Amerika’yı Özgürlük Adı Altında Sefalete Boğmak

Güney Amerika’nın büyük kurtarıcısı Simon Bolivar’ın meşhur bir tespiti vardır: “Birleşik Devletler, Amerika’yı özgürlük adı altında sefalete boğmaya Kader tarafından yazgılı görünüyor.” ABD liderleri 200 yıldır onu hiç haksız çıkarmadı.

1800’lerin başlarında Bolivar, bugünkü Venezuela’yı ve diğer beş ülkeyi İspanyol İmparatorluğu’ndan bağımsızlığa taşıdı. Ancak Birleşik Devletler bölgedeki diğer ülkelerin bağımsızlığını hâlâ tanımayı reddediyor. İmparator özentisi Donald Trump, Kanada Başbakanı Mark Carney’den, Kanada yalnızca ABD’nin bir başka eyaletiymiş gibi, “vali” diye bile söz ediyor.

Bugün Latin Amerika genelinde halkçı demokratik ve sosyalist hükûmetlerin yerini alan ABD destekli despotlar, Bolivar’ın uyardığı gibi, bunu gerçekten de özgürlük adına yapıyorlar. Ancak pratikte bu, yalnızca geleneksel yönetici sınıfların, eskiden İspanyol İmparatorluğu’nun fatihleri ve kompradorları, şimdi ise ABD hükûmetinin ve ulusötesi şirketlerin temsilcileri olarak, daha az ayrıcalıklı komşularını sömürme, yoksullaştırma ve öldürme özgürlüğü anlamına geliyor.

Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS), “Batı Yarımküre’de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etme” sözü verdi. 19. yüzyıl Monroe Doktrini’ni yineledi, “şirketlerimize tek kaynaklı sözleşmeler” talep etti ve “bölgede altyapı inşa eden yabancı ülkeleri dışarı itme” sözü verdi.

Ardından Trump’ın yeni Monroe Doktrini’nin pratikte ne anlama geldiğinin en açık göstergesi geldi: ABD’nin Venezuela’yı işgali. 3 Ocak 2026’da ABD kuvvetleri Venezuela’daki hedefleri bombaladı, Karakas’ı bastı ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Trump, Birleşik Devletler’in Venezuela’yı “yöneteceğini” açıkça ilan etti ve kısa süre önce ABD’nin dünya tarihindeki en büyük petrol anlaşmasını yaptığını iddia etti.

Venezuela, ABD’nin askerî güç kullandığı tek yer de değil. “Uyuşturucuyla mücadele”, ABD’nin askerî gücünü bölge genelinde genişletmesi için bir bahane hâline geldi. Eylül 2025’ten bu yana ABD ordusu Karayipler’de ve Doğu Pasifik’te küçük tekneleri yakarak en az 227 kişiyi öldürdü ve bu kişilerin herhangi bir suç işlediğine dair kanıt sunmadı. ABD kuvvetleri şu anda Ekvador’da narkotikle mücadele operasyonlarına katılırken Trump yönetimi Kolombiya, Honduras ve diğer ülkelerde benzer ortak askerî operasyonlar yürütmenin yollarını arıyor.

Ancak askerî güç, Washington’un cephaneliğindeki silahlardan yalnızca biri. Trump ayrıca Latin Amerika genelindeki insanları kendisine benzer aşırı sağcı otoriter başkanları seçmeleri için tatlı dille ikna etti, tehdit etti ve teşvik etti. Arjantin’in 2025 ara seçimlerinden önce Trump, Javier Milei’nin aşırı sağ hükûmetine 20 milyar dolarlık acil döviz desteği sundu ve 20 milyar dolarlık ek finansmanı desteklerken ABD’nin cömertliğinin Milei’nin siyasi başarısına bağlı olduğu uyarısında bulundu. Milei’nin partisi kazandıktan sonra Trump, “Bizden çok yardım aldı,” diye övündü.

Kıta genelinde—Kolombiya ve Peru’dan Arjantin, Şili, Ekvador, Honduras, Bolivya ve Panama’ya kadar—bölgenin daha bağımsız ve toplumsal açıdan daha adil bir Latin Amerika umudu getiren ilerici pembe dalgasında belirgin bir tersine dönüş yaşandı. Latin Amerika’da hâlâ solun yönettiği iki büyük güç Meksika ve Brezilya’dır—ve Brezilya ekim ayında kıyasıya çekişmeli bir cumhurbaşkanlığı seçimiyle karşı karşıya.

Latin Amerika’da iktidara gelen ilerici koalisyonlar, yoğun biçimde sömürülen bölgelerdeki yerli ve kırsal topluluklarla kentli işçi sınıfları arasında etkileyici taban bağları kurmuş; kimlik, toprak ve egemenlik mücadelelerini sınıf ve ekonomik adalet mücadeleleriyle birleştirmişti. Ancak bu geniş koalisyonlar kırılgandı; kökleşmiş oligarşilerin ekonomik ve kurumsal gücü ise büyük ölçüde sağlam kalmıştı. Bu elitler servetlerinden ve güçlerinden mücadele etmeden asla vazgeçmeyeceklerdi.

Üstelik bu mücadele Latin Amerika’ya özgü olmaktan çok uzak. Birleşik Devletler’de oligarklar, mevcut neoliberal kapitalizm sistemimizin gerektirdiği gibi zenginleri daha da zenginleştirmek yerine sıradan insanların hayatlarını iyileştirecek, Amerika’nın sorunlarına yönelik gerçek dünyada uygulanabilir çözümler öneren demokratik sosyalistlerin seçim zaferlerine öfkeyle tepki gösteriyor. Latin Amerika ve Karayipler’de aynı mücadele daha büyük ve çoğu zaman daha acımasız bir ölçekte yaşanıyor.

Sağ, seçmenlerin suç, uyuşturucu kaçakçılığı, ekonomik sıkıntı ve bazı durumlarda göç konusundaki gerçek kaygılarından yararlandı. El Salvador’dan Nayib Bukele’yi model alan sert baskı tedbirleriyle şiddet suçlarını ortadan kaldırma vaatleri birçok seçmende karşılık buluyor.

Tıpkı ekonomik güvensizlikten ve Demokratların tutulmayan vaatlerinden hayal kırıklığına uğrayan Amerikalıların, bu demokratik olmayan iki partili sistem içinde sunulan tek alternatif olarak Donald Trump ve Cumhuriyetçilere yönelmesi gibi, Latin Amerika’daki seçimler de seçmenlere benzer biçimde dar ve kasıtlı olarak kafa karıştırıcı seçenekler sunuyor; bu seçenekler Trump’la müttefik sağcı hükûmetlerin seçilmesine yol açabiliyor.

Bu örüntü, seçmenler için bu seçenekleri çerçeveleyen haber medyasına da yansıyor. 1980’lerden bu yana Latin Amerika’daki yayın medyası, çoğunlukla varlıklı ve güçlü ailelerle bağlantılı az sayıdaki büyük ticari holdingin giderek artan hâkimiyeti altına girdi. Latin Amerika’da, dünyanın diğer bölgelerinde ticari medyanın hâkimiyetini dengeleyen kamu yayıncılığı ve topluluk medyası bulunmuyor; ancak Birleşik Devletler’de olduğu gibi TeleSur, Brasil do Fato, La Jornada ve Kawsachun News gibi yayın organlarının yer aldığı küçük ama büyüyen bir alternatif medya hareketi var.

Birleşik Devletler’de de dar bir egemen kurumsal medya yelpazesi vardır, ancak Latin Amerika medyası daha da yoğunlaşmış ve oligarşik çıkarlara daha duyarlıdır. Latin Amerika’daki medya holdinglerinin pazar yoğunlaşması dünyanın en yüksekleri arasındadır; dört ulusötesi şirket altı büyük ülkedeki yayın medyasının %89’unu kontrol ederken, Meksikalı milyarder Carlos Slim ise dünyadaki en geniş medya varlıklarına sahiptir. Bu devasa medya holdinglerinin pazar gücü, demokrasi veya sosyalizm yönündeki her türlü hareketin önünde gerçek bir engeldir.

İlerici güçlerin aleyhine işleyen bir diğer önemli etken de Birleşik Devletler’in doğrudan müdahalesidir. Latin Amerika ve Karayipler’de emekçi insanlar yapısal değişim için koalisyonlar oluşturmak üzere bir araya geldikçe, Birleşik Devletler onlara karşı koymak için sağcı siyasi hareketlere para akıtıyor.

ABD tarafından finanse edilen Ulusal Demokrasi Vakfı (NED), dünya genelindeki ülkelerin siyasi sistemlerine müdahale etmek, özellikle de Washington’dan emir almayan hükûmetlere karşı muhalefet örgütlemek için milyarlarca dolar harcadı. NED’in kurulmasına yardımcı olan Allan Weinstein, 1991’de Washington Post’a, “Bugün yaptığımız işlerin çoğu 25 yıl önce CIA tarafından gizlice yapılıyordu,” demişti.

NED’in 2025’te Latin Amerika ve Karayipler için yıllık bütçesi 36,7 milyon dolardı. Ancak NED, parasının çoğunu ABD’nin en az nüfuza sahip olduğu ülkelerde harcıyor; bu nedenle en büyük meblağları Küba, Venezuela ve Nikaragua’da, dünya genelinde ise Çin ve Rusya’da harcadı.

ABD’nin mevcut yönetici sınıflar ve güdümlü kurumsal medya aracılığıyla zaten daha fazla nüfuza sahip olduğu ülkelerde ise çıkarlarını ideolojik olarak biçimlendirilmiş STK’lar aracılığıyla koruyor ve ilerletiyor. Bunlardan bazıları doğrudan ABD’den fon alırken, diğerleri kurumsal sponsorlar ve vakıflar tarafından finanse ediliyor.

Latin Amerika’da orantısız derecede büyük bir rol oynayan kuruluşlardan biri, kurumsal çıkarları, muhafazakâr bağışçıları ve aşırı sağcı grupları faaliyetlerini koordine etmek üzere bir araya getiren geniş bir uluslararası ağ olan Atlas Ağı’dır. Atlas Ağı doğrudan ABD hükûmetinden fon almıyor, ancak ABD, Atlas’ın sağcı koalisyonlar ve partiler oluşturmak için birlikte çalıştığı STK’ların ve vakıfların birçoğunu finanse ediyor.

Atlas Ağı, 1981’de San Francisco’da, Margaret Thatcher, Milton Friedman ve F.A. Hayek’in meslektaşı olan İngiliz iş insanı Sir Antony Fisher tarafından kuruldu; üçünün de Fisher’ın Atlas Ağı projesini onayladığı bildirildi. Atlas, “düşünce kuruluşları yaratan bir düşünce kuruluşu” olarak perde arkasında faaliyet gösteriyor ve ortaklarını “kalpler ve zihinler için verilen mücadeleyi nasıl kazanacakları” konusunda eğitiyor. Yıllık geliri 28 milyon dolar olan Atlas, yaklaşık 100 ülkede 500’den fazla ortak kuruluşla çalışıyor.

Atlas’ın güçlü kurumsal çıkarlarla uzun bir bağlantı geçmişi vardır. 1990’larda tütün endüstrisiyle güçlü bağları vardı ve Birleşik Krallık’taki Tütün Kontrolü Araştırma Grubu, Atlas’ın “tütün endüstrisinin Latin Amerika’daki tütün kontrolü önlemlerine karşı çıkmasına yardımcı olmada özel bir rol oynamış gibi göründüğünü” bildirdi. Atlas’ın ExxonMobil ve Charles Koch Vakfı ile de uzun süredir devam eden bağlantıları vardır.

Daha yakın dönemde Atlas Ağı, Donald Trump, Birleşik Krallık’taki Brexit kampanyası ve Latin Amerika’daki solcu hükûmetlere karşı protesto hareketleriyle ilişkilendirildi.

Atlas ve ortakları, 2021’de Küba’daki protestolar sırasında Twitter’daki #SOSCuba kampanyasını güçlendirmek için sahte çevrimiçi hesaplar oluşturdu; ayrıca Bolivya’daki 2019 darbesi ile Ekvador ve Peru’daki seçimler sırasında trolleme kampanyaları yürüttü. Atlas ayrıca Kasım 2025’te Meksika’da Scheinbaum hükûmetine karşı “Z Kuşağı” protestolarını örgütlemek için şu anda hapiste olan Arjantinli sağcı siyasi operatör Fernando Cemedo ile birlikte çalıştı.

Tarım işletmelerinin Amazon yağmur ormanlarını giderek tahrip ettiği Brezilya’da, iklim bilimi inkârcılığı Atlas’ın çalışmalarının merkezî bir parçasıdır. Atlas Ağı, sağcı grupları Brezilya’daki stratejilerini ve mesajlarını planlamak üzere tarım işletmeleri sektörüyle bir araya getiren yıllık Özgürlük Forumu’na sponsor oluyor. Özgürlük Forumlarını düzenleyen Atlas’ın başlıca ortağı, hapisteki eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ile yakın bağları bulunan liberter İşletme Çalışmaları Enstitüsü’dür. Bolsonaro’nun oğlu Flavio, ekim ayındaki cumhurbaşkanlığı seçiminde Devlet Başkanı Lula’ya karşı yarışıyor.

Latin Amerika’ya yönelik bir diğer etkili ABD ideolojik ihracatı ise, 50 yıl önce nüfusun %4’ünü oluştururken bugün %20-25’ine ulaşan evanjelik Protestan Hristiyanlığıdır. Birleşik Devletler’de olduğu gibi evanjelik Hristiyanlık da bir din olduğu kadar siyasi bir güçtür; kürtaja, eşcinselliğe ve liberal, bilimsel eğitime karşı hareketlere öncülük eder ve çoğu zaman asayiş ve düzen adına acımasız devlet şiddetini destekler.

Evanjelik Hristiyanlığın Latin Amerika’da yayılması, 1954’te ABD Enformasyon Ajansı tarafından komünizme karşı bir silah olarak başlatılan ve daha sonra Katolikler arasında kurtuluş teolojisinin artan etkisine karşı koymak için kullanılan kasıtlı bir Soğuk Savaş politikasıydı.

1980’lere gelindiğinde Guatemala, 1982’deki bir darbeyle iktidarı ele geçiren ve Maya yerli halkına, özellikle de İksillere karşı ABD destekli bir soykırım yürüten ilk evanjelik devlet başkanı Efraín Ríos Montt’a sahipti. Ríos Montt’un evanjelik inancı, ABD’li evanjelikler arasında güçlü müttefikler edinmesine yardımcı oldu; bu kişiler rejimi için para topladı ve katliamlara ilişkin kanıtlar giderek artarken bile ABD askerî yardımının yeniden başlatılması için Kongre nezdinde lobi yaptı.

İnanılmaz bir şekilde, evanjelik Hristiyanlık 1990’larda iç savaşın sona ermesinden bu yana Guatemala’da, İksillerin kendi aralarında bile yayılmaya devam etti. Evanjelik din, hayatta kalanlar evanjelik bir diktatör döneminde gerçekleştirilen soykırımın mirasıyla mücadele ederken bile İksil bölgesinde derin kökler saldı.

Nicolas, Guatemala’ya yaptığı bir gezide İksil’de bir aileyle tanıştı; ailenin babası, Yoksulların Gerilla Ordusu’na yiyecek vermekle suçlandıktan sonra ordunun bir ölüm mangası tarafından başı kesilerek öldürülmüştü. Dul eşi, soykırımdan sağ kurtulanların oluşturduğu bir dokuma kolektifine katıldı ve İksil kadınlarının meşhur olduğu güzel, karmaşık geometrik desenleri dokumak için arka kayışlı bir dokuma tezgâhında uzun saatler çalıştı. Buna rağmen aile, soykırımdan sonraki on yıllarda birçok İksil ailesi gibi, bir evanjelik kiliseye de katılmıştı.

Latin Amerika ve Karayipler’de sağcı partilerin ve siyasetçilerin son dönemde yeniden yükselişe geçmesini görmek trajik, ancak yerli halklar ve emekçiler direniyor ve dayanışmamızı hak ediyorlar.

Bolivya’nın çoğunluğu yerli olan halkı, 10 yıldan kısa bir sürede iki sağcı darbeye katlandı; ancak “Hayır” dediklerinde iş bırakma, emeklerini geri çekme, yolları kapatma ve yönetici sınıfa kâr sağlayan sistemi durdurma gücüne sahip olduklarını öğrendiler. Desteğimizi hak ediyorlar.

Küba halkı, Birleşik Devletler’in zaten ölümcül olan ablukasını sıkılaştırarak onları yakıt, elektrik, ilaç ve hatta gıdadan mahrum bırakmasıyla devrimden bu yana en ağır sınavını yaşıyor. Birçoğu Trump ve ABD hükûmetinin eliyle önlenebilir nedenlerden ölüyor. Her iki partiden Amerikalı siyasetçiler 68 yıldır, ablukadaki bu son acımasız tırmanışa kadar halkına Birleşik Devletler’den daha iyi sağlık hizmeti sunan yoksul bir ülkenin oluşturduğu bu tehlikeli örneği ortadan kaldırmaya çalıştı ve bunu başaramadı. Onlar da desteğimizi hak ediyor.

Brezilya halkı sandığa gidiyor ve milyonlarca insan Trump’ın tehditlerine, Atlas Ağı’nın manipülasyonlarına, evanjelik kiliselerdeki ikiyüzlü vaazlara ve Bolsonaro ile yandaşlarının küçümseyici kibrine ve açgözlülüğüne karşı duruyor. Onlar da desteğimizi hak ediyor.

Arjantin, Şili, Kolombiya ve Honduras’ta cesur insanlar, daha önce defalarca yaptıkları gibi, yeni sağcı yöneticilerin kemer sıkma politikalarına ve suistimallerine şimdiden direniyor. Hepsi desteğimizi hak ediyor.

Latin Amerika’nın büyük bölümünde sağın iktidar üzerindeki hâkimiyeti kırılgandır. Kolombiya ve Peru’daki son cumhurbaşkanlığı seçimleri olağanüstü derecede başa baş geçti ve birçok yeni sağcı hükûmet derinden bölünmüş parlamentolar ve güçlü muhalefet hareketleriyle karşı karşıya. Dört yıldan kısa bir süre içinde bölge genelinde yeni bir ilerici siyasetçi dalgasının iktidara geldiğini görmemiz pekâlâ mümkün.

Birleşik Devletler’de yaşayan bizlerin görevi, hükûmetimizin müdahalesini durdurmaktır. Simon Bolivar 200 yıldır haklı olsa da ABD sonsuza dek böyle davranmaya mahkûm değildir. Komşularını sömürmeyi, yoksullaştırmayı ve öldürmeyi durdurabilir ve durdurmalıdır.

 

*Medea Benjamin ve Nicolas J. S. Davies, Kasım 2022’de OR Books tarafından yayımlanan War in Ukraine: Making Sense of a Senseless Conflict (Ukrayna’da Savaş: Anlamsız Bir Çatışmayı Anlamlandırmak) adlı kitabın yazarlarıdır.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/09/01/plaguing-the-americas-with-misery-in-the-name-of-liberty/