Avrupa’ya Dönüş, Avrupa’dan Dönüş
Geçtiğimiz günlerde İngiltere’yi bir “hapishane adası”na benzeten Elon Musk, son olarak Avrupa için ilginç bir ifade kullandı ve “eğer iç doğum oranı artmazsa ve büyük ölçekli geriye göç yaşanmazsa, Avrupa artık Avrupa olmayacak” dedi. Doğum oranındaki artış bir yana Musk’ın talep ettiği “geriye göç” (remigration) aslında bir paradoksu barındırır: Avrupa geri dönülecek bir yer olarak değil, hep bir hedef veya telos olarak sunulur; Avrupa, bir ufuktur. O zaman Avrupa yeni sağından birtakım beklentileri olan Elon Musk’un gerçekten de hem siyasal, hem ekonomik ve hem de daha önemlisi stratejik olarak sıkıştığı bir dönemde Avrupa için öne sürdüğü sanki sılaya veya ata yurduna dönüş gibi geri dönüş ne anlama gelir? Aşağıda göreceğimiz üzere, hiçbir zaman bir ata yurdu olamamış, sadece hem ata yurdunu da, kendisine temel olarak aldığı idealleri de hep taşımış, nakletmiş, aktarmış bir Avrupa nasıl bir ata yurdu olabilir? Mümkün müdür bu? Aynı günlerde CNN’de bir söyleşisi yayınlanan ve hala Güney Afrika’da yaşayan baba Errol Musk’ın Güney Afrika’da “Avrupa kültürünü taşıyan küçük bir beyaz nüfusumuz var. Avrupa’dan öğrendiğimiz kültürü yaşatan” dediği hatırlatıldığında Avrupa, baba ve oğul Musk’un ata yurdu mu olur? Kim Avrupa’yı bir ata yurdu belleyerek Avrupa’ya geriye göç yapabilir?
Avrupa’da yeni sağın temsilcilerinden İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni, Musk’la aşağı yukarı aynı günlerde, biraz da Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratlarını veya (onlar için icat edilmiş bir kelimeyle) “eurokrat”larını hedef alarak, “Batı uygarlığının, Grek felsefesi, Roma hukuku ve Hristiyan değerlerine dayandığına inanıyorum” dedi. Muhtemelen “eurokrat”ların da, Meloni’nin ifadesindeki ilk ikisiyle değil, sonucusuyla; Avrupa’ya Avrupa dışından gelmiş göçmenler için de sürekli bir entegrasyon ve asimilasyon kıskacında işletilen “değerler”le bir sıkıntısı olacaktır. “Eurokratik” Avrupa, muhtemelen “değer”leri Meloni gibi “Katolik” bir düzeye sıkıştırmak istemez.
Bu durumda kimin Avrupa’sı ve hangi Avrupa? Yeni sağın başka bir değerler mevzuatı için kavgasını verdiği Avrupa mı, bir atalar yurdu olarak geri dönülmesi gereken Avrupa mı, yoksa hep bir telos veya hedef olarak kalması vazedilen Avrupa mı?
Birkaç yazı boyunca bu sorular etrafında dönerken Avrupa’yı belli tematik veya şematik, Denis Guenon’un adlandırmasıyla “figüratif” veya Alain Baido’nun ifadesiyle “kategorik” adlandırmalar üzerinden tanımlamaya çalışan bir hat izleyeceğiz. Bu hatta ilk konuğumuz Kant olacak. Akabinde Husserl’den Heidegger’e, Derrida’dan Nancy’ye uzanmaya; arada da Remi Brague, Denis Guenoun ve Rodolphe Gasche gibi başkalarına değinmeye gayret edeceğiz. Ne var ki başka bir hususu da hatırlatmak gerek: Musk’ın veya Meloni’nin ifadeleriyle aynı zamanda Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’den de Avrupa’yla ilgili belki strarejik önemi haiz bir açıklama geldi. Açıklamada belli bir değişikliğin eserini görmek mümkün.
Türkiye muasır medeniyet seviyesine yükselme gayesiyle birlikte sık sık kullanılan bir ifade vardır: Türkiye bir köprüdür. Kimi zaman “köprü” yerine “berzah” mefhumunun da kullanıldığı bu ifadeyle, genel olarak, Türkiye’nin Doğu ile Batı arasında bir geçiş noktası, bir sınır ülkesi, tıpkı iki kıtayı birbinden ayıran boğazlara sahip olması gibi, iki kıtayı birbirine bağlayan bir köprü olduğunu ima edilir. Bu ifade, aynı zamanda, Türkiye’nin sınırın ne bir yanında durduğunu, ne de öte yanına tam vardığını da gösterir. Köprü bir hareket halinde olmayı ve o hareketin hedefine doğru geçmeyi işaret eder.
Lakin geçenlerde Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, hem Schengen gibi vize hatlarıyla ve hem de deniz veya Türkiye’de olduğu gibi boğaz hatlarıyla kendi kendini çektiği sınırların da artık işe yaramadığını gösterircesine, Avrupa’nın savunma harcamalarının artık kendini korumaya yeterli olmadığını belirtirken artık başka bir Türkiye’den de bahseder. Özellikle “Security Action for Europe” ifadesinin kısaltması olan SAFE ya da Avrupa Güvenli Eylem planı içine Türkiye’nin de yer alıp almayacağına dair tartışmalar için Güler, “Türkiye’nin plana dâhil edilip edilmeyeceğini çok fazla dikkate almıyoruz. Çok ihtiyaç duydukları kritik bir zamanda konuşma sırası bize gelecek” dedi. Bu ilginç bir şekilde Türkiye’nin artık kendisini en azından stratejik olarak (Avrupa’ya) bir köprü olarak görmediğinin bir işaretidir. En azından stratejik olarak Avrupa Türkiye için bir varış noktası veya geri dönülerek dayanak alınacak bir yer olmaktan çıkmıştır.
O zaman Avrupa kimin için dönüş yeridir?
Kant’ın İngilizcede bilindiği adıyla kozmopolitan bir amaçla veya Almancadan doğrudan bir çeviriyle dünya vatandaşlığı (weltbürgerlicher) amacıyla evrensel tarih için tasarladığı fikir, doğal olarak herhangi bir Avrupa tasarımı içermez. Kant’ın Türkçeye “Dünya Vatandaşlığı Amacı Taşıyan Evrensel Bir Tarih İdesi” başlığıyla çevrilen makalesinde, adı üzerinde, kozmopolitan bir amaçla irdelenen tarih fikri, “evrensel” olarak adlandırılır ve dolayısıyla nasıl tanımlanırsa tanımlansın, “evrensel” Avrupa’dan bile önce gelir. O kadar ki Kant’ın kozmopolitizminde, kendi gezegenimizdeki haliyle doğa karşısında kendi yapay dünyasıyla; o da bilim ve sanat aracılığıyla kültürlenen, nezaket ve görgü aracılığıyla uygarlaşan, ancak henüz tam olarak ahlaklı olduğu söylenemeyen tek tek bireylerin yapay dünyasıyla değil, bir tür olarak insanlığın yapay dünyasıyla doğaları bilinmediğinden doğa karşısındaki durumları da bilinmeyen başka gezegenlerin olası sakinlerini bile kıyaslamaya tabi tutsa da, Avrupa bu evrensellik fikri ve başka gezegenlere açılan kozmopolitanizm karşısında neredeyse bir nokta bile değilmiş gibi görünür. Üstelik, zaten sözkonusu olan, doğanın gizli bir planına matuf bir şekilde işleyen evrensel bir dünya tarihine ulaşmaktır ve bu, sadece Avrupa insanını değil, bir tür olarak bütün insanlığı, hatta varsalar başka gezegenlerde başka rasyonel varlık türlerini içerir.
Lakin bu görüntü yanıltıcıdır. Kant, Avrupa’dan adını anmadan bahseder ve bu bahsediş bazı ilginç özellikler taşır. Öncelikle, her ne şekilde olursa olsun, doğanın planına göre işleyen ve kozmopolitan veya dünya vatandaşlığı öngören bir evrensel tarih fikrine göre oluşturulmuş bir tarih yazmakla (Kant’ın sonda söylediğini başta söylemek gibi olacak ama) nihayette ancak bir “roman” yazılabilir. Yani kozmopolitan bir amaç taşıyan evrensel bir tarih yazmak, roman yazmaya eşdeğerdir. Yine de Kant, “doğanın insanın özgürlük oyunu içinde bile bir planı ve nihai bir niyeti olmaksızın davranmayacağı kabul edilebilirse” kozmopolitan bir bakış açısıyla evrensel bir tarih fikrinin gerçekten “kullanışlı” olabileceğini öne sürerek ve “her ne kadar bizler doğanın düzenlenişindeki gizli mekanizmayı tastamam görmek için fazlasıyla dar görüşlü olsak da” böyle bir tarih fikrinin beşeri eylemlerin plansız bir yığın olarak değil, en azından bir bütünlüğü olan bir “sistem” olarak tasarlamak için bir “klavuz” işlevini haiz olabileceğini iddia ederek, böyle bir tarihin en azından ana hatlarını çıkarır.
“Evrensel” bir tarih yazmak için çıkardığı ana hatlara Kant bir şekilde (tabiri caizse) kitabın ortasından başlar: Böyle bir tarih fikri için “daha eski yahut kendi çağdaşı olan tarihi muhafaza eden, en azından onaylayan Grek tarihinden başlanır”. Burada “kitabın ortası” ifadesi iki husus açısından gereklidir. Birincisi, Grek tarihi, tarihin başlangıcı değildir; tarih fikrinin başlangıcıdır. Greklerden önce de insanlık türünün üyelerinin yapıp ettikleri ve tarihe mal olması gerekebilen şeyler olabilir. Lakin Grekler kendinden eski olanı veya kendisine çağdaş olanı muhafaza eden, en azından onları “onaylayan” veya onlara yetki veren (accredited) bir tarih fikrini başlatmışlardır. Başka bir ifadeyle, (artık her kimseler) Greklerden eski olanlar da, Greklerin çağdaşları da ancak Greklerin muhafaza ettiği veya yetki verdiği şekliyle Kant’ın kozmopolit evrensel tarihinde yer alırlar.
Ya Greklerin muhafaza etmedikleri veya yetki vermedikleri? Kant’ın onlar için de bir formülü vardır ve bu formül, tarihin başlangıcının asıl başlangıç olmadığını, evrensel bir tarihin tarih fikrini başlatan bir ilk hamleden değil, tarih kitabının “ortasından” başladığını gösteren ikinci hususla ilgilidir. Bu husus için Kant’ın konuya dair düştüğü bir dipnota bakmak icap eder. Burada Kant, “yalnızca, başlangıcından bizim zamanımıza kadar birbirinin ardı sıra varlığını sürdürmüş eğitimli bir kamu doğrulayabilir bu kadim tarihi” der. Demek ki kadim tarihin evrensel tarihe girebilmesi için Greklerden başlayarak Kant zamanına kadar hiç kesintisiz varlığını sürdürmüş “eğitimli bir kamu”nun varlığı gereklidir. Peki ama eğitimli bu kamu, antik tarihi nasıl muhafaza eder veya onaylar?
Kant’ın örneği ilginçtir ve sadece bir terra incognita veya meçhul, bilinmez topraklar tanımlamakla kalmaz, zaten kendince bir tarihi olanların bile nasıl yetkilendirilmiş bir şekilde “evrensel” tarihe alınacağını belirler: “Bunun ötesinde [yani, Greklerin muhafaza ettiklerinin veya onayladıklarının ötesinde] ne varsa terra incognita‘dır; bunun dışında yaşamış halkların tarihleri, ancak buna dahil oldukları zamandan itibaren başlatılabilir. Ptolemaios hanedanı vaktindeki Yahudi halkının, Kutsal Kitabı Grekçeye çevirmeleri sayesinde başlarına gelen de budur, bu çeviri olmasa kendi yalıtık tebliğlerine pek az inanç beslenirdi. Ancak bu andan itibaren (bu başlangıç hakkıyla tespit edilebilmişse) bu halkın anlatılan tarihi ileriye doğru takip edilebilir. Tüm öteki halklar için de böyledir. Tlıukidides’in ilk sayfası (der Hume) tüm hakiki tarihin asıl başlangıcıdır”.
Kısacası, Kant’a göre, Eski Ahit bile Grekçeye çevrilmiş olmasaydı, yani Grekçeye nakledilmiş olmasaydı, kendi tecrit edilmiş halinde kalırdı ve Yahudilerin sonraki tarihleri yazılamazdı. Kozmopolit bir bakış açısıyla bir “roman” gibi, ama “sistem”li bir şekilde yazılacak “evrensel” tarihe ancak nakledilerek, kendi yerinden başka bir yere taşınarak, Grekçede muhafaza edildiği veya onaylandığı şekliyle girilebilir.
Aslında buna Grekler de dahildir; çünkü onlar da nakledilmiştir. Greklerden sonraki ikinci ana hattı oluşturan Romalılar, Grekleri kendilerine nakletmişlerdir. Ancak bu nakletme, Greklerin yıkımıyla gerçekleşmiştir. Böylece dünya vatandaşlığına giden yolda tarihin ortasından başlayan bir “evrensel” tarih için Grek safhasınan sonra, Greklerin “Grek devletini yutan Roma halkının politik bedeninin biçimi ve biçimsizliği üzerindeki etkisi” başat hale gelir. Ancak Roma da yerinde kalmaz. O da tıpkı üzerlerine büyük etkide bulunduğu barbarlar (yani Cermenler) tarafından yıkılır. Böylece birbirini yıkan, ancak birbiri üzerinde etkisi bulunan bir silsileyle “evrensel” tarih Kant zamanına kadar gelir.
Üçüncü ana hat ise, ilk ikisinden bile daha ilginç bir özellik taşır ve aslında bir Avrupa tarihi olan Kant’ın “evrensel” tarih şeması, adını anmadan Avrupa’yı işte burada anar. Kant burada kendi zamanına kadar gelmiş bir “evrensel” tarihin nasıl şekillendirilmesi veya bir “roman” olarak yazılsa da nasıl bir “sistem” içinde görülmesi gerektiğine değinir: Kendinden önceki kadim tarihi muhafaza eden veya onaylayan Greklerden Grek etkisini haiz Roma’ya, Roma’dan da Roma etkisini haiz barbar Cermenlere ulanan bu “evrensel” tarihe, “haklarındaki bilgi bize yine bu aydınlanmış uluslar tarafından ulaştırılmış başka halkların siyasal tarihleri epizotlar halinde eklenirse kıtamızdaki [dünyanın bizim parçamızdaki: Weltheile] sivil anayasaların iyileştirilmesinde (muhtemelen zamanı geldiğinde dünyanın diğer parçalarının yasalarını belirleyecek) düzenli bir ilerleme keşfedilir”. Burada en ilginç husus, “dünyanın bizim parçamızdaki” ifadesinin, metnin İngilizceye bazı çevirilerinde de, Türkçe çevirisinde de “kıtamızdaki” diye aktarılmasıdır. Ancak “kıta”, dolayısıyla onun ima ettiği bir kıta olarak Avrupa, gördüğümüz üzere, kozmopolitizmi başka gezegenlere de açık Kant’ın kullandığı bir kelime değildir. Kant, olası sakinleri de olan dünya dışı (extraterrestrial) bir hayatı haiz başka gezegenlere göre de tayin ettiği bir gezegen olarak Arz üzerindek hayatı, (ileride Avrupa adına başka bölme şekillerini de göreceğimiz bir biçimde) “dünyanın bizim parçası” ve “diğer parçaları” diye ikiye böler.
Elbette “dünyanın diğer parçası”ndaki hayat, yerin en derin altında yaşayan mikrobiyolojik organizmalara atfen kullanılan bir dünya içi (intraterrestrial) hayat değildir. Lakin bu hayat, “muhtemelen zamanı geldiğinde” yasaları dünyanın Kant’ın yaşadığı parçasındaki yasalara göre belirlenecek şekilde “evrensel” tarihe dahil olabilecek tek bir ölçütü haizdir ve zaten “dünya”, yani terra da, terrestral hayat da böyle oluşur. Bu ölçüt, adına Avrupa denmese de, Avrupalı bir ölçüttür. Kısacası, Avrupa, kendi yasası haricinde, dünyanın kendinden başka parçalarının da yasasını belirleyecek şekilde “evrensel” ve kozmopolitan bir tarihe konu olur.
Uzaylı bir hayat olasılığını da gözeten ve ayrıca incelenmesi gereken dokuz önermesi olan bir kozmopolit bakış açısını haiz bu “evrensel” tarih için, “Adeta a priori bir kılavuz içeren bu dünya tarihi fikriyle esasen sırf ampirik olarak kaleme alınmış tarih tasarımını bertaraf etmek istediğimi zannetmek kastımın yanlış yorumlanması olur” diyen Kant’ın kastının gerçekten ne olduğu bir tarafa, “a piori klavuz”unda dikkat çektiğimiz hususlar dışında, makalesine biraz mesafe alarak üzerinde durulması gereken başka hususlar da vardır.
Öncelikle, Kant’ın ve aslında genel olarak Batılı bir fikriyatın “evrensel” mefhumu, burada apaçık bir şekilde ortadadır: “Evrensel”, kökeni olmayan bir dönüş yeridir, hep bir ufuk gibi asılı kalır. Ona dönülür; ama dönülünen, dönülen yerde değildir, hep ufuktadır. Bunun bir nedeni, Grekle başlanması, ancak Grek tarihinin tarihin başlangıcı olmamasıdır. Kendisine sonradan döneceğimiz Heidegger gibi ifade etmek gerekirse, “Temel tarihte başlangıç sonda gelir”; ancak böyle bir tarihin çıkış yeri, Greklerdir. Grek bir onay makamıdır. Ancak Greklerin onayladığı şey, kendi mülkleri veya kendilerine ait bir şey değildir, Grekler onayladıklarına sahip değildir, sadece onlara nakledilmiştir.
Dolayısıyla hep bir ufuk olarak asılı kalan “evrensel”, sürekli nakledilir, sürekli taşınır ve sürekli aktarılır. Bu nakil, taşınma ve aktarılma, Greklerin onaylaması olmasaydı kendi yalıtık mesajları bile yayılamayacak Yahudi halkında olduğu gibi, bir yayılma da içerir.
Öyle ki Kant, Greklerden kendi zamanına kadar ulanan ve ampirik olarak değil, “a piori bir klavuz”a göre oluşturduğunu söylediği kozmopolit bir evrensel tarih fikrinin, kendilerine ulanmış biçimiyle oluşturulan yasasının ileride başka diyarlara yayılabileceğinden işte böyle bir yayılma nedeniyle bahseder. “Evrensel”, daha başlangıcında veya çıkış yerinde alemşümûl veya cihanşümûl değildir; arzi olarak yayıldıkça (sonradan adına “küreselleşme” denilecek bir şekilde) Arz’ı kaplar ve hatta mümkün olursa, uzaya bile yayılır. Ama bu yayılma bir anlamda Kant’ın adını anmadığı Avrupa adına veya bir kendilik olarak Avrupa fikri eşliğinde yürür.
Dolayısıyla “evrensel”, Avrupa’dan önce gelir, ama onu kendine döndüren de Avrupa’dır. “Evrensel” ve Avrupa böyle aynı ufka ait olur. Avrupa’nın da bir kökeni yoktur çünkü. Yine Heidegger gibi ifade edecek olursak, izah edilemeyen, tanımlanamayan, belirlenemeyen, nispete sokulamayan veya idrak edilemeyen, ne var ki varlığın da temeli olan o “uçurum” (abyss; abgrund) gibidir; “açık”tır, ama kendi gizliliği içinde ve eğer o “uçurum”un ardındaki varlığa değil, boşluğa hamledilecek olursa, ortaya çıkan şey, birtakım “değerler” adına (Meloni’nin zımnen yakındığı şey olarak) nihilizmdir.
“Evrensel” ile Avrupa arasındaki bu bir türlü kökeni olmayan, sürekli nakledilen, taşınan, aktarılan ve böyle oldukça da yayılan ilişki, tuhaf bir biçimde zaten Avrupa adında da saklıdır. Avrupa adı Avrupa’ya sonradan nakledilmiştir ve tıpkı çıkış yeri Kudüs olan Hristiyanlığın sanki kökeni orasıymış gibi Roma’yı merkezine yerleştirilmesinde olduğu gibi, bir kara parçası olan bir yere ya da Kant gibi ifade etmek gerekirse, “dünyanın bizim parçamızdaki” yerine nakledilmiştir. Avrupa adı, çıkış yeri olan Greklere, onların onay verebilecekleri bir şekilde bile olsa, sürekli nakledilerek, sürekli aktarılarak ve sürekli yayılarak yerleştirilmiştir. Bu da aslında Greklerin Avrupa’yı henüz yayılacağı alanı bilmeden kendilerine nakletmelerinin eseridir.
Öyleyse Greklerin Avrupa’ya ilgisi ve Avrupa’yla ilişkisi nasıldı? Bu konuyu, Avrupa kelimesinin etimolojisiyle birlikte, Greklerin Avrupa olarak en fazla mythos‘taki gibi Girit’e kaçırılmayı, ilk Grek tarihçilerindeki gibi ise bir “geçit” olma halini içerecek şekilde tanıdıklarına değinerek bir sonraki yazıda ele alacağız. Bu çerçevede, Aristoteles’in Politika‘sındaki gibi, Greklerin zaten Avrupa ile Asya arasında “orta” bir yerde olduğuna da değineceğiz.