‘Atanamamış Peygamber’ Sendromu
Küçük yeğenimin bir sağlık sorunu için daha önce hiç gitmediğim bir doktorun özel muayenehanesindeydik. Bekleme salonunda ebeveynleri ile birlikte birkaç çocuk daha vardı. Çocuklardan biri sıkıntıdan olsa gerek bir topaçla oynuyordu. Ters dönen bir topaçtı bu…
Sıramızı beklerken işinin ehli bu doktorun bürosunu yolu buradan geçen herkesin üzerine duvarlara asılı gazete sayfalarından, sehpada duran dergi ve gazetelere, hatta açık olan bir Tv kanalı ile etraftaki türlü objelere kadar bir ideolojiyi- desteklediği siyasi partinin propagandasını boca ettiğini fark ettim. Sonra bazı insanların belki de çoğu kişinin doğduğu coğrafya, eğitimi, statüsü, dini inancı veya finans durumu ne olursa olsun etrafına çizdiği bir çemberin içinde ters dönen topaçlar gibi olduğunu düşündüm.
Belki de birçoğu atanamamış peygamber sendromu yaşıyordu.
Ters dönen topaçla oynayanlar iyi bilir ki topaç çok hızlı döndüğünde üzerinde farklı renkler varsa hepsi birbirine karışır ve tek bir renk gibi görünür. Bir durum ya da engelle karşılaştığında takla atar ama devrileceği zamana kadar yine durmaz. Böyle insanlar da sadece bir fikre sahip değiller; o fikrin etrafında o kadar hızlı dönüyorlar ki, dünya onlar için bulanıklaşıyor ve sadece kendi merkezlerini net görebiliyorlar.
Ters topacın o meşhur taklası aslında bir savunma mekanizmasıdır. İdeolojisine körü körüne bağlı kişi de, fikrinin sarsıldığını hissettiği an öyle bir ‘mantık taklası’ atar ki, yine aynı yönde dönmeye devam eder.
En trajik özellikleri ise onların bakış açılarına göre dünya baş aşağı değil de normal seyrinde dönüyordur. Kendisi hep ters dönmekteyken, farklı duran herkesin yanlış ve ters durduğundan emindir. Çoğu zaman kendi çarpıklıklarını, evrenin doğrusu zannediyorlar.
Fizikte jirostatik atalet diye bir şey vardır; dönen nesne konumunu değiştirmemek için direnir. İdeolojik körlük yaşayanlar da dışarıdan gelen her türlü farklı düşünce-‘itme’ veya ‘düzeltme’ çabasına karşı devasa bir direnç gösterir. Onu itmeye kalkarsanız düşmez, daha da tuhaf bir açıyla dönmeye devam eder. Jiroskopik inadı bu olsa gerek!
Onlar için dönmek keşke gerçek bir yolculuk olsaydı. Yol insanı çoğunlukla zenginleştirir, ehlileştirir çünkü. Yol da yolculuk da kıymetli bir öğreticidir. Ama topacın dönüşü mümkün olduğunca tutunduğu zeminde sabit kalma çabasından ibaret.
Bu fizik kurallarına meydan okuma gayreti dışardan bir gözle bakılınca oldukça tuhaf gelir. Bir yerçekimi anomalisi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünürüz. Onları düzeltmeye (yani çevirmeye) çalıştığınız her hamle, ona takla atması için ihtiyaç duyduğu momentumu verir sadece.
Bu taklacı ters topaçların başta üstün gördükleri ırklarını, keskin inançlarını, siyasi görüşlerini, ideolojilerini -ve her neyse- hararetli bir şekilde savunurken hemencecik tanırsınız. Ve aslında hemen hepsi atanamamış peygamber gibidirler. Eh şarkın alışkanlığıdır, her peygambere havari gerekir ve bu tiplerin etrafı da atanamamış havari doludur. Peygamberlerini yüceltir, sözlerini kutsar, mucizeler uydurur ve hepsi de minik peygambercikler olarak kendi etraflarını büyüleyip geçinip giderler. Hak, Hakikat, adalet, hürriyet, ahlak, sadece birer büyüleyici araçtır. Niyet bozuk olunca, kadim bilgiler, değerler, ilahi veya beşeri kelam, fikirler, güzel sözler, sadece bir halkla ilişkiler çalışmasının malzemesine dönüşür. ‘siz kendinizi unutup başkalarını mı düzeltmeye çalışıyorsunuz’ ilahi uyarısına rağmen, bu sahte kurtarıcılar, sürekli başkalarını etkilemek, onlara hükmetmek, yönetmek ve maliyetsiz bir itibar, perestij, kazanç edinme peşindedir. Belki de bu nedenle her nebi ve resul ‘ben sizin gibi bir kulum , Allahın sadece elçisiyim, ben sadece bir uyarıcıyım, sizden hiçbir ücret istemiyorum’ demiştir ve hatemül enbiya ile birlikte peygamberlik çağı da kapanmıştır. Ama şarkın sahte peygamberleri bitmemiştir, kutsal liderler, tanrının oğulları, tanrıçalar, ilaheler, evliyalar, azizler, şeyhler, pirler, kurtarıcı önderler, mehdiler, mesihler, tartışılmaz-sorgulanmaz kesin inançlar, uğruna ölünen fikirler, kurtarıcı örgütler, cemaatler, partiler, hala ve başka isimlerle devam etmektedir. İnsanlar sorumluluk almamak için daima Allaha veya devlete aracı koyar, torpil yapar, rüşvet verir, hatırlı kişiler sayesinde kurtulmak ve inandığı cennete/ rahata kolayca kavuşmak ister. Buralarda hala Şeyh uçmaz mürid uçurur, diri yetmezse ölüden medet umulur. Ölü kutsaması, ölüm yüceltisi, kutsal ölü tapımı-nekrofili- bu sahte nübüvvet tezgahlarının olmazsa olmazıdır. Her sahte peygamberin, sahte mehdi-mesihin kutsal ölüleri de vardır ve kendileri adeta reenkarne olmuş, yeniden doğmuş birer avatarıdır.
Türkiye’de aşırı Kürtçü, Türkçü, Kemalist, dinci, solcu bir partinin ya da ideolojinin sıkı savunucusu ile konuştuğunuzda hepsinin aslında aynı kişi olduğunu düşünürsünüz. Tepkileri, öfkeleri, dilleri, düşünce yapıları aynıdır. Birinin kurduğu cümlenin içinde ki bazı kelimeleri bir diğerinin kelimeleriyle değiştirdiğinizde ya trajedi ya komedi ortaya çıkar.
Sadece Türkiye değil elbette bütün dünyada da tablo aynı. Fanatik bir Amerikalı, Alman, Çinli, Yahudi ve Arap da aynıdır. Hepsi keskin bir inanca, düşünceye takılıp kalmıştır. Her neyi savunuyorsa en doğru odur. Asla değiştiremezsiniz, asla değişmezler.
Bir yurt dışı seyahatimde aynı hafta içinde farklı zamanlarda fanatik bir Keldani, bir Yahudi, bir İranlı ile tanışmıştım. Kesinlikle bir fıkra gibiydi… Hepsi sohbet ettiğimiz bir konuda bahsini ettiğim atanamamışlardandı. Hiç yorum yapmadan dinlemiştim onları. Sonra hepsinin toplamının aynı kişi olduğunu düşünüp gülmüştüm. Her biri en üstün din-ırk bizimki derken aynı tepkileri veriyor aynı mimik ve jestleri kullanıyordu neredeyse. Keldani, ‘kimseler yokken biz vardık, bizi yok etmek istediler, üç bin yıldır çok zulüm gördük.’ derken, Yahudi; ‘biz seçilmişleriz, 2 bin yıldır hep zulme uğradık.’ diyordu. İranlı geri kalır mı ‘bindörtyüz yıldır yas tutuyoruz, zulmün en büyüğünü biz gördük…’
Ve hepsi Tanrı’nın atanamamış peygamberi gibiydi. Hepsi kendine göre en çok zulüm görendi. Kurbandı, mazlumdu… Bu yüzden en haklı, en doğruydu. Başkaları asla haklı, doğru, mazlum ya da kurban dahi olamazdı. Bu dünya sadece onlar için var edilmişti. Dolayısıyla hep haklılardı. Bir şey değiştirilecekse veya dünyaya bir nizam verilecekse bu onların hakkıydı. Tanrı-İlah-Rab eninde sonunda onları mutlu edecekti çünkü onlar için çalışıyordu. Yaratıcının tek işi buydu sanki… Onlar da sadece kendileri için çalışan Tanrı-İlah-Rabbi memnun etmek için çabalamaya yeminliydi.
İlginçtir, nübüvvete inanmasa da atanamamış peygamber rolünü içselleştiren seküler ideoloji sahipleri, inananlardan daha misyoner, daha hevesli ve daha vaz edicidir. Bilim, akıl, çağdaşlık, ilericilik pozuyla yukardan bakıp kendi dışlarına küçümseme ve kibir edalı not verme, yargılama, mahkum etme ve hatta parmak sallama konusunda diğerlerinden daha mahirdirler. Belki de içgüdüsel bir imansızlıkla, yani kendi haklılıklarına dahi aslında inanmıyor olmanın bastırılması güdüsüyle kendi dışlarına karşı daha nobran, daha küstahtırlar. Tanrıları-tarih, bilim, akıl, batı-, onları kendi kafirlerine karşı daha buyurgan, daha yobaz olmaya zorlamış gibidir. Belki de bu nedenle 19. ve 20. yüzyıl boyunca bu seküler dincilerin atanamamış peygamberleri ve havarileri, tarih boyunca gerçek nebevi misyon sahiplerinin aklına bile gelmeyecek ölçüde bireyleri, kitleleri yönetme, değiştirme, zorlama, beyin yıkama, yok etme yöntemleriyle insanlığa musallat olmuşlardır. Zorunlu eğitim, medya, edebiyat, sanat, siyaset ve sivil toplum imkanlarıyla kesin inançlarını nesiller boyu insanlara dikte etmiş, seküler dinlerini tek gerçek olarak dayatmış, bu uğurda milyonlarca insanı telef etmiştir. Bunların bakiyesi olan seküler milliyetçi-kavmiyetçi-ırkçı örgütler ve partiler ise hala aynı cüret ve pervasızlıkla toplumları zehirlemeye devam etmektedir.
Atanamamış peygamberler ve diğerleri… Diğerleri; sağduyulu, hayatın gerçekliğine dokunabilen, farklı fikirleri, insanları dinleme ve anlama becerisine sahip, inandığı her ne varsa onu putlaştırmayan, tapmaya ve tapınmaya meydan okuyan her konuda en normal olanı şiar edinen ve başkalarına hükmetmek-yönetmek-kendine benzetmeye çalışmak yerine kendini ve haddini bilmekle meşgul olan yani gerçekten Adem olan İnsanlar…Çoğunluk olsalar da diğerleri gibi kibirli, küstah, saldırgan olmadıkları için sessiz, sakin, sabırlı bir görünmezlik içerisindedirler.
İslamiyete inananlar gayet iyi bilir, Kur’an, fanatiklerin veya hakikatten sapanların aslında kendi uydurdukları kuruntulara (zanna) inandıklarını sıkça vurgular:
“Onların çoğu ancak zanna uyarlar. Şüphesiz zan, haktan (gerçek bilgiden) hiçbir şeyin yerini tutmaz.” (Yunus Suresi, 36. Ayet)
“Onların bu hususta hiç bir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” (Necm Suresi, 28. Ayet)
Sözlükte zan; kesin olmayan bilgi, sanı, tahmin ve aslı astarı olmayan kuruntu demektir. Kur’an bu kavramı kullanarak aslında insanın kendi zihninde yarattığı “sahte gerçekliklere” işaret eder.
Gerçek Resulu ve getirdiği gerçek mesajları unutup veya çarpıtıp ya da illa zanni kutsallar uydurup insanlara, topluma peygamberlik taslayanlar ve bu sahtekarlara havarilik yapanlar müşteri bulamayacak hale gelince, işte o zaman sağlıklı bir toplum olmanın zemini oluşacaktır. O zaman bir hekim ideolojisini değil hekimliğinin ve hastalarına sadece sağlık boca etmenin ahlakını kuşanabilir.