Avrupa Krizi: Kısa Bir İnceleme
İşçi mücadelelerinin uluslararası niteliği
İspanya’da on iki günlük bir tatilden yeni döndüm. Ne var ki buna tatil demek pek doğru değil. Birincisi profesörlükten emekli olduğum için, ikincisi de İspanya’da, burada İngiltere’de yaptığım şeylerin aynısını yaptığım için: okumak, yazmak, yürümek ve sanat eserlerine bakmak. Kulağa harika geldiğinden eminim, ama çoğumuz için mutluluk, faşizmin dünya çapında yükselişi ve doğanın gerilemesiyle sınırlanmış durumda. Düşünmeye daha çok zaman ayırabilmek hem nimet hem külfet olabilir, üstelik yalnız benim için değil: ABD’de ve Avrupa’da psikoterapi son yıllarda büyük bir rağbet görüyor; ama bilişsel davranışçı terapi yerine gereken şey örgütlenmedir.
Marksist bir azarlayıcı gibi konuşmaktan nefret ederim, ama yaşlı köstebek haklıydı. İşçi sınıfının mücadelesi uluslararasıdır. Bugün seçkinlere — iş dünyasındakilere ve hükümettekilere — duyulan öfke Avrupa’da ve ötesinde açıkça görülüyor: okulların, sağlık hizmetlerinin, altyapının, konutun, çevrenin ve genel yaşam standardının bozulmasından haklı olarak onlar sorumlu tutuluyor. Ama bu gerilemelerden en çok zarar görenler arasında ancak mütevazı bir eşgüdüm var. Fransa’da, Almanya’da, İspanya’da ve Avrupa’nın başka yerlerinde seferberlik var, ama örgütlenme az. Sermaye ücretleri sınırlamak, düzenlemeleri engellemek ve artan oranlı vergilendirmeyi durdurmak için uluslararası düzeyde iş birliği yaparken işçiler ve öğrenciler ulus, kültür ve dil çitleriyle birbirinden ayrılmış durumda — kendi yurtlarında yabancılaşmış hâlde. Taleplerin birazcık bile eşzamanlı hâle getirilmesi ya da eşgüdümlenmesi, sistem karşıtı (ilerici ya da sosyalist) kampanyaların etkililiğinde büyük bir fark yaratırdı. Marx, Komünist Manifesto’da “İşçilerin vatanı yoktur” diye yazmıştı. Etkili olabilmek için sınırların ötesinde iş birliği yapmak zorundalar.
İspanya
Sanat ve mimari bir yana, ziyaret ettiğim üç İspanyol kentinde — Madrid, Sevilla ve Valencia — en dikkat çekici olan şey, nüfusun büyük bir kısmının, özellikle de gençlerin siyasete katılımıydı. Her kentte yerel kiracı sendikalarından aktivistlerin kurduğu kamplar gördük. Başkentin merkezindeki Puerta del Sol’de binlerce genç bir aydan uzun süredir işgal eylemi yapıyor ve talepleri karşılanana kadar bunu sürdürmeyi amaçlıyor. Başka şeylerin yanı sıra şunları istiyorlar: 1) kiralara tavan; 2) kırılgan durumdaki kiracıların tahliyesine son verilmesi; 3) yerel halkın konut maliyetlerini yükselten turistik kiralamaların azaltılması; 4) etkisiz konut yasalarının elden geçirilmesi; ve 5) fondos buitre — akbaba fonları — dedikleri yatırım şirketlerinin vurgunculuğuna sınır getirilmesi. Bunların en açgözlüsü, 2026’da Blackstone Inc.’den 1,4 milyar dolarlık Fidere gayrimenkul portföyünü satın alan Brookfield Asset Management. Portföy, Madrid’de ya da çevresinde 5.300 kadar kiralık mülkten oluşuyor.
Sevilla’da ve Valencia’da çadır kentler Madrid’dekinden daha küçük, ama daha iyi örgütlenmiş. Sevilla’da kampın çevresi boyunca birkaç yere, gelip geçenlere eğitim materyalleri dağıtmak için masalar kurulmuş. Valencia’da genç protestocular, küçük faşist karşı protestocu gruplarından korunmak için ekim başında güvenlik devriyeleri oluşturdu. Ayrıca 9 Ekim’deki büyük, ulusal bir geçit törenine yer açmak için kamplarını geçici olarak taşıdılar. Her iki kentte de halkın sempatisini kazanmış görünüyorlar; ben protestocularla konuşurken kentliler içecek ve atıştırmalık getirip sohbet etmek için uğruyordu.
Madrid’de, Sevilla’da, Valencia’da ve başka yerlerde kiralar diğer büyük Avrupa kentlerine göre daha düşük, ama ücretler de öyle. Valencia’da konuştuğum taksi şoförü Juan’ın durumu belki de örnek niteliğinde. Meksika’nın Oaxaca kentinde doğmuş, ama artık İspanya vatandaşı olan Juan haftada beş gün, günde dokuz saat çalışıyor ve ayda 3.000 dolar kazanıyor. Kentin dış mahallelerinde kendisi ve ailesi için tuttuğu iki yatak odalı dairenin kirası ancak karşılanabilir düzeyde — yaklaşık 1.000 dolar; ama merkeze daha yakın otursaydı bunun iki katı olurdu ve karşılanamazdı; oysa merkeze yakın oturmak pek çok öğrenci için de, işlerine yakın olması gereken işçiler için de bir zorunluluk. Juan çadır kentteki gençlere sempati duyuyordu, ama mitinglere ya da protestolara katılamayacak kadar işle ve aileyle meşguldü.
Fondos buitre hakkındaki yaygın şikâyetlere rağmen İspanya’daki konut krizinin başlıca nedeni onlar değil. Ülkedeki kiralık mülklerin çoğu, pek çoğu bunları 90’ların sonu ve 2000’lerin başındaki emlak patlaması sırasında edinmiş yerel ev sahiplerine ait. Piyasanın zirvesinde — konut kredisi faizleri düşükken — satın almış olduklarından, yatırımlarını kârıyla birlikte geri alacak kadar yüksek kira istemeyi haklı görüyorlar. (Bugünlerde herkes rantiye olmak istiyor gibi görünüyor.) Bu ev sahiplerini kira indirimine razı etmek zor olacak. Avrupa ve İspanya merkez bankalarının ve tahvil piyasalarının gücü düşünülürse, hükümeti fark yaratacak sayıda uygun fiyatlı konut inşa etmeye ya da satın almaya ikna etmek daha da zor olacak. Onların önceliği yatırımcıları korumak; sosyal programların bedelini ödemek için bütçe açığına yol açan harcama ya da zenginlere daha yüksek vergi, onlar için lanet okunacak şeyler.
Öğrenciler ve işçi sendikaları (sendikalar İspanya’da çok güçlü), 29 Kasım’daki genel seçimin kampanyasının resmî başlangıcından iki gün önce, 11 Kasım için bir günlük genel grev planlıyor. Son haftalarda hareketin liderleri taleplerini konutun ötesine taşıyarak asgari ücretin yükseltilmesini, yaşlılara ödenen aylık emekli maaşlarının alt sınırının artırılmasını ve kamu hizmetlerine daha fazla kaynak ayrılmasını da kapsayacak biçimde genişletti. Bu hafta sendika liderleri ve konut hakkı savunucularının yaptığı bir toplantıda kullanılan dil işçi sınıfı dayanışmasının diliydi. Bir sendika lideri grevin amacının “tarihin ritmini değiştirmek” olduğunu söyledi. Bir başkası birlikten “işçi sınıfının erdemi” olarak söz etti. Üçüncüsü işçi sınıfını “haklarımızı kurtarmak için … doğrudan eyleme geçmeye” çağırdı. Öğrenci ve sendika liderleri seçime giden süreçte örgütlenme çalışmalarını büyük ölçüde genişletmeyi planlıyor, ama bunun bir hevesten öteye geçip geçmediği henüz belli değil. Hareketin en eylemci kadrolarının yetenekleri, bütün gün çadırlarda oturmakla boşa harcanıyor.
Fransa
Biz İspanya’dayken, sınırın öte yanında, Fransa’da bir gençlik hareketi birdenbire ölçek ve yoğunluk bakımından patlama yaşadı. İlk kıvılcımlar yaklaşık iki ay önce, Paris’in güneydoğusundaki bir işçi banliyösü olan Créteil’deki Lycée Saint-Exupéry’de görülmüştü. Orada öğrenciler okulun kötü koşullarını ve öğretmenlerin gelmemesi ve yerlerine öğretmen bulunamaması yüzünden derslerin sık sık iptal edilmesini protesto etti. Çok geçmeden ülkenin dört bir yanında protestocu öğrenciler, Louis-Le-Grand ve Henri IV gibi seçkin Paris liselerinde bile, dayanışma grevleriyle dersleri terk ediyordu. Yürüyüşçülere yönelik polis baskısı — Fransız jandarması Avrupa’da vahşetiyle tanınır — öğrencilere duyulan sempatiyi artırmaktan ve protestocuların saflarını kabartmaktan başka bir işe yaramadı. Protestocuların arasında artık işçiler, sendika üyeleri ve gilets jaunes (sarı yelek) hareketinden enragés da vardı. Sarı yelekliler çoğunlukla işçilerdir — başlangıçta çiftçiler ve tır şoförleri — ve 2018’de yakıt vergilerindeki artışı ve demokratik hesap verebilirliğin yokluğunu protesto etmek için on binler hâlinde örgütlenmişlerdi. Çabaları 2020’de iç bölünmeler, polis sızması ve son olarak Covid yüzünden ivme kaybetti. Şimdi geri döndüler.
Geçen cumartesi, 17 Ekim’de, yüz binlerce protestocu yüksek hayat pahalılığına, eşitsizliğe ve eğitime yatırım yapılmamasına karşı bir convergence des luttes (mücadelelerin birleşmesi) kapsamında Paris’te ve Fransa’nın başka kentlerinde yürüdü. Cumhurbaşkanı Macron’un, teknokrat Başbakanı Lecornu’nun ve Ulusal Meclis’teki sağcı ve iş dünyası yanlısı partilerin uzun zamandır korktuğu bu birleşik protestocu koalisyonu pek çok yerde güç kullanımı ve toplu gözaltılarla karşılandı. Siyah maskeli anarşist protestoculardan oluşan küçük gruplar ana kalabalıklardan ayrılıp kundaklama ve yağmaya giriştiler. Bir olayda — Limoges’da — 19. yüzyılın sonlarından kalma, Fransız Rönesansı üslubundaki Hotel de Ville’i (belediye binası) neredeyse tamamen yakıp kül ettiler. Bu yıkım, Mayıs 1871’deki “kanlı hafta” sırasında geri çekilen Komünarların Paris Hotel de Ville’ini yakmasını hatırlattı; o hafta Versay birlikleri, Fransa-Prusya Savaşı’nın ardından siyasi iktidarı ele geçirmiş binlerce işçi sınıfından erkeğe ve kadına saldırıp onları katletmişti. Limoges belediye binasının, yeniden inşa edilmiş Fransız binası örnek alınarak yapılmış olması — ki o bina da yanan binayı örnek almıştı — tarihsel bir ironi.
Fransa’daki krizin asıl suçlusu elbette, on yıllık görev süresinin sonuna yaklaşan ve geniş kesimlerden nefret toplayan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron. Pek çok kişinin “zenginlerin cumhurbaşkanı” diye adlandırdığı Macron ve merkez sağ koalisyonu, sosyal güvenlik ödemelerini azaltırken şirketlerin ve varlıklıların vergilerini düşürdü. Bu neoliberal programın şaşırtıcı olmayan sonucu, toplumsal eşitsizliğin artması, yoksulluğun yükselmesi, gıda güvencesizliği ve devlet hizmetlerinin azalması oldu. Cumhurbaşkanının döneminde ayrıca milyarderlerin ve milyonerlerin servetinde muazzam bir artış, büyüyen devlet açıkları ve yükselen tahvil getirileri yaşandı. Bu sonuncusu devletin borçlanma maliyetlerini artırdı ve sosyal hizmetler, eğitim ve diğer her şey için ayrılabilecek parayı daha da azalttı. Şimdi Macron ve Başbakanı, sosyal güvenlik ağında 50 milyar doları aşan bir kesinti yapacak bir 2027 kemer sıkma bütçesi öneriyor. Partisinin cumhurbaşkanlığı yarışındaki başlıca rakibi, aşırı sağcı Ulusal Birlik partisinden Marine Le Pen ise seçilirse daha da fazla kesinti yapacağını ve bir şekilde emeklileri de kesintilerden koruyacağını vaat ediyor.
İktidardaki on yılı boyunca Macron zaman zaman (Covid sırasında) rotayı sola kırdı, ama yalnızca yeniden aşırı sağa dönmek için; örneğin 2023’te sert bir göçmen karşıtı yasa çıkardı, yasa daha sonra mahkemelerce iptal edildi. Geçen hafta yangınlar ve yağma patlak verdikten sonra özgüvenini yeniden kazandı; kişilere ya da mülke karşı suç işlemekle suçlanan herkes için ağır cezalar istedi ve suçu solundaki siyasi partilere yükledi. Le Pen’in de paylaştığı bu kanun ve düzen gösterisi, bir süreliğine üzerindeki baskıyı hafifletebilir. Ama neoliberal kemer sıkmanın yol açtığı ekonomik ve siyasi kriz ortadan kalkmayacak. Ülkeyi yeni bir yöne çevirecek okul, altyapı, sağlık ve yoksullukla mücadele programlarına devlet yatırımı yapılması talebiyle bir araya gelmek artık ilerici güçlere — özellikle taban düzeyindekilere — düşüyor.
Almanya
Almanya’da siyasi istikrar, ana akım siyasi partilerin (SPD ve CDU) çözemediği çok sayıda krizle — konut, enflasyon, eğitim, eşitsizlik ve altyapı — paramparça oldu. Yakın zamanda yapılan beş eyalet seçiminin ikisinde neofaşist AfD birinci parti oldu ve bir sol/merkez koalisyonu olmadıkça, mahkeme yasağı dışında yükselişini durdurmanın hiçbir yolu yok. Partinin kapatılması için bir dilekçe yakında Federal Anayasa Mahkemesi’ne sunulabilir.
Bir zamanlar Avrupa’nın en güçlü ve en dayanıklı ekonomisi olan — ve 2009-10 Avro Krizi sırasında herkesi en çok azarlayan ülke olan — Almanya son on yılda durgun bir büyüme, bir zamanlar övündüğü altyapısına yatırımın azalması, çevresel çöküntü (Ren ve Ruhr nehirlerindeki düşük su seviyeleri gemi taşımacılığını felç etti) ve düşen doğum oranlarıyla boğuştu. Bunların sonuncusu, akla yatkın bir göç politikası oluşturulamamasıyla birleşince, başka sektörlerin yanı sıra sağlık, inşaat ve eğitimde ciddi işgücü açıklarına yol açıyor. İşin ironik yanı, bu açık, imalatta, özellikle otomotivde yaşanan büyük işten çıkarmalarla aynı zamana denk geliyor. (Sektör Çin ithalatı karşısında zorlandı, ama en çok kendi fahiş fiyatlandırmasının ve vurgunculuğunun kurbanı oldu.) Ne var ki otomotiv işçilerinin fazlalığı, sağlık çalışanlarının eksikliğini kolayca telafi edemez — her birinin eğitimi ve uzmanlığı farklı. Üstelik otomotiv işçilerinin ücret beklentileri daha yüksek.
Almanya henüz Fransa ve İspanya ölçeğinde bir protesto hareketliliği yaşamadı, ama bu geliyor. On binlerce, bir seferinde de yüz binlerce kişi neonazizme ve aşırı sağcı AfD’nin yükselişine karşı yürüdü. Buna ek olarak öğrenciler bu yılın başlarında, Şansölye Friedrich Merz’in askerî hazırlığı artırmak ve zorunlu askerliği getirmek için milyarlarca avro harcama planlarını protesto etti. Volkswagen’in yanı sıra metal, elektrik ve ulaşım sektörlerini temsil eden sendikalar sonbahar ve kış için iş eylemleri planlıyor.
İki kuşak boyunca Alman siyaseti ve ekonomisi, İkinci Dünya Savaşı’nı ve Marshall Planı’nı izleyen on yılların yatırımlarıyla — sözde Wirtschaftswunder (ekonomik mucize) yıllarıyla — ayakta kaldı. Alman sermayesi ile emeği o dönemde, birine sağlam kârlar, öbürüne de işsizlik güvencesi, iyi emekli maaşları, genel sağlık sigortası, ücretsiz yükseköğretim ve diğer sosyal hizmetleri vaat eden, devlet destekli bir sosyal güvenlik ağı sağlayan bir “sosyal ortaklık” kurdu. Ama 1970’lerin ortası ve sonlarından itibaren sermaye bir isyan başlattı; şirket yönetim kurullarında işçi temsilini reddetti (bir yandan da kârın artırılmasını talep ederek) ve işten çıkarmalara, ücret kesintilerine, işçilerin güvencesizleşmesine ve vergi gelirleriyle refah harcamalarının düşmesine yol açan, on yıllarca sürecek bir küreselleşme ve emek arbitrajı sürecini başlattı. Şimdi soru öğrenci ve işçi direnişinin ne kadar sert olacağı değil, ne zaman geleceği.
Sistem karşıtı gruplar arasında iş birliği
Daha önce de belirttiğim gibi, bütün Avrupa ülkeleri — hatta Hindistan’dan Bolivya’ya dünyanın bütün büyük kapitalist ülkeleri — kemer sıkma politikalarının sonucu olan aynı sorunlar kümesiyle kuşatılmış durumda. Bunlar:
- Gıda, su, enerji, konut ve ulaşım gibi temel ihtiyaçlarda yükselen fiyatlar
- Yollar, köprüler ve demiryolları dahil, çürüyen ya da yetersiz altyapı
- Küresel ısınma, havadaki ve sudaki zehirler ve diğer çevresel tehditler
- Yetersiz kaynak ayrılan ilkokullar ve aşırı pahalı üniversiteler
- Konut sıkıntısı
- Göçmenlerin topluma uyumunun sağlanamaması, hatta tutarlı herhangi bir göç politikasının oluşturulamaması
- Orta Doğu’da ve Doğu Avrupa/Rusya’da savaş ya da savaş tehdidi
- Gelir ve servet eşitsizliğinin artması
- Sağlık hizmetlerinin maliyeti ve erişilebilirliği
- İyi ücretli işlerin ortadan kalkması ve yapay zekânın daha fazlasını yok etme tehdidi
En azından 1970’lerden beri merkezî hükümetler, Wolfgang Streeck’in “kapitalizmin genel gider maliyeti” dediği şeyi, yani sağlık hizmetleri, çevre güvenliği, eğitim ve yurt içinde ve dışında şiddetten korunma dahil, işçilerin hayatta kalması ve yeniden üretimi için zorunlu olan sosyal ücretleri ödemeyi reddediyor. Ve onlar ödemeyi reddettiğinde, ödemek işçilerin kendilerine kalıyor — ya da ödeyemediklerinde bunun sonuçlarına katlanıyorlar.
Neoliberalizmin on yılları boyunca sosyal altyapıya yetersiz yatırım krizine bulunan çözümlerden biri, hükümetlerin siyasi olarak zorunlu görülen her şey için gereken parayı düpedüz borç almaları oldu. Açık piyasada tahvil satarak hükümetler bir taşla iki kuş vurur: 1) ihtiyaç duydukları parayı (ya da en azından bunun büyük bir kısmını) elde ederler; ve 2) zaten ihtiyaç duymadıkları parayı ödünç vermek karşılığında makul bir getiri almaktan memnun olan, çoğu zaman siyasi olarak kendileriyle aynı safta duran varlıklı grupları hoşnut ederler. Bu yatırımın kaya gibi sağlam olması da cabası. Ama bir ülkenin borcu yüksek bir düzeye — diyelim GSYH’nin %100’üne — ulaştığında borç verenler, verdikleri borçların geri ödenmeyeceğinden korkmaya başlayabilirler. Bu olduğunda tahvillerini piyasada iskontolu olarak satarlar ve getirisi daha yüksek yeni devlet tahvilleri alırlar. Pek çok kapitalist devlet şu anda tam da bu noktada: derin bir borç içinde, kabul edilebilir bir faiz oranıyla borçlanamıyor ve sistemden kâr sağlamış milyarderlerin servetini düpedüz vergilendirmeye ya da müsadere etmeye yanaşmıyor. O noktada ekonomi, ekonomistlere bırakılamayacak kadar önemli hâle gelir; halkın devreye girmesi gerekir.
Yukarıda ele alınan üç ülkedeki — İspanya, Fransa ve Almanya — ve ABD dahil daha pek çok ülkedeki protesto hareketleri büyük ölçüde eşgüdümden yoksun. Her ülkenin kendine özgü sorunları ve kendi siyasi çözümlerini ve örgütlenme stratejilerini gerektiren seçmen tabanları var. Ama etkilenen bütün ülkeler aynı temel krizden etkileniyor: yükselen hayat pahalılığına, daha kısıtlı eğitim ve istihdam olanaklarına, yetersiz sağlık hizmetlerine, daha büyük eşitsizliğe ve bir çevre krizine — yalnızca küresel ısınmaya değil, azalan su kaynaklarına, toprak erozyonuna, zehirli kimyasallara ve okyanuslardaki ölü bölgelere de — yol açan kemer sıkma ya da yatırımları geri çekme yönündeki hükümet politikaları.
Küresel sorunlar küresel çözümler gerektirir; bir ülkenin işçi sınıfı ekonomik, siyasi ve çevresel adalet arayışında ancak diğer ülkelerin işçi sınıflarıyla iş birliği yaparsa başarılı olabilir. Yakın zamana kadar bu kulağa ütopik geliyordu — “Dünya işçileri, birleşin! Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok!” Ama mevcut krizin benzersizliği öyle ki, yalnızca bazı ülkelerde atılacak birkaç temel adım bile gücü azınlıktan çoğunluğa kaydırmaya başlayabilir. İşte önerilen üç talep:
- Toplumsal hareketler, siyasetçilerine belirli bir düzeyin — belki 100 milyon doların — üzerindeki bireylere yıllık bir servet vergisi, belki %5 ila %10, koymaları için baskı yapmalı. Böyle bir vergi on yılda yaklaşık bir trilyon dolar toplar. Daha yüksek gelir ve kurumlar vergileri, beklenmedik kâr vergileri ve finansal işlem vergileriyle birleştiğinde sosyal refah, yeşil altyapı ve eğitim için önemli miktarda para sağlanmış olacak. Ama bu vergilerin işe yaraması için, sermaye kaçışına yönelik yasaklarla birlikte, başka ülkelerde de benzer yasaların çıkarılması gerekecek.
- Tahvil piyasalarının dizginlenmesi gerekecek. Bu, bir ülkenin borç servisi harcamalarını — belki GSYH’nin %2’siyle ya da federal bütçenin %10’uyla — sınırlayan yasaların çıkarılması gerektiği anlamına geliyor. Bunun ötesindeki her şey, zararı tahvil tüccarları üstlenerek, düpedüz silinir. Silinen borcun yükünün en ağır biçimde emeklilik fonlarına binmesini önlemek için bu önlemin birkaç yıla yayılarak aşamalı olarak uygulanması gerekecek. Bu yaklaşımın sonucu, tahvil tüccarlarının ulusal bütçeler, faiz oranları ve kamu yatırımları üzerindeki boğucu hâkimiyetine son vermek olur.
- Avrupa Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası ve Federal Rezerv gibi merkez bankalarının rolünü değiştirecek yasalar çıkarılsın. Rolleri, özel bankaları korumaktan kamu yatırımlarını güvenceye almaya dönmeli. Büyük kamu yatırımlarına yeterli kaynak sağlanmasını güvenceye almak için kendi hükümetlerine %0 faizle kamu altyapı tahvilleri sunabilirler. Sıradan insanların, paralarına mütevazı bir getiri de kazanırken ülkelerinin geleceğine yatırım yapabilmeleri için halka düşük faizli (%1 ila %5) tahviller de sunabilirler.
Hiçbiri özgün olmayan bu üç öneriyi sunarken, sosyal ve çevresel ihtiyaçlara yetersiz yatırım yapılmasından doğan küresel krizle baş etmenin tek, hatta en iyi yolları olduklarını ileri sürmüyorum. İlerici iktisatçıların karbon vergileri, tüketim vergileri, küresel asgari vergiler, patent, lisans ve telif hakkı yasalarında reform ve evrensel temel gelir ödemeleri dahil, başka pek çok ve muhtemelen daha iyi fikri olacaktır. Önemli olan şu: Ulusal, sistem karşıtı hareketlerin — yerel taleplerin yanı sıra — bu fikirlerden birinin ya da birkaçının arkasında durması gerekiyor; böylece bir ülkedeki ilerleme, sermayenin serveti başka bir ülkeye kaydırabilmesiyle baltalanmaz. Bu önerilerin yalnızca birinin bile birkaç ülkede hayata geçirilmesi, kısa sürede bütün ülkelerde sınıfsal güç dengesini değiştirmeye başlayabilir. “Dünya işçileri…!”
*Stephen F. Eisenman, Northwestern Üniversitesi’nde emeritus profesör ve East Anglia Üniversitesi’nde onursal araştırmacıdır. Bir düzine kitabın yazarıdır; bunların sonuncusu (Sue Coe ile birlikte) “The Young Person’s Illustrated Guide to American Fascism” (OR Books, 2014) adını taşıyor. Ayrıca Anthropocene Alliance’ın kurucu ortaklarındandır. Stephen yorum ve yanıtları [email protected] adresinden memnuniyetle karşılıyor.
Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/10/23/the-european-crisis-a-brief-survey/