetin ötesine uzanmaktadır. Otoriter ve devlet kapitalisti karakterine rağmen Çin’in açık kaynak saldırısı, Batılı yapay zekâ kompleksinin çaresizce gizlemeye ihtiyaç duyduğu bir şeyi açığa çıkarıyor: yapay zekânın nadir bulunan, mülkiyete tabi veya kiralanan bir şey olması gerekmiyor. Kapalı bir varlık olarak işlev görmek yerine genel bir kapasite olarak dolaşıma girebilir.

Daha büyük soru şudur: bu rekabet sonunda yapay zekâyı sermayenin mantığından koparabilir mi? Teknoloji doğası gereği özgürleştirici değildir ancak bolluk en azından sermayenin onun üzerine dayattığı rantçı biçimi zayıflatabilir.

 

İkinci Cephe: Tahvil Piyasası Savaşı

Yapay zekâ savaşı sürerken tahvil piyasasında da aynı derecede önemli bir şey yaşanıyor. Ana akım medyanın bile artık haber yapmaya tenezzül ettiği üzere, tahvil getirileri Batı dünyasında bir tsunami dalgası gibi yükseliyor:

  • ABD 10 yıllık Hazine tahvili getirisi: %5,36; 2002’den bu yana en yüksek seviye
  • ABD 30 yıllık Hazine tahvili getirisi: %5,73; 2002’den bu yana en yüksek seviye
  • Birleşik Krallık 30 yıllık devlet tahvilleri getirisi: %6’nın üzerinde; 1998’den bu yana en yüksek seviye
  • Fransa 10 yıllık tahvilleri getirisi: %5’e yakın; Alman tahvilleriyle arasındaki getiri farkı avro döneminin rekor seviyesinde

Bunun önemini anlamak için Alex adını vereceğimiz, yılda 50.000 sterlin kazanan ama 500.000 sterlin kredi kartı borcu bulunan bir arkadaşınızı hayal edin. Alex, kredinin asgari ödemesini yaparak ve ara sıra eski kartların borçlarını ödemek için yeni kartlar çıkararak idare ediyor olsun. Şimdi banka Alex’in faiz oranını %5’ten %10’a yükseltiyor, böylece asgari ödemeleri iki katına çıkıyor. Alex artık diğer her şeye yönelik harcamalarını durdurmak zorunda kalıyor ve çevresindeki ekonomi bundan zarar görüyor.

Sonra banka, %10 faiz uygulamaya devam ederse Alex’in borcunu ödeyemeyeceğini fark ediyor. Bu nedenle faiz oranını yeniden %5’e indiriyor; Alex kredibiliteye sahip olduğu için değil, banka korktuğu için. Diğer kreditörler bunu görüyor ve tamamen borç vermeyi bırakıyor. Hükümetler ve tahvil piyasalarında yaşanan şey budur. Alex bizim hükümetlerimizdir ve bankalar da paniğe kapılmaya başlayan tahvil yatırımcılarıdır.

IMF’nin Ekim 2026’daki Yıllık Toplantıları’nda, IMF Başkanı Kristalina Georgieva; kalıcı enflasyon, yükselen faiz oranları, yapay zekâ odaklı yatırım talebi ve zayıf mali temellerin, getirileri son yılların en yüksek seviyelerine taşıyan unsurlar olduğunu belirtti. Aynı zamanda, ‘mali otoritelerin yardımına koşan para politikası kovboylarına’ karşı da uyarıda bulundu; bu uyarı, tam da bunu yapmaya yönelik baskının şimdiden ne denli şiddetlendiğini gözler önüne seriyor. Başka bir deyişle, enflasyonist parasal genişleme (QE) senaryonun bir parçası. Geriye kalan tek soru, merkez bankalarının ne zaman-ve ne düzeyde bir mali sıkışıklık altında-bu metni yüksek sesle okumak zorunda kalacaklarıdır.

İşte kritik tespit: tahvil piyasası, merkez bankalarının yapması gereken işi bizzat üstlenmiş durumda. Getirileri yukarı iterek, merkez bankalarının faiz oranlarını önemli ölçüde artırmasına gerek kalmaksızın, finansal koşulları kendiliğinden sıkılaştırıyor. Eylül ortasından bu yana tahvil piyasası, sekiz büyük ekonomide mali koşulları yaklaşık 200 baz puan sıkılaştırdı. Bu durum ipotekleri, işletme kredilerini ve hükümetlerin borçlanmasını daha pahalı hâle getirerek kemer sıkma koşullarını ortaya çıkarıyor. Bu tür bir kemer sıkmanın ilk belirtileri şimdiden görülüyor. Avrupa’da Fransa, İtalya, Belçika ve başka yerlerde yaşam maliyeti, konut ve kamu hizmetlerinin çöküşü üzerine devam eden, gençlerin öncülük ettiği protestolar, tahvil piyasasının soyut şiddetini kolektif öfke, hayal kırıklığı ve isyan meselesine dönüştürüyor.

Bu bir çaresizlik dönemidir ve sistemik tuzak artık görmezden gelinemez. Küresel borç yükü devasa bir düzeyde olduğu için merkez bankaları faizleri daha fazla artıramaz. Ancak kontrolden çıkan enflasyon tehdidi hâlâ ciddi olduğundan faizleri agresif biçimde düşüremezler de. Uzun vadeli getiriler yükselmeye devam ederse merkez bankaları sonunda kaçınacaklarına söz verdikleri hamleye zorlanacaklar: tahvil satın almak ve getirileri baskılamak için para basmak.

Tahvil piyasası bir işlem masası değil, bir savaş cephesidir. Sistemin patlayıcı çelişkilerinin milyonlarca insanın gündelik yaşamına doğrudan çarptığı aktarım mekanizmasıdır. Tahvil piyasası savaştığında tanklar ve toplarla savaşmıyor; ipotek faizinizle, emeklilik fonunuzla ve yerel okulunuzun ve hastanenizin bütçesiyle savaşıyor. Kısacası geçim kaynağınızla. Ve şu anda tahvil piyasası kazanıyor.

 

Üçüncü Cephe: Gerçek Savaş

14 Ekim 2026’da insansız hava araçları, biri Romanya kara suları içinde olmak üzere Romanya kıyılarında iki tankere saldırdı. Bir NATO kaynağı Reuters’a verdiği demeçte insansız hava araçlarının Rusya’ya ait olduğunu belirtti; Romanya devlet başkanı saldırıları doğruladı ancak Moskova’yı resmen suçlamaktan kaçındı; Bulgaristan devlet başkanı ise araçların Rusya kökenli olduğuna dair “somut bir kanıt” bulunmadığını söyledi. Ne önemi var ki? Brüksel ve Londra’dan gelen savaş söylemleri aylardır tırmanıyor. Kaja Kallas, Rusya’nın Avrupa’nın hazırlık durumunu ‘üç ila beş yıl içinde’ sınayabileceğini sürekli dile getiriyor. Mark Mark Rutte: ‘Rusya’nın bir sonraki hedefi biziz’ diyor. Ursula von der Leyen ise şunu ifade ediyor: ‘Eğer Avrupa savaştan kaçınmak istiyorsa, savaşa hazırlanmalıdır.’ AB, barış zamanı kurallarının Putin’i caydırmayacağı varsayımıyla askerlerin daha hızlı hareket etmesini sağlamak üzere bir “Askerî Schengen” inşa ediyor. Britanya’da silahlı kuvvetler, Soğuk Savaş dönemine ait Savaş Kitabı’nı yeniden canlandırıyor: ulusal seferberlik, karnelendirme, tahliye ve olağanüstü hal hükümeti planı.

Bu, savaşa hazırlanan bir kıtanın dilidir-barbarlığa doğru her inişe eşlik eden iyi niyet ve zorunlu askerlik evliliği. Bu dil, tam olarak Lacan’ın temel fantezisi gibi işliyor: kapitalist meşruiyetin çöküşünün açtığı boşluğa karşı dikilmiş, acı imgeleriyle doldurulmuş hayali bir perde. Covid sonrasında Avrupalılar, her şeye gücü yeten bir Düşman’ın oluşturduğu tehditten korkmaya (ve bilinçdışı bir düzeyde, bu korkudan keyif almaya) yeniden alıştırılmalıdır. Geç kapitalist döneme özgü bu memento mori (ölümü hatırlatma), teknokrasinin-her türlü siyasi fikrin bütünüyle yokluğunu ve kapitalist özün çözülüşünü-ulusal ya da kolektif hayatta kalmaya ilişkin acil bir durum fantezisiyle doldurmasına olanak tanıyor.

Ancak sıkıştırıldıklarında, aynı yetkililer söylemlerinin ardında gizledikleri gerçeği itiraf ediyorlar. Rutte: ‘NATO topraklarına yönelik yakın bir tehdit görmüyoruz.’ Bir AB yetkilisi ise şunları belirtiyor: Avrupa istihbarat servisleri, Rusya’nın NATO üyelerine saldırmayı planladığına dair herhangi bir işaret tespit etmedi. Putin ise yıllardır dile getirdiği şeyi tekrarlıyor: ‘Avrupa’ya karşı herhangi bir askerî eylem planımız yok. Bunun için hiçbir neden de yok.’

Örüntü açıkça ortada: Rus saldırganlığı konusunda durmaksızın uyarıda bulunan kurumlar, doğrudan sorulduğunda yakın bir saldırıya ilişkin hiçbir kanıt görmediklerini kabul ediyor. Dolayısıyla savaşa hazırlık üç amaca hizmet ediyor: mali hareket alanı daralırken devasa savunma harcamalarını gerekçelendiriyor; halkları kemer sıkmayı, fedakârlığı ve olası zorunlu askerliği kabullenmeye zorluyor; ayrıca tahvil piyasasının şimdiden kaçınılmaz hâle getirdiği niceliksel genişleme için gerekli siyasi koşulları yaratıyor.

Britanya örneğini ele alalım. Ülke, ‘savaşma hazırlığını yeniden inşa etmek’ için dört yıl içinde 298 milyar sterlin harcayacak ancak ordusu, Napolyon döneminden bu yana görülen en düşük seviye olan yaklaşık 73 bin askere kadar küçülmüş durumdadır. Saldırı denizaltılarının operasyonlar için tamamen kullanılamaz durumda olduğu; savaş uçağı sayısının ise yaklaşık 140 olduğu, bunun da Soğuk Savaş dönemindeki gücün küçük bir kısmına tekabül ettiği bildiriliyor. Britanya savaşa mı hazırlanıyor? Daha büyük olasılıkla, savaşa hazırlanıyor görünmeye hazırlanıyor. Mesele askerî kapasite değil, ideolojik seferberliktir: yönetici sınıfı tarafından, uğruna savaşmaya değer koşulları on yıllar boyunca adım adım ortadan kaldırılmış bir ülke için, gençlerin ‘gidip ölmeleri’ gerekebileceği fikrini (Jacob Rees-Mogg’un ifadesiyle) kabullenmek üzere eğitilen bir toplum.

Bir de İran meselesi var. ABD’nin hiçbir kışkırtma olmaksızın başlattığı savaş yedinci ayına girerken, İsrail en üst düzeyde alarm durumunda; Washington ve Kudüs ise İran’ın askerî ve nükleer tesislerine yönelik saldırıları görüşüyor. Bu çatışma etrafında şüphe sistematik olarak suçlamaya dönüştürülüyor: RAF Fairford yakınlarında yaşanan bir olay, patlayıcı bulunmamasına rağmen tutuklamalar, tahliyeler ve İran’ın dahli iddiaları üretiyor; Flydubai uçuşundaki bir uçak kaçırma olayı ise kanıtlanmış bir İran bağlantısı ortaya çıkmamasına rağmen derhal yeni bir 9/11 olarak yeniden çerçeveleniyor. Kolektif ruh tam da bu şekilde eğitiliyor: kanıt yok, yalnızca ima var.

Söylemeye gerek yok; işin temelinde yatan mesele finansaldır. İran’ın, Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol karşılığında yuan kabul etmeye ve ayrıca Avrupa’ya euro cinsinden bir geçiş anlaşması teklif etmeye istekli olduğu yönündeki haberler, 1974’ten bu yana Amerikan finansal hegemonyasının temelini oluşturan Petro-dolar düzenini tehdit etmektedir. Petrol artık dolar talep etmezse dolar talebi düşer, ABD’nin borçlanma maliyetleri yükselir ve brüt ulusal borcu 40,3 trilyon dolara, yıllık faiz ödemeleri 1,36 trilyon dolara ulaşmış olan borç makinesi gerçekten sürdürülemez hâle gelir.

Gerçek savaş burada diğer cephelerle buluşuyor. Savaş enerji fiyatlarını ve enflasyonu yükseltir; enflasyon faiz oranlarını yüksek tutar; yüksek faiz oranları yapay zekâ borç yükünü ağırlaştırır; bunun sonucunda ortaya çıkan kredi sıkıntısı merkez bankalarını niceliksel genişlemeye yönelmeye zorlar. Ancak petrolün varilinin 100 doların üzerinde olduğu ve savaşın körüklediği enflasyonun yaşandığı bir dünyada niceliksel genişleme, parasal güvenilirliği daha da yok eder. Dolayısıyla İran çatışması yalnızca jeopolitik bir felaket değildir. Yapay zekâ balonunun ve tahvil piyasası krizinin gerçek bir savaşa dönüşmesini sağlayan mekanizmadır; aynı zamanda sistemin onsuz ayakta kalamayacağı parasal kurtarma operasyonunu haklı çıkarmasını sağlayan mekanizmadır.

 

Senaryo

Niceliksel genişleme (QE) ve ardından gelecek kitlesel yoksullaşma, kitlesel başkaldırı ve kontrol önlemleri senaryonun bir parçasıdır çünkü Batı kapitalist ufkunda başka bir seçenek bulunmamaktadır. Üç cepheli savaş bunu daha da açık hâle getiriyor. Batı, üç cephenin tamamında aynı silahla savaşıyor: borçla finanse edilen harcamalar. Çin’in avantajı ise açık kaynak bolluğuna sahip olarak savaşması ve Amerikan yapay zekâ sermayesinin dayandığı fiyatlandırma gücünü yok etmesidir.

Bu çatışma içinde tahvil piyasası, yapay zekâ savaşını mali krize dönüştüren mekanizmadır. CoreWeave’in borcunu temerrüde karşı sigortalamanın maliyeti 1.000 baz puanı aştığında, bu yalnızca tek bir şirketin sıkıntı içinde olması anlamına gelmez. Piyasanın, yapay zekâya yönelik sermaye harcamaları modelinin çöküşünü fiyatlandırması anlamına gelir. (Bağlamını belirtmek gerekirse CoreWeave, üç yıl gibi kısa bir sürede bilinmezlikten devasa bir şirkete ve milyar dolarlık borçlanmalar yapan bir kuruluşa dönüşen bir yapay zeka bulut hizmeti sağlayıcısıdır.)

Gerçek savaşın tırmanması, QE’nin (finansal nicelik genişlemesinin) arkasındaki öngörülemeyen değişkendir. İran’la çatışma şiddetlenirse veya Ukrayna’daki savaş NATO topraklarına doğru genişlerse maliyet anında ve muazzam boyutlarda ortaya çıkar. Savaş enerji fiyatlarını ve enflasyonu yükseltir; enflasyon faiz oranlarını yüksek tutar; yüksek faiz oranları yapay zekâ borç yükünü ağırlaştırır; ortaya çıkan kredi olayı merkez bankalarını borçları paraya dönüştürmeye zorlar. Bir sonraki “ne gerekiyorsa yapılacak” anının mantığı bu olabilir. Bu an bir kurtuluş olarak değil, sistemin ancak kendi çelişkilerinin ötesine geçmek için para basarak ayakta tutulabileceğinin kabulü olarak ortaya çıkacaktır.

Elbette QE (finansal genişleme) krizi çözmeyecektir. Kârlılığı yeniden tesis etmeyecek, yapay zekâya yönelik sermaye harcamaları modelini onarmayacak veya devlet borcunu sürdürülebilir hâle getirmeyecektir. İşlevi daha sınırlı ve daha alaycıdır: anında temerrüde düşülmesini önlemek, varlık değerlerini korumak ve kayıpların aşağıya doğru dağıtılması için zaman kazanmaktır. Akılda tutulması gereken sıra şudur: ödeme aczi enflasyona; enflasyon yeni bir toplumsal disiplin rejimine; toplumsal disiplin ise daha fazla kontrol için gerekli siyasi koşullara dönüştürülüyor.

Aynı yakınlaşma, yapay zekânın kendisini çevreleyen dilde de görülebiliyor. Otonom “başıboş sürüler” hakkındaki son paniğin ardından, ABD ve Çinli uzmanlar, bir zamanlar nükleer silahlar için kullanılan bir deyimle yapay zekâ yönetimini tartışıyorlar: kırmızıçizgiler, zorunlu insan kontrolü, otonom sistemlerin neden olduğu olaylar için acil yardım hatları. Korkulan senaryo öğreticidir. Bir Amerikan sistemi, Çin’in askerî ağında şüpheli bir faaliyet tespit eder, bunu saldırı olarak sınıflandırır ve karşılık verir. Çin sistemleri bu karşılığı tespit eder ve otomatik olarak karşılık verir. Dakikalar içinde iki savunma sistemi karşılıklı saldırganlık görüntüsü yaratmış olur ve savaş, otomatik yanlış tanıma yoluyla başlar.

İşte bu yüzden yapay zekâ savaşı ile gerçek savaş bir noktada buluşuyor. Yavaş çekimde çökmekte olan bir medeniyetin içinde algoritmik riski yönetmek için inşa edilen altyapı, aynı zamanda dijital bir panoptikonun (niceliksel genişleme rejiminin idari aygıtı; aşağıya doğru dağıtılan kayıpların kalıcı kılınmasını sağlayan araçlar bütünü) altyapısını oluşturuyor. CLARITY Yasası’nın, müşteri tanıma (KYC) gereklilikleri ve Hazine’nin mahkeme kararı olmadan işlemleri dondurma yetkisiyle birlikte getirdiği stablecoin (stabil kripto para, piyasa değeri genellikle ABD doları gibi bir itibari para birimine, altına veya diğer rezerv varlıklara sabitlenmiş bir kripto varlık türüdür) rejimi, “tüketiciyi koruma” olarak yasallaştırılıyor. Merkez bankaları, kısıtlanabilen, süresi dolabilen veya belirli koşullara bağlanabilen programlanabilir parayı deniyor. Ekonomik baskı altında, “yasa dışı finans” için tasarlanan araçlar nüfus yönetiminin araçlarına dönüşüyor: parmaklıkları kapanana kadar görünmez kalan dijital bir hapishane.

Buna QE (niceliksel genişleme), getiri eğrisi kontrolü, “likidite desteği” ya da yeni bir acil durum mekanizması mı diyecekler? Bunun önemi yok; çünkü senaryo yazılmış durumda ve tek değişken, yüksek sesle okunmadan önce ne kadar gerçek savaşın yaşanması gerektiği.

Ancak bir senaryo kader değildir. Savaşa hazırlık temel bir fantezi işlevi görüyorsa Lacan’ın ifadesiyle görev, fantezinin içinden geçmektir. Bu görev, ulus, bayrak ya da “Avrupa’nın savunulması” ile kurulan her türlü fedakârlık temelli özdeşleşmeyi reddetmek ve bunun yerine, savaş söyleminin örtmek üzere tasarlandığı boşluğa doğrudan bakmak anlamına gelir. Askerlik çağrısı geldiğinde ya da olağanüstü hal kararnamesi yayımlandığında, fantezinin içinden geçmek şunu söylemek anlamına gelir: “Bizden ölmemizi isteyen ülke, bizi barınma, sağlık hizmeti ve gelecekten mahrum bırakan ülkenin ta kendisidir.” Bu, yapısal bir reddedişi, uzlaşmaz bir terk ediş hareketini örgütlemek anlamına gelir: tahvil piyasasını kurtarma operasyonunda insan tarafının “teminat” (kurban) olmasına izin vermeyeceğiz. Sistemin bizim rızamıza, fedakârlığımıza ve ruhsal yatırımımıza ihtiyacı var. Bu yatırımı geri çekmek, hesaba katamayacakları tek değişkendir.

 

İlgilenenler için: https://kritikbakis.com/50-trilyon-dolarlik-sorun-washington-ve-yapay-zeka-balonu-icin-para-yok/

 

*Fabio Vighi, Birleşik Krallık’taki Cardiff Üniversitesi’nde Eleştirel Teori ve İtalyanca Profesörüdür. Yakın dönem çalışmaları arasında Critical Theory and the Crisis of Contemporary Capitalism (Bloomsbury, 2015, Heiko Feldner ile birlikte) ve Crisi di valore: Lacan, Marx e il crepuscolo della società del lavoro (Mimesis, 2018) adlı eserler bulunmaktadır.

 

Kaynak: https://fabiovighi.substack.com/p/a-spectre-is-haunting-europe-and

Tercüme: Ali Karakuş