Avrupa, Nereye Gidiyorsun: Yeni Bir Karanlık Çağ mı, Yoksa Bir Sonraki Rönesans mı?
Günümüz Avrupa’sı, yalnızca bir zamanlar ne olduğunu değil, neden var olduğunu bile unutmuş bir medeniyeti andırıyor. Aristoteles ve Aquinas’ı, Dante ve Da Vinci’yi, Newton ve Einstein’ı, Rönesans’ı ve sanayi çağını ortaya çıkaran ulusların yavaş yavaş silinip gitmesini izlemenin trajik, Shakespearevari bir yanı var. Kıta yanarken Andre Rieu’nun keman çalması gibi.
Müteşebbislerinin yarattığı refahla şımartılmış. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın askerî gücünün yükselişinin yarattığı yanıltıcı bir güvenlik duygusuyla rehavete sürüklenmiş. Elitleri tarafından ortak kültürel değerlerini küreselcilik öncesi dönemin utanç verici kalıntıları olarak görmeleri için kandırılmış. İşlevsiz toplumlardan gelen göçmenlere kapılarını açmış; asimilasyon için ne fırsat sunmuş ne de asimilasyon talebinde bulunmuş.
Bu merhamet değil. Bu, medeniyetsel suiistimal. Trump kaba ama hayat kurtarıcı bir uyandırma çağrısı yaptı. Bu, elbette, Avrupa’nın entelektüellerine “turuncu adam”dan nefret etmeleri için bir neden daha verecek. Bu, yönetici sınıfının sesini kısmayı tercih ettiği bir alarm sireni (klaxon). Avrupa “medeniyetinin silinmesi” riskiyle karşı karşıya! Bu uyarı abartılı değil. Bu, İncil’deki felaketleri andıracak boyutlardaki bir trajedinin olgusal anlatısı.
Avrupalı liderler, Washington’un nihayet vatandaşlarının mutfak masalarında, barlarda ve kiliselerde birbirlerine fısıldadıkları şeyi yüksek sesle söylemesinden dehşete düşmüş durumda: “Yerimize başkaları geçiyor.” Yerimize geçenler ırk veya etnik köken değil. Bu tür yüzeysel belirteçler ulusların kaderini belirlemez. Yerimize siyasi yolsuzluk, şiddet, kadın düşmanlığı ve insan haklarını hor görmeyle şekillenmiş kültürler geçiyor.
Sayısız kalabalık, vatanlarındaki sefaletten kaçtı; ne var ki geride bıraktıkları pislik çukurlarını ortaya çıkaran aynı tutum ve alışkanlıkları da beraberlerinde getirdi. Mesele, Avrupalı elitlerin davetsiz yasadışı yabancıların değerlerini benimsemesi değil. Onlar sadece kendi değerlerinden nefret ediyorlar. Kendinden utanan bir medeniyet, başkalarının anlamlı herhangi bir şeye asimile olmasını isteyemez. Bu yüzden de istemiyorlar.
Göçü bir erdem gösterisi (virtue signaling) olarak ele almanın sonuçları nelerdir? Polisin devriye gezmekten korktuğu kanunsuz bölgelere dönüşen mahalleler. Bir zamanlar güvenli olan kamusal alanlarda güvenliklerini yeniden düşünmek zorunda kalan kadınlar ve kız çocukları. Avrupa normlarına katılmak yerine onları reddeden paralel toplumlar. Çökmüş devletlerden ithal edilen suç şebekelerinin yükünü taşıyan şehirler.
Suçu AB hükümetlerine atmak kolay. Daha derin sorun, bürokrasilerinin tahakkümünü boyun eğerek kabul eden, bugünlerini ve geleceklerini şekillendiren her şeyi ülkelerini ne seven ne de anlayan insanlara devreden seçmenlerdir. Avrupalılar kendi evlerinde seyirci hâline geldiler; konforla uyuşturulmuş, direnişin kendilerini kaba gösterebileceği korkusuna kapılmış durumdalar.
Avrupa’nın gerilemesi, göç kotalarını ayarlayarak veya iklim düzenlemelerini yeniden yazarak, bir başka zirveyle, farklı bir direktifle ya da yeni bir bürokrasiyle tersine çevrilemez. Avrupalılar, medeniyetlerinin savunulmaya değer olduğuna inanan kamu görevlilerini seçmelidir. Avrupa’nın muhafazakâr hareketinin en büyük zayıflığı fikir eksikliği değil, birlik eksikliğidir.
Britanya’da sağdaki fay hatları açıkça görülüyor. Muhafazakâr Parti’de Kemi Badenoch var. Reform’un lideri Nigel Farage. Restore’un yüzü Rupert Lowe. Her biri daha geniş muhafazakâr seçmen kitlesi içindeki farklı bir içgüdüye hitap ediyor, ancak her biri aynı seçmen havuzu için rekabet ediyor. Bunun sonuçları parçalanma ve zayıflıktır.
Badenoch’un ölçülü üslubu, ana akım Muhafazakârlar arasında ona saygınlık kazandırıyor. Bazı Reform ve Restore destekçileri açısından ölçülülük, fazlasıyla sık şekilde ilkesizlikle karıştırılıyor. Bazı Muhafazakâr seçmenler Farage’ı yıllarını merkez sağı parçalamakla geçirmiş biri olarak görüyor. Reform seçmenleri ise Lowe’u hareketlerini bölmekle tehdit eden bir rakip olarak görüyor, vs., vs.
Avrupa genelinde sağ, en büyük düşmanının çoğu zaman kendisi olduğunu defalarca gösterdi. Avusturya’da ÖVP ile FPÖ arasındaki koalisyon müzakereleri, iktidar ve strateji konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle çöktü. Almanya’da CDU, AfD’nin baskısıyla ve daha geniş seçmen çekiciliğinden ödün vermeden ne kadar sağa kayması gerektiği konusundaki iç gerilimlerle karşı karşıya.
Fransa uzun zamandır geleneksel Gaullist sağ ile Marine Le Pen’in Ulusal Birlik’i (National Rally) arasındaki rekabete tanıklık ediyor. Bu rekabet, muhafazakâr oyları defalarca parçalayarak zaferi sosyalistlere ve küreselcilere teslim etti. Hollanda’da Geert Wilders’in PVV’si, VVD ve daha yeni sağcı hareketler de benzer şekilde Sol ile olduğu kadar birbirleriyle de rekabet etti.
Siyasi hareketler nadiren inançtan yoksun oldukları için başarısız olur. Daha sıklıkla, hırs ilkeleri gölgede bıraktığı için başarısız olurlar. Aynı taraftaki rakipler, daha geniş seçmen kitlesini ikna etmekten çok birbirlerine saldırmaya enerji harcarlar. Seçmenler bitmek bilmeyen iç savaşı nadiren ödüllendirir. Netliği ve iktidar arayanların iktidarı birlikte kullanabileceklerine dair güveni tercih ederler.
Merkez sağ, kişilikler ve parti rekabetleriyle bölünmüş kalırken, ilerici müesses nizam devletin gücünü genişletmeye, ulusal egemenliği zayıflatmaya, woke politikalarını dayatmaya ve iş dünyasını kurallar ve vergilerle ağır bir yük altına sokmaya devam ediyor. Seçimler, ilkelerinizi paylaşanlarla, bu ilkelere karşı çıkanlardan daha şiddetli mücadele ederek kazanılamaz.
Batı dünyaya serbest piyasaları ve hukukun üstünlüğünü verdi. Şimdi ise müdahalecilik ve yeniden dağıtımın pençesinde. Avrupalıların, tüm etnik grupları homojenleştirmeyi amaçlayan onlarca yıllık Marksist propagandaya katlanmış ülkelerden ders çıkarabileceği nokta burasıdır. 1989’dan bu yana sosyalizmin enkazı içinde sağlıklı milliyetçiliğin ve geleneksel muhafazakârlığın yeniden diriltildiği yer de burasıdır.
ABD’li yetkililer bazı NATO üyelerinin yakında “çoğunlukla Avrupalı olmayan” hâle gelebileceği konusunda uyarıda bulunduğunda, yorumcular “aşırı sağcı söylemler” diye feryat etti. Ancak istatistiksel projeksiyonlar ideolojik değildir. Bunlar matematiktir; uygun olsun ya da olmasın. Bir medeniyet ekonomik sıkıntılardan, savaşlardan ve salgınlardan sağ çıkabilir. Sağ çıkamayacağı şey ise kendisinin kötü olduğuna ve var olma hakkının bulunmadığına inanmaktır.
Amerika “sert sevgi” (tough love) yaklaşımını benimsedi: Ordularınızı yeniden inşa edin. Kimliğinizi geri kazanın. Batı’yı bir zamanlar dünyanın imrendiği bir yer hâline getiren ahlaki özgüveni yeniden öğrenin. NATO, Avrupa’nın kendi şüphelerinin ağırlığı altında çökmeden önce kurtarılmalıdır. Avrupa, Amerikan gücünün arkasına saklanıp Amerikan değerlerine burun kıvırmak yerine sorumluluklarını üstlenmelidir.
Avrupa’nın modern ideolojisi olan ulus-sonrası teknokrasi bir fantezidir. Kültürün birbiriyle değiştirilebilir olduğunda, sınırların modasının geçtiğinde, veri analistlerinin hayatlarımızı planlayabileceğinde ve değerlerin isteğe bağlı olduğunda ısrar eder. Otoriter veya kabileci toplumlardan ithal edilen milyonların, insanlar doğaları gereği iyi oldukları için “kumbaya” söyleyeceklerini varsayar. Ancak binlerce yıllık insanlık deneyimi aksini söylüyor.
Artık İncil’i okumayan, hukukun üstünlüğüne yalnızca göstermelik bağlılık gösteren, aileyi sabote eden, ulusal kimliği silmeye çalışan, serbest girişimi boğan ve kişisel sorumluluğu inkâr eden bir kıta, yeni gelenleri sihirli bir şekilde bunlara inanan vatandaşlara dönüştüremez. Ama Hayek’in bize hatırlattığı gibi, “Toplumsal evrimde hiçbir şey kaçınılmaz değildir; düşünce onu kaçınılmaz kılar.”
Gerileme kader değildir. Medeniyetler bunu seçtiklerinde çöker. Avrupa felakete doğru uyurgezer hâlde ilerliyor olabilir, ancak henüz geri dönüşü olmayan noktayı geçmedi. Yenilenmenin tohumları görünür durumda. Almanya, Avusturya, Fransa, İtalya ve Hollanda woke elitlerine karşı dönüyor. Milyonlarca sıradan Avrupalı miraslarını yeniden keşfediyor ve çokkültürlülüğü reddediyor.
Elon Musk’ın tanıttığı Citizen Vigilante filmi olası bir senaryoyu gösteriyor. Şaşırtıcı olmayan biçimde, tek bir günde 20 milyon izleyiciye ulaştı. Bundan kaçınmak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Avrupa, Hristiyanlık, akıl, özgürlük ve bireyin onuruna dayanan kimliğini kucaklama cesaretini bulursa, son dönemdeki kültürel gerileme bir sonraki Rönesans’a dönüşebilir.
*Dr. Alex Tokarev, Northwood Üniversitesi’nde ekonomi ve felsefe doçentidir. Bulgaristan’ın Sofya kentindeki Kimyasal Teknoloji ve Metalurji Üniversitesi mezunu olan Tokarev, ekonomi alanındaki doktorasını Southern Illinois Üniversitesi Carbondale’de tamamlamıştır.
**Georgi Harizanov, yerel ve uluslararası politikaya ilişkin tüm konularda yorum yapan Bulgar bir siyasi analisttir. Sağcı Politika Enstitüsü’nün (Institute for Right-Wing Politics) CEO’su ve Euronews Bulgaristan’ın eski CEO’sudur.