Artık Resmiyet Kazandı: Trump, Daha Zayıf Bir Avrupa Birliği İstiyor

Transatlantik ilişki bir yol ayrımında değil; çoktan o noktayı geçti. Amerika’nın yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, Avrupa’nın geçen şubat ayında Münih’te Başkan Yardımcısı JD Vance’in yaptığı konuşmadan beri korktuğu şeyi doğruluyor: Washington artık güçlü ve birleşik bir Avrupa Birliği’ni desteklenmesi gereken bir müttefik değil, çözülmesi gereken bir sorun olarak görüyor.

Trump yönetiminin Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Avrupa, Amerika’nın başlıca stratejik rakibi olan Çin’den iki kat fazla anılıyor. Şunu bir an durup düşünün: “Güç yoluyla barış” sloganıyla seçim kampanyası yürüten bir başkan, Brüksel’i Pekin’den daha büyük bir sorun olarak değerlendiriyor. Bu belgenin ne kadar sorunlu olduğuna dair başka bir gösterge daha var: Kremlin’in belgeye destek vermesi. Dmitry Medvedev’den övgü alıyorsanız, kendinize “kötü adam biz miyiz?” diye sormanız gerekebilir.

NATO, dünya tarihinin en başarılı askeri ittifakıdır. Avrupa genelindeki Amerikan üsleri, tedarik zincirleri ve ileri konuşlanmaları, Avrupalılara yapılmış bir iyilik değil; Amerika’nın Orta Doğu’dan Kuzey Kutbu’na kadar uzanan alanda gücünü, bunu kendi topraklarından yapmasına kıyasla çok daha düşük bir maliyetle yansıtma biçimidir. Transatlantik ilişki, hem Amerikan stratejisinin hem de savaş sonrası düzenin istikrarının merkezinde yer almıştır. Hatırlayacak olursanız, NATO’nun 5. maddesi şimdiye kadar sadece bir kez uygulandı—11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, Amerika Birleşik Devletleri tarafından. Avrupa’daki her müttefik, ifade özgürlüğü, düzenlemeler ve sayısız diğer politika farklılıklarına rağmen Amerika’nın savunmasına koştu. Afganistan’da Amerikalıların yanında savaştılar ve öldüler. Birçoğu Irak’a da katıldı.

Ancak Başkan Donald Trump, güçlü ve iyi koordine edilmiş bir Avrupa’nın Amerika’nın çıkarlarına zarar verdiğine inanıyor. Avrupa Birliği’nden hoşlanmıyor; çünkü AB, en azından Avrupa güvenliği ve dijital düzenleme gibi bazı konularda, başkana ve müttefiklerine duymak istemedikleri şeyleri söyleyebilecek kadar büyük ve kendine güvenen bir yapıya sahip. Avrupa ülkeleri birlikte hareket ettiğinde, Amerika’nın ticaret ve düzenleme alanlarındaki ağırlığını dengeleyebiliyorlar. AB’nin tüketici pazarı, Amerika’nınkinden daha büyük. Bu ciddi bir kaldıraç gücü demek—ve Trump, bu türden bir gücün kendisine yönelmesinden hiç hoşlanmıyor.

Bu belgede beni en çok etkileyen şey, belirli politikalardan çok, ortaya koyduğu değer anlayışı. Amerika ile Avrupa giderek aynı değerleri paylaşmıyor. Bu durum, Avrupa’daki bir değişimden çok Amerika’daki bir dönüşümü yansıtıyor. Trump, gücün haklı sayıldığı, her şeyin satın alınabildiği ve orman kanunlarının geçerli olduğu bir G-Sıfır dünyası görüyor. Tüm kusurlarına, kurumsal tuhaflıklarına ve bürokratik hantallığına rağmen Avrupa Birliği başka bir şeyi temsil ediyor: hukukun üstünlüğü, liberal demokrasi, insan hakları, çok taraflılık. İstediğiniz kadar küçümseyebilirsiniz, ama bu ilkeler tüm Avrupa projesinin temelini oluşturuyor. Hatta Amerika’nın transatlantik ittifakı kurmasının nedeni de buydu. (Alternatifi olan iki dünya savaşı, kimse için pek iyi sonuçlanmadı.) Ve şimdi bu değerler, Washington’un sunduğu vizyonla doğrudan çelişiyor.

Belgenin temel argümanlarından biri, Avrupa’nın—özellikle göçmenlik politikaları nedeniyle— “medeniyetin yok oluşu” ile karşı karşıya olduğu. Bu ifade ilk bakışta saldırgan gelebilir; ancak Fransa, Almanya ve İtalya’daki birçok Avrupalı liderin yıllardır benzer kaygılar dile getirdiğini unutmamak gerekir. Aslında, Angela Merkel’in açık kapı politikasından bu yana AB’nin göç politikası dikkate değer biçimde sıkılaştırıldı. Temel fark şu: Avrupalılar bu ve benzeri zorluklarla, Avrupa’yı parçalayarak değil, daha da güçlendirerek yüzleşmek istiyor. Kıta genelinde giderek daha fazla destek bulan Avrupa şüphecisi popülist partiler bile artık birlik dışında daha iyi olacaklarını iddia etmeyi bıraktı—Brexit, onları bu düşünceden caydırdı. Marine Le Pen’in partisi bir zamanlar “Frexit” fikrini yoklamıştı—ama bunun siyasal olarak başarısız olduğu ortaya çıktı. Bunun yerine, her üye ülkenin egemenliğinin güçlendirilmesinin Avrupa’yı bir bütün olarak sağlamlaştırmanın en iyi yolu olduğunu savunuyorlar. Güçlü bir Avrupa Birliği, Avrupa’daki seçmenlerin gerçekten hemfikir olduğu ender politikalardan biri.

Trump yönetimi olaya farklı bakıyor. Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, “Avrupa’nın mevcut gidişatına karşı, Avrupa ülkeleri içinde direnç geliştirilmesi” gerektiğini açıkça ifade ediyor. Bu, diplomatik nezaket gereği söylenmiş bir laf değil; Amerika Birleşik Devletleri’nin, bir zamanların en yakın müttefiklerini içeriden zayıflatma kararlılığının ilanıdır. Aynı zamanda Trump, Vance, Elon Musk ve diğerlerinin zaten yaptığı şeyi kurumsallaştırıyor: Almanya’dan Birleşik Krallık’a kadar uzanan aşırı sağcı ve AB karşıtı güçleri desteklemek.

Avrupalı liderler, durumu olduğu gibi görmelidir. Eğer Washington artık Avrupa’nın temel olarak gördüğü değerlerle aynı çizgide değilse, Amerikan seçimlerine yönelik müdahaleler doğrudan Rus müdahalesini andırmaya başlar. Günümüzde çoğu Avrupalı lider, Amerika Birleşik Devletleri’ne artık güvenilir bir müttefik olarak bakılamayacağını düşünüyor. Bu, transatlantik ittifak açısından varoluşsal bir krizdir. Ya da ocak ayında “en büyük risk” olarak tanımladığımız gibi: G-Sıfır kazanıyor. Avrupalıların buna karşı ne yapmaya hazır oldukları ise bambaşka bir konu.

Ukrayna’ya destek konusunda birlikte hareket edebildiler çünkü neredeyse hepsi Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Şu anda Kiev’e giden Amerikan vergi mükellefi kaynağı neredeyse sıfır; bu nedenle Ukrayna’yı savaşta tutmanın bütün faturasını Avrupalılar üstleniyor. Bu da onlara, daha önce bu ilişkide sahip olmadıkları ölçüde bir nüfuz kazandırıyor—ve Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ya da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’ye söylediği her şeye karşı fiili bir veto hakkı sağlıyor.

Putin’in Ukrayna’ya açtığı savaş, Avrupa genelinde vicdan muhasebesine ve büyük ölçekli yeni planlamalara yol açtıysa, bu Ulusal Güvenlik Stratejisi de Avrupalı liderleri şu soruyu sormaya zorluyor: Amerika Birleşik Devletleri, tekrar yörüngeye çekilebilecek asi bir ortak mı? Yoksa karşı koyulması gereken yeni bir rakip—hatta bir tehdit—mi?

Avrupalılar, rehavete kapılmak için gerekçeler bulabilirler; ne de olsa bu, birbirlerini öldürmeyi bıraktıklarından beri onların en sevdiği (üst)millî spor haline gelmiştir. Kendi kendilerine, bu strateji belgesinin Vance–Stephen Miller kanadının iç politikaya dönük sinyalleşmesi olduğunu, gerçek bir eylem planı anlamına gelmediğini söyleyebilirler. Avrupa dostu Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun küresel sahnede hâlâ en etkili Amerikan politika yapıcı olduğu düşüncesine tutunabilirler. Trump’ın resmi strateji belgelerini okumakla, bırakın uygulamayı, okumakla bile tanınmadığını hatırlatabilirler. Ve ayrıca, Ulusal Savunma Yetki Yasası’nın (NDAA) son taslağında görüldüğü gibi, Avrupa’dan asker çekilmesini sınırlayan ve Ukrayna’ya sağlanan desteği 2027’ye kadar uzatan Kongre girişimlerinden de teselli bulabilirler.

Ancak bunların hiçbiri Avrupa’yı rahatlatmamalı. Ulusal Güvenlik Stratejisi somut bir eylem planı olmayabilir; ancak yönetim içindeki güç dengelerinin nereye kaydığını gösteren açık bir işarettir. Rubio’nun siyasi sermayesi sınırlı; Vance ve Miller yükselişte. Trump’ın kendisi, Avrupa’daki mevcut liderlerin çoğuyla sıcak ilişkiler kurmuş değil ve transatlantik ittifaka kişisel bir bağlılığı da bulunmuyor. Kongre, Avrupa ile ilişki kurma kapasitesini koruyabilir; ancak başkanın bunu kullanmasını sağlayamaz.

Yarın bir NATO müttefiki 5. maddeyi devreye soksaydı, bu yönetim bu çağrıya karşılık verir miydi? Henry Kissinger’ın sözlerini ödünç alırsak: Cevap almak için kimi arayacaklardı? Trump’ı mı? Rubio’yu mu? Vance’i mi? Miller’ı mı? Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum. Avrupa’da da bilen olduğunu sanmıyorum. Bu belirsizlik bile, başlı başına Moskova’ya verilmiş bir hediyedir.

2026’ya bakarken, Avrupalı liderlerin önünde ciddi bir görev duruyor. Bu belge politikaya dönüşsün ya da dönüşmesin, dünyanın tek askeri süper gücünün bugün sahip olduğu değerleri yansıtıyor—ve bu değerler, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana tanıdığı her şeyle keskin biçimde çelişiyor. Avrupalılar, Amerika’nın işlevsizliğine güvenerek bir gelecek planlayamaz. En kötüsünü varsaymalı ve Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durabileceği bir dünyaya hazırlanmalılar.

Kaynak: https://www.gzeromedia.com/by-ian-bremmer/trump-wants-weaker-european-union