Arap Dünyası’nda Yol Ayrımı: Miras Yüzyılı mı, Dönüşüm Yüzyılı mı?

Arap yarımadası, yüzyıllardır dünyanın ilgisine mazhar olan bir coğrafya. İpek Yolu’nun kavşağından Basra Körfezi’nin derinliklerine, Mekke’den Şam’a uzanan bu topraklar sade bir bölge değil, birçok medeniyetin ya ev sahibi ya da hedefi oldu. Bugün ise bu coğrafya yeni bir yol ayrımında: Geleceği, mirasın gölgesinde mi şekillenecek, yoksa köklü dönüşümün ışığıyla yeni(den) bir güç merkezi mi olacak?

Mirasın Gölgesi

Geçmişin mirası hâlâ belirleyici. Bir asır önce cetvelle çizilen sınırlar, toplumların damarlarını kesercesine bağları kopardı. Aşiretleri, kabileleri, şehirleri bölen bu yapay hatlar, sadece haritaları değil, siyasetleri de şekillendirdi. Bugün pek çok Arap ülkesinde görülen kırılganlıkların ve istikrarsızlıkların temelinde, o dönemin masa başı hesaplarını görmek mümkün. Devletler çoğu kez kendi iradesiyle değil, dış güçlerin ihtiyaçlarına göre biçimlendi.

Bu durum siyasal yapıları da etkiledi. Halkıyla bağ kurmak yerine dış desteğe yaslanan yönetimler, bölgenin zayıf halkaları oldu. Meşruiyetini içeriden değil, dışarıdan arayan iktidarlar, halkın beklentilerini gölgede bıraktı. Böylece siyasetin yönü çoğu kez bölge insanının taleplerinden değil, küresel dengelerin hesaplarından belirlendi.

Ekonomi de bu kırılganlığın aynasıydı. Petrol ve doğalgaz, çölün altından çıkan büyük bir servet gibi görüldü. Ama bu servet çoğu kez bölge halkına değil, dışarıya hizmet etti. Kaynaklar bir kalkınma fırsatı olmaktan çok, bağımlılığı derinleştiren bir mekanizmaya dönüştü. Zenginlikler, bölgenin kendi refahı için değil, başkalarının enerji güvenliği için değerlendirildi. İşte bu tabloya bakıldığında “miras yüzyılı” tanımı hiç de abartılı değil.

“Miras yüzyılı” sadece dışa bağımlı ekonomiyi değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir bağımlılığı da ifade ediyor. Modern devlet yapı ve sınırları masa başında kuruldu ve içeride halkın katılımını yeterince sağlamadı. Eğitim sistemleri çoğu kez dışarıya öykünerek düzenlendi, kendi potansiyelini açığa çıkarmakta zorlandı. Bu yüzden genç kuşaklar, kendi ülkelerinde gelecek bulmak yerine çoğu kez başka ülkelere yöneldi. Beyin göçü, miras yüzyılının en acı göstergelerinden biri oldu.

Dönüşümün İhtimali

Ancak tarih bize gösteriyor ki hiçbir miras sonsuza kadar sürmez. Her toplum bir noktada geçmişin yükünü sırtından atmak ya da yeni bir yol açmak zorunda kalır. Yani gömlek bedene dar gelir! Dolayısıyla Arap Yarımadası için ise Dönüşüm Yüzyılı ihtimali giderek daha canlı hale geliyor.

Dönüşümün en önemli boyutu, halkıyla bağ kuran siyasal yapılar. Dış desteğe dayalı kırılgan düzenlerin yerine, içeriden gelen iradeyle güçlenen yönetimler hem iç istikrarın hem de uluslararası saygınlığın temelini oluşturabilir. Böyle bir dönüşüm, Arap dünyasının kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak ilk adım olur.

İkinci boyut bilgi ve teknoloji üretimi. Uzun süre dışarıdan alınan bilgiye ve ithal teknolojiye bağımlı kalan bölge, bugün kendi üniversiteleri, araştırma merkezleri ve genç nüfusuyla yeni bir potansiyel barındırıyor. Nüfusunun yarısından fazlası genç olan Arap dünyası, bu enerjiyi doğru yönlendirirse sadece enerji ihracatçısı değil, bilgi üreticisi bir aktör haline gelebilir. Bu, dönüşümün en kritik ayağıdır.

Üçüncü boyut ise ekonomik çeşitlilik. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerini başkalarının değil, kendi halkının yararına kullanan bir vizyon, bölgenin kaderini kökten değiştirebilir. Su kaynaklarından güneş enerjisine, turizmden dijital ekonomiye kadar çeşitlilik yaratan bir anlayış, petrol ve doğalgaz bağımlılığının ötesinde yeni bir gelecek kurabilir. Körfez ülkelerinin son yıllarda açıkladığı “vizyon projeleri” bu eğilimin bir işareti. Ancak bu projelerin başarıya ulaşması, sadece altyapıya değil, siyasi şeffaflığa ve toplumsal katılıma da bağlı.

Elbette bu kolay değil. Mirası sürdürmek daha güvenli görünebilir. Çünkü alışılmış dengeler kısa vadede istikrar sunar. Ama bu istikrar, aslında bağımlılığın diğer adıdır. Dönüşüm sancılıdır; çünkü yerleşik çıkarları zorlar, alışkanlıkları sarsar, konfor alanlarını dağıtır. Ancak tarihte hiçbir toplum, sancıya katlanmadan özne olma fırsatı yakalayamadı.

Bugünün dünyasında bu tercih daha da önem kazanıyor. Enerji güvenliği, iklim değişikliği, gıda krizleri ve yapay zekâ gibi yeni başlıklar, küresel düzeni yeniden şekillendiriyor. Arap yarımadası bu değişimlerin tam merkezinde. Eğer mirasın gölgesinde kalırsa, bu büyük oyunun sadece bir kenar notu olur. Ama dönüşüm yoluna girerse, sadece bölgesel değil, küresel bir aktör haline gelebilir.

Bugün bölgede bunun işaretleri de görülüyor. Genç kuşakların dinamizmi, kültür ve sanatta yaşanan açılımlar, teknolojiye hızla adapte olan yeni nesiller, değişimin mümkün olduğuna dair ipuçları veriyor. Ancak bu ipuçlarının güçlü bir dalgaya dönüşmesi, cesur bir siyasi iradeye bağlı. Çünkü dönüşüm sadece büyük projelerle değil, halkla kurulan güçlü bağlarla mümkün olur.

Kaderi Belirleyecek Seçim

Dışarıdan bakıldığında mesele net: Arap dünyası başkalarının çizdiği kalıpların içinde yaşamaya devam mı edecek, yoksa kendi kalemini eline alıp kendi hikâyesini mi yazacak? Miras, güvenli bir liman gibi görünebilir; tanıdık, kolay ve aldatıcı bir huzur sunar. Ama o liman zincirlerle çevrilidir. Dönüşüm ise risklidir, belirsizdir, sancılıdır. Fakat aynı zamanda kendi yolunu açmanın tek yoludur.

Sonuçta mesele sadece ekonomi veya siyaset değil, aynı zamanda bir kimlik ve özgüven meselesi. Zira bir coğrafyanın kaderini değiştiren şey, sahip olduğu zenginlikler değil, onları nasıl kullanmaya karar verdiğidir.

Bugün Arap yarımadası için soru çok açıktır:

Gelecek, mirasın gölgesinde mi yaşanacak, yoksa dönüşümün ışığında mı?