Avrupa’nın Ölüm Çanları İçin Afrika’dan Gözyaşı Yok
Ben de Avrupa’yı stratejik özerklik geliştirmesi konusunda uyaranlar arasındaydım. Dostlarla yapılan tartışmalarda ve birçok makalede Avrupalıları bağımsız düşünmeye, soğukkanlı hareket etmeye ve bir İngiliz Lordunun dediği gibi, imparatorlukların dostları değil yalnızca çıkarları olduğunu fark etmeye çağırdım.
Elbette her şeyi bildiklerine inanan kibirli Avrupalılar bizi radikal ve Putin yanlısı robotlarmışız gibi küçümsediler.
Atlantikçiliği dinleri, Rus fobisini ritüelleri haline getirmiş Avrupa liderleri, gerçekçiliğe dair tavsiyelerimize kulak tıkadı.
Ardından, Avrupa’nın aşağılanmasına neden olan değil, sadece onu gizleyen makyajlı dili ortadan kaldıran, narsist, kaba ve çıkarcı bir tavır sergileyen Donald Trump geldi.
Trump, sözde ittifakın gerçek yüzünü ortaya çıkardı: Avrupa’nın da bağımlısı olduğu, mafya tipi bir koruma şebekesi.
Avrupalılar bu sarsıcı gerçeği bir açıklık hediyesi olarak görmelidir. Trump’ın şok tedavisi, Avrupalıların son beş yüzyılda dünyaya ektiklerinin fırtınasını bugün biçtikleri gözlemini doğruluyor!
Afrika ve Asya’daki sömürgelerde mükemmelleştirilen kibir ve ahlaki yozlaşma nihayet cerrahi hassasiyetle saldırarak ve Avrupa’nın en yakın, en azından bizim öyle inandığımız, müttefiki tarafından yönlendirilerek eve geri döndü.
Jean-Paul Sartre gibi düşünürlerin öngördüğü bu tarihsel bumerang, neden-sonuç ilişkisinin kaçınılmaz doğasına dair güçlü bir derstir.
Yüzyıllar boyunca dünyaya yönetişim ve ahlak dersi veren Avrupa, iç çürümenin, kültürel özgüven kaybının ve stratejik tutarsızlığın ibretlik bir örneği olarak bugün kendi çıkarlarını savunmaktan aciz bir uygarlık olarak açığa çıkmış durumda.
Avrupa’nın sıkıntıları ve trajedisi sadece gerilemesinden ibaret değil; tüm medeniyetler eninde sonunda geriler, ama asıl sorun bu gerilemenin aptalca, onursuzca, bir stratejiye sahip olmadan ve bağımsızlık numarası yapacak kadar bile öz saygıdan yoksun bir şekilde gerçekleşiyor olmasındadır.
Bir zamanlar küresel gücün görkemli bir yapısı olan Avrupa istisnacılığı anlatısı yalnızca çatlamıyor; kendi isteğiyle gerçekleşen derin bir iç çöküş yaşıyor.
Tarih, yeteri kadar eğitimli olmayan ve görgüsüz Avrupa liderlerini bir uygarlığın şaşırtıcı derecede hızlı çöküşünden sorumlu olarak kaydedecektir.
Bir grup cahil liderin yönetiminde, Brüksel’den yayılan medeniyet çöküşünün kokusu, kıtayı boğan bir zehirli havaya dönüştü.
Bizler ise Küresel Güney’de, Josep Borrell’in ırkçı metaforuyla dünyanın “bahçıvanları” olduğunu iddia edenlerin kendi evlerini ateşe vermelerini uzun süredir izliyoruz.
Bugün yangın yapının temellerine ulaşmıştır. Avrupa’nın jeopolitik öneminin tabutuna son çivi çakılmıştır ve trajik, acınası olan şudur ki, çekici sallayan, ceplerini güpegündüz boşaltırken bile hoşnut etmeye çalıştıkları “Sam Amca”dır.
Bu, bir intihar tarikatının kendinden emin özgüveniyle sergilenen, tarihsel önemsizliğe doğru koreografik bir düşüştür.
Avrupa’nın, düşük zekâlı, cahil ve kültürsüz bürokratlardan oluşan bir topluluk olan bu günkü yanlış liderler kuşağı, uluslarını jeopolitik bir çıkmaz sokağa sürüklemiştir.
Düşünmeden ABD’nin ardına düşerek Rusya ve Çin’e karşı iki cepheli bir savaşa giren AB, tarihteki en görkemli kolektif harakiri eylemini gerçekleştirmiştir. Endüstriyel can damarını kesmiş, enerji güvenliğini feda etmiş ve kendilerini harcanabilir tamponlar olarak gören Washington’daki efendiye hizmet etmek için askeri stoklarını boşaltmıştır.
Yakın zamandaki Davos fiyaskosu, bu aşağılanma için nihai sahneydi.
Küresel elitler şampanya yudumlayıp ikiyüzlü nutuklar atarken, Avrupa’nın jeopolitik ve askeri önemsizliği ana yemek olarak servis edildi.
Napolyonvari bir ihtişama öykünen, hem fiziksel hem de zihinsel olarak kısa boylu Emmanuel Macron’un görüntüsü özellikle mide bulandırıcıydı.
Trump’ın “Barış Konseyi”ne katılmayı reddederek “büyük arabulucu” rolünü oynamaya çalışan Macron, itaatsiz bir okul çocuğu gibi patronu tarafından derhal ve alenen haddini bildiren bir tokat yedi.
Minyatür Fransız lideri, ne yazık ki Trump onu sadece görmezden gelmedi aynı zamanda onu kamuoyu önünde masadan men etti ve Fransız lüks mallarına yüzde 200 gümrük vergisi tehdidinde bulundu.
Macron’un panik içinde bir özür mektubu kaleme alması, Trump’ın ise hesaplı bir zalimlikle bu mektubu basına sızdırması, 2026’daki Avrupa “egemenliğinin” nihai portresiydi.
Bu, aşağılamaya ilişkin bir ustalık dersiydi ve yeni dünya düzeninde “Jüpitervari” başkanın, bir emlak patronunun muhasebe defterindeki dipnottan ibaret olduğunu kanıtlıyordu.
Macron’un annesinin—pardon, eşinin—attığı tokatlar bile Trump’ın onu kamuoyunun önünde yerden yere vurmasıyla kıyaslandığında sönük kalmıştır.
Ne derseniz deyin, modern dünya Trump Kasırgası gibi bir şeye daha önce hiç tanık olmadı.
Sıklıkla kaba saba diye küçümsenen turuncu kasırga geri döndü ve uluslararası düzeni motorlu testerenin inceliğiyle yeniden yazmaya koyuldu. Trump’ın “Önce Amerika”sı, Amerikan mandası Avrupa’ya kesilmiş acımasız bir haciz ihbarnamesidir.
Trump, AB liderlerinin dini bir ayin gibi tekrarladığı “ortak değerler”e neredeyse hiç aldırmadan Brüksel’deki yetimlerin koruma parasını ödeyememeleri durumunda Amerikan güvenlik şemsiyesi çağının sona erdiğini ilan etti.
Grönland’ı “devralma” tehdidindeki hadsiz küstahlık, kutsal İskandinav kimliklerinin bir parçası olarak gördükleri bu toprağın iflas müzayedesinde sorunlu bir mülk gibi muamele görmesinden dolayı Avrupa’ya atılmış nihai ve aşağılayıcı bir tokattı.
Bu, Washington’daki yeni patronun gözünde Avrupa’nın bir ortak değil; sabrını kaybetmiş bir ev sahibinin, sorunlu kiracıları olarak gördüğü, değer biçilecek, satın alınacak ya da gözden çıkarılacak bir emlak varlıkları toplamı olduğunun acımasız bir hatırlatmasıydı.
Eski düzenin başrahipleri bile artık ağıt yakıyor.
Davos’ta, Kanada Başbakanı Mark Carney’nin neoliberalizm için bir cenaze konuşması yaptığı o gerçeküstü manzaraya tanık olduk. Bir zamanlar küreselci “yumuşak gücün” afiş yüzü olan bu adam, kendi ideolojisinin yıkıntıları önünde durdu ve dizginsiz piyasalarla sınırsız sermaye çağının sona erdiğini itiraf etti. “Kurallara dayalı düzen”in nazik kurgularının yerini askerî kudretin ve ekonomik tahakkümün aldığı yeni bir “sert güç” dünyasından söz etti.
Tapınağı inşa edenlerin bizzat kendileri, tanrıların kaçtığını söylemeye başladığında, oyunun bittiğini anlarsınız.
Neoliberalizm sadece başarısız olmadı; kendi ikiyüzlülüğünün ağırlığı altında çöktü ve Carney ile Macron gibi müritlerini, Davos’un koridorlarında perili bir evde dolaşan hayaletler gibi ortada bıraktı.
Yaslı bir yetim gibi ortada kalan Avrupa şimdi aklını toplamaya çalışıyor, ama ortada toplanacak bir akıl yok. Uzun zamandır, bu köşe yazısı da dâhil olmak üzere, sağduyulu sesler Pan-Afrika’nın çatılarından haykırarak Avrupa’yı stratejik özerklik geliştirmeye çağırdı.
Kendi dış politikası olmayan bir kıtanın, daha büyük güçler için yalnızca bir öğle yemeği menüsü olduğunu söyledik. Ama Brüksel ve Paris’teki geri zekâlı psikopatlar, kulluğun konforunu tercih etti. Kendilerini, ideolojik fantezilerini kalıcı hale gelmiş çok kutuplu dünyanın karmaşık gerçekliğinden ayırt edemeyen bir “stratejik kendini kandırma” durumuna hapsettiler.
Bu, Jean-Paul Sartre’ın bizi uyardığı “bumerang çağı”dır. Sartre, Frantz Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri adlı eserine yazdığı yakıcı önsözde, Avrupa’nın dünyaya reva gördüğü şiddetin, yağmanın ve ırksal kibrin eninde sonunda dönüp saldıranı vuracağını belirtmişti.
Bumerang intikamla geri döndü. 1884 Berlin Konferansı’nda Afrika’yı kendi aralarında paylaşan aynı Avrupa, şimdi kendisini küresel ekonomiden dışlanmış buluyor.
Samuel Huntington’ın Batı yayılmasının gerçek kaynağı olarak tanımladığı “örgütlü şiddeti uygulamadaki üstünlük”, Rus hipersonik füzelerinin yüksek hassasiyetli gerçeği ve Çin’in endüstriyel hâkimiyeti karşısında nihayet dengine rastladı.
Huntington’ın Batı’nın çöküşüne dair uyarıları artık akademik teoriler değil; akşam haberleri. Batı’nın kendi değerlerini evrenselleştirme girişiminin çatışma ve gerilemeye yol açacağı hususunda uyarmıştı.
Ancak Avrupa’nın liderleri, dünyanın geri kalanının çoktan kendi yollarına gittiklerini fark edemeyecek kadar “kurallara dayalı düzen” üzerine ahkâm kesmekle meşguldü. Emmanuel Todd’un yıkıcı biçimde eleştirdiği “eğitimli plütokratik oligarşi” işte bunlardır; cinsiyet teorisi hakkında her şeyi bilen ama Rus gazı olmadan ışıkların nasıl yanık tutulacağını bilmeyen seçkin fabrikaların mezunları.
Kültürsüz ve cahil Avrupalı liderler, devlet adamlığının yerini erdem gösterisine, stratejinin yerini ise giderek daha histerik basın açıklamaları dizisine bıraktı.
Avrupa’nın trajedisi, “Gerçek”ini kaybetmiş olmasıdır. NATO bildirileri ve G7 fotoğraf çekimlerinden oluşan hiper-gerçek bir balonun içinde yaşarken, sokakları soğuyor ve fabrikaları sessizliğe gömülüyor.
Bir kadının ne olduğunu tanımlayamayan, böbürlenen AB bürokratları; biyolojinin, tarihin ve gücün temel yasalarını anlamayı terk etmeyen Rusya ve Çin gibi uygarlık devletlerine karşı nükleer kırmızıçizgiler çiziyorlar.
Avrupa’nın uygarlık ölümü sadece siyasi bir başarısızlık değil; ontolojik bir çöküştür.
Avrupa imparatorluğu son, çürüme kasılmalarına girerken, Afrika’nın ders çıkarması gerekir.
Çok uzun zamandır liderlerimiz, köşeye sıkışmış kuduz bir köpeğin, bir sonraki avını aradığı bir zamanda tarafsız kalınamayacağını görmezden gelerek, aptalca bir “bağlantısızlık” tutumuna sarılıp durdu.
Biz Afrikalılar, çürüyen bir imparatorluğun tehlikeli bir imparatorluk olduğunu anlamak zorundayız. Tıpkı 1884’te olduğu gibi, Batı, zayıflayan kalbini ayakta tutmak için Afrika’dan bir “ısırık” daha alması gerektiğine karar verebilir. “İnsan hakları” ve “demokrasi” söylemleriyle gelirler, ama minerallerimiz ve egemenliğimizi alarak geri dönerler.
Afrika, BM’nin ya da “uluslararası hukukun” bizi koruyacağı yanılsamasını terk etmelidir.
Dualar ve kınamalar bir strateji değildir. Geleceğin inşa edildiği yere, Rusya ve Çin’in yanına çadırlarımızı kurmalıyız.
Yanılgıya düşmeyelim; bunlar “hayırsever” güçler değildir, ama rasyonel güçlerdir. Batı’nın yağmacılığını maskeleyen “değerler temelli” ikiyüzlülük yerine, egemenlik ve karşılıklı çıkarların dilini konuşurlar.
Avrupa vesayeti dönemi sona ermiştir. Tabut kapanmıştır. Çivi çakılmıştır. Afrika’nın, artık yetimlerin yasını tutmayı bırakıp kendisini toparlamasının zamanı geldi. “Kurallara dayalı düzen”in her zaman bir tuzak olduğunu, bizi asla gerçekten gelişmeyen, sürekli bir “kalkınma” hâlinde tutmak için tasarlanmış hileli bir zar oyunu olduğunu fark etmeliyiz.
Doğu’nun yükselen güçleriyle sarsılmaz ittifaklar kurmazsak, kendimizi bir kez daha aklını yitirmiş ama yırtıcı iştahını koruyan bir uygarlığın menüsünde buluruz.
Bumerang çağı başlamıştır ve hedefini nihayet bulduğunda, yolunun üzerinde duranların biz olmamasını sağlamalıyız.
Bizim için seçenek basittir: egemenlik ya da kulluk.
Kurtlar kapıdayken dua etmeyi seçenleri tarih affetmeyecektir.
*Femi Akomolafe, tutkulu bir Pan-Afrikacıdır. Londra merkezli New African dergisinin muhabiri ve Akra merkezli Daily Dispatch gazetesinin köşe yazarıdır. Kimi zaman Avrupa’da kimi zamanda Afrika’da yaşamaktadır ve Afrika ile ilgili konularda çeşitli gazete ve dergilerde düzenli olarak yazılar kaleme almaktadır.
Kaynak: https://femiakogun.substack.com/p/no-tears-for-europes-death-knell
Tercüme: Ali Karakuş