Aradığınız Golcüye Şu An Ulaşılamıyor

1958’de İsveç’te düzenlenen 6.Dünya Kupası’nı Fransız golcü Just Fontaine 13 golle tamamlayarak erişilmesi güç bir rekora imza atmıştı. Fransa’nın bu turnuvada yarı finalde Brezilya’ya elenip üçüncülük maçına çıktığını ve üçüncü olduğunu baz alırsak, Fontaine’nin bir kupada oynayabileceği maksimum sayıya ulaştığını görebiliriz. Yine de toplamda altı maçta 13 gol sayısına ulaşmak büyük bir başarıdır. İki binli yılların başında Fransız futbolunun son 50 yılındaki en iyi futbolcusu olarak seçilmesine rağmen gerek Fransız futbolunda gerekse dünya futbolunda Just Fontaine’den daha sükseli futbolcular gelip geçti yeşil çimlerden ama hiçbir futbolcu 13 gollük rekorun kıyısına bile yaklaşamadı. Dünya futbol otoriteleri her Dünya Kupası öncesinde rekorun kırılıp kırılamayacağını bekleyedursun futbolun kimyasal değişimi içerisinde söz konusu rekora ulaşabilmenin gittikçe güç olduğunu da gözlemlemek durumunda kalıyoruz. Zira artık “golcü” diye bir kavram dünya futbolundan çıkmak üzere.

Her sezonda ligimizde görmeye başladığımız 4-6-0 taktik dizilimini bugün millî takımımız da dâhil olmak üzere birçok millî takımda görüyoruz.  Teknik adamları zorunlu bir sistem arayışına iten bu durum sadece bizim sorunumuz değil, dünya futbolunun da en büyük sorunu. Gol, futbolun içindeki elmas olma vazifesini sürdürürken, maçların içindeki gol sayılarında veya ortalamalarında bir eksilme olmazken, golün hâkimi olan futbolcuların takım içinde artık dengeli bir dağılıma tabi olması “total futbol”un getirdiği bir yenilik olarak çıkıyor karşımıza. Topun dört çizgi içinde dolaştırılıp sonunda takımın golcüsüne ulaştırılması anlayışı total futbol ile birlikte tarihe karıştı çünkü. Zaten o yüzden 2000 öncesinde “turnuva yıldızı” olarak golcüler, santraforlar seçilirken, sonrasında bir kanat oyuncusu “yıldız” olarak seçilebiliyor. Günümüz futbolunda klasik mevkii adlarının yanına eklenen adlardan biri olan “kanat forvet” tanımlaması da varlığını bir bakıma buraya dayandırıyor. Birçok takımın gol istatistiklerine baktığımız zaman, golün tek bir futbolcuda yoğunlaşmadığını, kanat forvet dediğimiz oyuncuların da skor katkısının azımsanmayacak derecede olduğunu görüyoruz. Sahanın iki çizgisine yakın oynayan ama vazifesi eskisi gibi on sekiz içine top göndermek olmayan bunun yanında içeriye kat edip, süratleriyle adam eksiltmek ve on sekiz içinde gol kovalamak olan kanat forvetler, neofutbolun “yıldız oyuncu” statüsüne en yakın isimler oluyor hâliyle. Hele bir de iki ayağını da iyi kullanabiliyorsa, gerektiği zaman sol çizgiden içeriye, gerektiği zaman sağ çizgiden içeriye kat ederek koşan golcü diye bir isimlendirmeye bile mazhar olabiliyorlar.

İki binli yıllara kadar gelen futbol anlayışında bir santraforun koşuyor olmasını yadırgardık. Tam bu noktada santrafor ile forvetin ayırımına değinmemiz gerekecek galiba. Maç içinde gol ile ünsiyet kurabilen futbolculara genel anlamda forvet denilirken, santrafor daha özel bir isim olarak, işi sadece gol atmak olan ileri uç oyuncusuna deniyor. Bu bağlamda mesela “kanat forvet” diyebiliyorken kanat santrafor diyemiyoruz. Ya da merkez forvet tanımı yersizken, bunun yerini alacak olan tanım “merkez santrafor” oluyor. Dolayısıyla forvet, koşu ile bir organik bağ kurabiliyorken, santraforun koşu ile bir yakınlığının olmasını yadırgayabiliriz. Yirminci yüzyılın başından iki binlere kadar gelen klasik santrafor anlayışına eklenen “sırtı kaleye dönük santrafor” tanımına da bugün itibariyle pek rastladığımızı söyleyemiyoruz. İleri uçta yüzü kendi kalesine dönük olan bu santrafor tipinin, güçlü bir orta saha ile skora net katkılar yapabileceğini hem ülkemizde hem de dünya futbolunda doksanlardan sonra hissedilir şekilde görmüştük oysa.

Ceza sahası golcüsü olarak da adlandırılabilecek olan futbolcuların dünya futbolundan yavaş yavaş çekiliyor olması futbolun görselliğinden veya seyredilebilir olmasından çok fazla bir şey alıp gitmemekle birlikte teknik adamları değişik kombinasyonlar denemeye mecbur bıraktı. Eskiden her takımda birden fazla “golcü” bulunurken hatta “müzmin golcü” olarak yedek kulübesinde beklemek zorunda kalan golcüler varken, şimdilerde ilk onbirde sahaya sürecek golcü bulamayışı teknik adamların, futbolun yeni veçhesiyle ilgili biraz da. Çünkü günümüz futbolu, saf yeteneğin artık hiçbir işe yaramadığı, o yeteneğin mutlaka fizik kondisyon ile takviye edilmesi gerektiği ilkesine sıdk ile bağlı. Alt yapılarda ilk elenen gençlerin fizik olarak yetersiz gençler olması gerçeğini önümüze koyduğumuz zaman, teknik ekibin “yetenek-fizik” denkleminde fizikten yana olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Dünyada top koşturan futbolculara baktığımız zaman boy ortalamalarının neredeyse 1.85 cm’yi geçtiğini, bu skalanın altında olan ama yetenekleriyle yeşil çimlerde yer etmiş olan mesela Butragueno gibi nicesine yakın futbolcu profiline rastlayamıyoruz o yüzden. Bu durum doğrudan alt yapıdan santrafor yetişmesinin önündeki en büyük engel oluyor. Dolayısıyla eskilerin Hugo Sanches’i gibi kısa ama “bitirici” santrafor modeli yerine Erlig Haaland gibi 1.95 cm boyu olan, yapılı santrafor modelleri el üstünde tutuluyor. Teknik adamların golcülerden beklentisi sadece gol atmaları üzerine kurulu değil artık. Rakibin üzerinde baskı kurmayan, diğer arkadaşlarının gol atmasına yardımcı olmayan, alan açmayan- alan boşaltmayan, toplu oyunda/topsuz oyunda gerektiğinde savunmasına yardıma gitmeyen santrafor modeli teknik adamların hiçbir işine yaramıyor.

Eskinin bitirici ceza sahası golcülerinin bu oyundan elini ayağını çekmesini kim sorun olarak görüyor, kim bunun futbolun değişen doğasına uygun buluyor bilmem. Fakat takım içerisinde erişilmez bir payeye sahip olan golcü enflasyonunun olduğu dönemde dünyanın “tek kutupluluk- iki kutupluluk” siyaseti ile dizayn edildiğini, bu bağlamda takımların tek santrafor mu çift santrafor mu oynaması gerektiğinin ateşli ateşli tartışıldığı geliyor aklıma. Şimdilerin futbolunda ise stoper, kanat, merkez orta saha, sağ bek, sol bek…  ile “çok kutuplu dünya” siyaseti arasında eşzamanlı bir bağ kurmaktan geri durmuyorum. Nihayetinde siyaset, kültür, spor, toplumsal yaşam… bütün disiplinler birbirini etkiliyor ya da tetikliyor.

Just Fontaine, Gerd Müller, Tanju Çolak, Metin Oktay, Marco Van Basten gibi bitirici golcülere, klasik santraforlara artık ulaşamıyoruz. Teknik adamlar biraz da ellerindeki yokluktan “sahte santrafor”lar çıkardılar. Sezai Karakoç’un “Ah şairler, siz büyüttünüz bu yaraları” demesi gibi oyunun bu raddeye gelmesinde ah teknik adamlar, siz getirdiniz oyunu buraya demek eski golcüleri geri getirmeyecek. Futbolun oyun bağlamında ileride nereye evrileceğini, tekrar eski anlayışa dönüş olup olmayacağını kestirmek ise oldukça güç.

Yazının bir yerinde futbol, santrafor eksikliğine rağmen seyredilebilir olmasından bir şey kaybetmedi demiştim. Golü bir şekilde atıyor çünkü takımlar. Golcü olmayışını, futbolun kötüye gidişi olarak yorumlayanlara karşın, futbolun seyir zevkinden bir şey kaybetmediğini söylemek istiyorum. Futbol, “dış dinamikler” ile -mesela dünyayı tek kendisinin sanan bir paranoyağın hezeyanlarıyla veya basketbol gibi dört periyoda bölünüp reklâm ve ticaret kaygısıyla- çok kan kaybediyorsa da “iç dinamikler” ile saha içindeki temaslı oyunun, mücadelenin, hırsın zirveye çıkmasıyla her geçen gün kendini geliştiriyor ve seyredilir olmak çıtasını yukarıya çekiyor. Bu noktada nostalji yapmanın ve eski futbol günümüz futbolundan çok daha güzeldi demenin de bir anlamı yok bana kalırsa. Futbolun ruhunu örseleyen sözüm ona değişiklikler ve yeniliklere karşı olmakla birlikte saha içindeki “gelişen” futbolu önemsiyorum bir bakıma.

Velhasıl aradığımız golcülere ulaşamıyor olsak da Curaçao’nun kupa tarihinde ilk golünü atmış olmasına onlar kadar seviniyor, mücadeleci futbolunu alkışlıyoruz. Cabo Verde’nin, İspanya’dan gol yememiş olmasıyla keyifleniyoruz. Varsın golcüler olmasın.