Amerika’nın Çin’e Dair Bir Strateji Arayışı
Amerika’nın Çin ile rekabetinde galip gelip gelmeyeceğini belirleyecek olan dört temel soru vardır.
Ekim ayında Başkan Trump ile Şi Cinping’in Güney Kore’de taktiksel bir yumuşama sağlamasıyla dünya derin bir nefes aldı. Tarife vergileri düşürüldü, ihracat kısıtlamaları askıya alındı ve diplomatik kanallar yeniden açıldı. Altı ay içinde altıncı kez Washington ve Pekin aynı anda zafer ilan etti; piyasalar toparlandı, yorumcular ise ilişkileri “istikrara kavuşturma” çabalarını övdü.
Ne var ki, hiçbir diplomatik koreografi şu en temel soruya verilecek bir yanıtın yerini tutamaz: Amerika Birleşik Devletleri Çin’den ne istiyor?
Bu, 21. yüzyıl jeopolitiğini tanımlayan sorudur. Diğer tüm ittifaklar, piyasalar ve güvenlik hesapları onun etrafında döner. Biden yönetimi, ABD-Çin rekabetinin “düzenli ve kesin bir sonuca ulaşmasının mümkün olmadığını” savundu. Trump ise daha net bir yanıt sunmadı; yönetimi içindeki farklı gruplar Amerikan dış politikasının dizginlerini geçici olarak ele geçirdikçe, kışkırtma ile uzlaşma arasında gidip geldi.
Bu kaçınmanın bedeli vardır. Amerika Birleşik Devletleri, tarihindeki en gelişmiş ekonomik rekabet mekanizmasını kurmuş durumda—bütün sektörleri baştan şekillendirebilecek ihracat kontrolleri, küresel sermayeyi yönlendiren yatırım kısıtlamaları ve her kıtaya yayılmış ittifak ağları. Yine de Washington, bu düzeneklerin ne üretmesi gerektiğini açıkça tanımlayamamaktadır. Belirsiz hedefler uğruna ekonomik bedel ödemeleri istenen müttefikler bu yüzden uzaklaşmakta; her ay değişen amaçlara göre tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmak zorunda kalan Amerikan sanayisi ise büyük zarar görmektedir.
Hedef belirlemeyi reddetmek strateji değildir—görevden kaçıştır. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin parçalanmış bir politikaya tutarlılık kazandırması bekleniyordu. Oysa bunun yerine, Amerikan gücüne dair genel ilkeleri dile getirdi; küresel güç dengesinin geleceğini belirleyecek dört temel tercihten ise kaçındı.
Amerika Birleşik Devletleri Çin’den Ne İstemelidir?
Biden yönetimi, Çin ile sınırlı ve zorunlu işbirliği alanlarını içeren kontrollü bir rekabet stratejisi izledi. Trump çevresinde ise artık çok daha farklı bir stratejiyi savunanlar var—Çin’in görece gücünü zayıflatmaya yönelik kapsamlı bir cepheleşme. Diğer bazı çevreler ise, Çin’in yükselişini kabullenip buna alan açan; karşılığında Pekin’den somut ekonomik tavizler koparmayı hedefleyen pazarlık temelli bir yaklaşımı destekliyor.
Bu seçeneklerin her biri, savunucularının çoğu zaman dile getirmekten kaçındığı maliyetler barındırır. Rekabetçi bir duruş; yeniden yapılandırılmış tedarik zincirlerinin ekonomik yükünü üstlenmeyi, müttefiklerin her zaman Amerika’nın çizgisine uymayabileceğini kabullenmeyi ve Çin’in kaçınılmaz misillemelerine göğüs germeyi gerektirir. Kontrollü bir birlikteliğin sürdürülebilmesi için, işbirliğinin ABD çıkarlarına hizmet ettiği alanların açıkça tanımlanması ve bunların iç siyasi muhalefete karşı savunulması gerekir. Tamamen pazarlık odaklı bir yaklaşım ise, Amerikan değerlerinin neden pazarlık masasında ikinci plana itildiğinin izahını ve Pekin’le yapılan anlaşmaların yalnızca birkaç ay sürebileceği gerçeğinin kabulünü zorunlu kılar.
Süper güçler arasında kapsamlı bir işbirliği pratiğe döküldüğünde oldukça zordur, belki de imkânsızdır. Soğuk Savaş’ın en gergin döneminde bile Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği yalnızca insanlı uzay uçuşu, nükleer silahların yayılmasını önleme ve denizde güven artırıcı önlemler gibi dar alanlarda işbirliği yapabilmişti. Bugün ABD ile Çin arasındaki işbirliği gündemi bu örneklerin dahi gerisindedir.
Açık biçimde tanımlanmış “güvenli alanlar” olmadıkça, ABD ile Çin arasındaki hiçbir işbirliği formu iç siyasi dinamiklere çarpıştan sağ çıkamaz. Kanser araştırmaları kadar asil bir hedef bile biyolojik silah geliştirme potansiyeli ve hassas verilerin korunması gibi kaygıları beraberinde getirir. Biden yönetiminin en önemli hedeflerinden biri olan iklim değişikliğiyle mücadelede metan ve CO2 salımlarını sınırlamak için izlediği yol, Sincan’da zorla çalıştırılan işçilerce üretilmiş güneş panelleri ve ABD pazarına ulusal güvenlik gerekçesiyle sokulmayan elektrikli araçlara dayanıyordu. Trump döneminde, Çinli ve Amerikalı öğrenci ve akademisyenler arasındaki en sade değişim programlarının dahi yeniden başlatılması, Çin’den gelen öğrencileri casusluk ve siyasi etki şüphesiyle suçlama; Amerikalıların ve Çin’deki ortaklarının ise büyük güç rekabetinin bilmeden rehinesine dönüşmesi riskini beraberinde getirdi.
Washington ve Pekin’in dar işbirliği alanları açabildiği konularda—uyuşturucuyla mücadele, tarımsal ticaret ve ordular arası iletişimi derinleştirme gibi—her iki başkent de beklentileri düşük tutmuştur. Çin, fentanil türevlerinin satışını sınırlama taahhütlerine rağmen hâlâ ABD’nin “Başlıca Uyuşturucu Üretici Ülkeler” listesinde yer almaktadır. Pekin, soya fasulyesi ticaretini istikrarlı bir ekonomik ilişki olarak değil, müzakere aracı olarak—boykotlar ve rekor alımlar arasında gidip gelerek—kullanmaktadır. Askerî iletişimde ise her iki ülkenin liderleri görüşmenin kendisinin zaten “çıktı” olduğunu kabul etmiş görünmektedir.
Ne var ki, salt rekabetin de kendine has maliyetleri vardır. Gelişmiş yarı iletkenlere yönelik ihracat kısıtlamaları, küresel tedarik zincirlerinin baştan sona yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmış; bu da Amerikan sanayisine büyük bir yük getirmiş ve Çin pazarlarına bağımlı olan müttefikleri küstürmüştür. Bu maliyetler, eğer Washington bunların hangi stratejik hedeflere hizmet ettiğini tutarlı biçimde açıklayabilseydi, gerekçelendirilebilir olurdu. Oysa ABD, çoğu kez büyük çaba sonucu elde ettiği avantajları, geçici piyasa istikrarı karşılığında elden çıkarmaktadır.
ABD ile Çin arasında Güney Kore’de sağlanan yumuşama da bu örüntünün tipik bir yansımasıdır: Tarife vergileri düşürüldü, ihracat kontrolleri gevşetildi—karşılığında ise, Pekin’in denkleminde değişen bir unsurla birlikte geçerliliğini yitirecek taahhütler alındı. Bu stratejik rekabet değildir; bu, hem cepheleşmenin maliyetini ödeyip hem de uzlaşının risklerini kabullenmektir—kısacası, iki dünyanın da en kötü yönlerini bir arada taşımaktır.
Trump yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’den ne istediğini açık biçimde tanımlamalıdır; yalnızca Pekin’in iç baskı politikalarını ve dış istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerini durdurmasını talep etmenin ötesine geçerek. Eğer nükleer silahların yayılmasını önleme, terörle mücadele, sağlık ya da gıda güvenliği gibi konularda hâlâ yalnızca mümkün değil, aynı zamanda arzu edilir nitelikte işbirliği alanları varsa, o hâlde yönetimin üst düzey yetkilileri bu alanların ne olduğunu açıkça ortaya koymalı ve onları savunmak için gerekli siyasi cesareti göstermelidir. Ama eğer gerçekten ortak bir zemin kalmamışsa, Washington maliyetlerini kabullenerek açık ve dürüst bir rekabet hattı izlemelidir.
Amerika ile Çin Arasındaki Ekonomi ve Teknoloji Rekabetinin Sınırları Nedir?
Ticaret, uzun süredir ABD-Çin arasındaki çalkantılı siyasi ilişkinin denge unsurlarından biri olagelmiştir. Biden yönetimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ekonomisinden “kopmayı” (decouple) değil, “riskleri azaltmayı” (derisk) hedeflediğini tutarlı biçimde vurguladı—dönemin Hazine Bakanı Janet Yellen bu pozisyonu defalarca dile getirmişti. Trump’ın Hazine Bakanı Scott Bessent da benzer bir söylemi benimsedi: “Çin’den kopmamıza gerek yok. Sadece riskleri azaltmalıyız,” dedi—her ne kadar seçim kampanyasında Çin ile kalıcı normal ticaret ilişkilerinin iptal edilmesini savunmuş olsa da.
ABD ile Çin arasındaki ticaretin çözülmesi, ne tarafların amaçladığı ne de öngördüğü biçimde gelişti. Örneğin, Amerika’nın teknoloji rekabetine yönelik “küçük avlu, yüksek çit” yaklaşımının sınırları, başlangıçta yalnızca ulusal güvenlik ve insan haklarına odaklıyken, bugün bu çerçeve önemli ölçüde genişlemiştir. Başta gelişmiş yarı iletkenler ve gözetim teknolojilerine yönelik hedefli kontrollerle başlayan süreç, artık elektrikli araçlardan ilaç tedarik zincirlerine, liman vinçlerinden tüketici dronlarına kadar uzanmıştır.
Bugün hiçbir sektör, Çin’in askerî modernizasyonuna katkı sağlama, ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilme veya haksız ekonomik ve ticaret uygulamalarıyla desteklenme ihtimalinden tamamen azade değildir. Trump yönetimi, ya bu gerçekliği kabullenmeli ya da her tedarik zincirini güvenlik meselesine dönüştürme refleksini dizginlemelidir. Eğer teknoloji rekabeti gerçekten Çin’in liderlik hedeflediği her sektörü kapsıyorsa—kuantum bilişimden biyoteknolojiye, temiz enerjiden yapay zekâya kadar—o zaman Amerika, tam kopuşa giden bu sürecin ekonomik maliyetlerini üstlenmeye hazır olmalıdır. Eğer bu rekabetin sınırları varsa, Washington bu sınırları Amerikan şirketlerinin ve müttefik hükümetlerin önlerini görebilecekleri açıklıkta tanımlamalıdır.
Her iki yaklaşım için de savunulabilir gerekçeler mevcuttur. Kopuşu savunanlar, Çin’in askerî-sivil füzyon stratejisi çerçevesinde neredeyse her ileri teknoloji alanının Çin’in askerî kapasitesine katkı sunduğunu kabul eder. Aynı zamanda, Pekin’in piyasa kurallarına sistematik olarak uymayı reddettiğini ve Amerika ile müttefiklerini tehdit eden asimetrik yetenekleri elde etmek için büyük bir gayretle çalıştığını da teslim ederler. Ancak bu tür kapsamlı kısıtlamalar, Çin pazarlarına bağımlı olan müttefikleri küstürme ve Çin’in teknolojik özerkliğini hızlandırma riskini barındırır.
Daha dar kapsamlı alternatif—kontrollerin yalnızca doğrudan askerî uygulamalara ve vahim insan hakları ihlallerine konu teknolojilerle sınırlandırılması—acı verici tavizleri beraberinde getirir. Bu yaklaşım, Çin’in bazı sivil teknolojilerde liderliği ele alacağını kabullenmeyi gerektirir. Aynı zamanda ekonomik rekabetle (hedef Amerikan rekabet gücü) güvenlik rekabeti (hedef Çin’in yetersizliği) arasındaki farkı net biçimde ortaya koymayı zorunlu kılar. En zoru ise, iç kamuoyuna neden bazı ekonomik karşılıklı bağımlılık biçimlerinin Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini, bazılarınınsa tehdit oluşturduğunu anlatabilmektir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin sürdüremeyeceği şey, mevcut tutarsızlıktır: Denetimlerin kapsamı, o anda yönetimde ağırlık kazanan fraksiyonun taleplerine göre genişletilip daraltılıyor; ne neyin hedeflendiğine dair bir teori ne de neyin uğruna ne bedellerin göze alındığı konusunda açıklık var. Trump yönetiminin teknoloji rekabeti konusundaki sicili, bu sürece disiplin mi getireceği yoksa ona boyun mu eğeceğiyle tanımlanacaktır.
Çin Dünyada Ne Tür Bir Rol Oynamalıdır?
Çin, aynı anda hem “istikrarsızlık ekseninin” kilit aktörü hâline gelmiş—Rusya, İran ve Kuzey Kore ile bağlarını derinleştirerek uluslararası düzeni tehdit eden bir konum edinmiş—hem de Amerika’nın açıktan düşman ilan ettiği aktörler üzerinde olağanüstü bir diplomasi kapasitesiyle etkili olan bir dünya lideri olarak kendini konumlandırmıştır.
Bu düşmanlar arasında Amerika’nın karşı karşıya olduğu en acil meydan okuma Rusya’dır. Çinli şirketler, Rusya’nın savunma sanayisini büyük ölçüde yeniden yapılandırmayı başarmış; takım tezgâhlarından drone bileşenlerine, boş top mermilerinden bu mermileri doldurmada kullanılan nitroselüloza kadar her şeyi temin etmiştir. Artık Washington’daki çoğu çevre, bu iki ülkeyi birbirinden ayırmaya çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmiş görünüyor—zira baskı altında daha da pekişen otoriter dayanışmaları ve ortak Amerikan karşıtlıkları giderek derinleşmiştir. Ne var ki bu, Pekin’in rolünün sabit olduğu ya da Amerikan politikasının bunu öyle kabul etmesi gerektiği anlamına gelmez. Trump yönetimi Ukrayna’daki savaşı sona erdirmekte gerçekten kararlıysa, Şi Cinping’e Putin’in savaşının bedelini ödetmelidir. Bu da, Rusya’nın savunma üretimini mümkün kılan Çinli şirketlere ikincil yaptırımlar uygulamayı ve çift kullanımlı (sivil–askerî) teknoloji akışına yönelik koordineli kısıtlamalar getirmeyi gerektirir.
Ukrayna’nın ötesine geçildiğinde Çin’in rolü daha da karmaşık bir hâl alır. Pekin’in Pyongyang, Tahran ve çeşitli bölgesel çatışmalar üzerinde benzersiz bir nüfuzu vardır. Bazı durumlarda—örneğin nükleer silahların yayılmasını engelleme ya da bölgesel çatışmaların büyümesini önleme gibi—Çin ile Amerika’nın çıkarları sınırlı ama gerçek bir biçimde örtüşebilir. Bu, işbirliği değil, koordinasyondur—birbirlerine rakip olmaya devam eden güçlerin, belirli kırılganlıklarda paralel eylem göstermesidir. Asıl zorluk, Çin’in etkisinin Amerikan çıkarlarına hizmet ettiği alanlarla, onları doğrudan baltaladığı alanları birbirinden ayırabilmektir.
Bu çelişki daha da derinleşmektedir. Çin, küresel yönetişimin sorumlu bir hamisi olarak kendini konumlandırmış; Birleşmiş Milletler’e sağladığı finansmanı artırmış, kilit uluslararası kuruluşlarda liderlik pozisyonlarını güvence altına almış ve BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü ile Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı Batı öncülüğündeki yapılara alternatif olarak öne çıkarmıştır. Bu gelişmeler, Washington’u kritik bir kararın eşiğine getirir: Amerika, Çin’in küresel yönetişim yükünün daha fazlasını üstlenmesini, kendi aşırı yüklenmişliğine çare olarak memnuniyetle karşılamalı mı; yoksa Çin’in uluslararası kuruluşlardaki etkisini her koşulda bir tehdit olarak mı görmelidir?
Ulusal Güvenlik Stratejisi, bu gerilimi “yük paylaşımı” ve müttefiklerin “kendi bölgelerinde birincil sorumluluğu üstlenmesi” yönündeki söylemleriyle ima etmekle birlikte, Çin’in yeniden şekillenen bu düzende ne tür bir rol oynaması gerektiğine veya oynamaması gerektiğine dair hiçbir netlik sunmaz. Sonuç: sürüklenmedir. Amerika liderlik etmek, uyum sağlamak ya da sahayı terk etmek arasında bocalarken, Pekin kendini gelişmekte olan dünyaya güvenilir bir ortak olarak sunma fırsatını değerlendirmektedir.
Trump yönetimi, Amerika’nın nüfuz alanını nerede sonuna kadar savunacağını, Çin’in Amerikan liderliğinin yerine geçme girişimlerine nerede karşı koyacağını ve Pekin’in küresel yönetişim yüklerini üstlenmesine nerede tahammül edebileceğini veya bunu memnuniyetle karşılayabileceğini açıkça ortaya koymalıdır. Aksi hâlde bu karmaşık kararlar Pekin’e bırakılmış olur—ki Çin, Amerikan belirsizliğinden istifade etme konusunda oldukça ustadır.
Amerika Hangi Tür Bir Çin ile Yaşayabilir?
Bu son soru, cevaplaması en güç olanıdır; çünkü değişen bir dünyada Amerika’nın amacının ne olduğunu tanımlamayı gerektirir. Soğuk Savaş boyunca Amerikan stratejisi; çevreleme, yumuşama ve nihayetinde Sovyet sisteminin reformdan geçeceği ya da çökeceği umuduna doğru evrilmişti. Çin söz konusu olduğunda ise amaç her zaman daha belirsiz kalmıştır. “Angajman dönemi” (engagement era), ekonomik bütünleşmenin Çin siyasetini özgürleştireceğini varsaymıştı. Bu varsayım artık kesin olarak çökmüştür.
Bunun yerine, bazı çevreler Çin Komünist Partisi’ni zayıflatmayı amaçlayan kapsamlı bir cepheleşmeyi savunmaktadır. Başkaları ise, değerlerden ziyade kapasitelere odaklanan, tamamen realist bir rekabet anlayışını önermektedir. Bir diğer yaklaşım ise, Hong Kong, Sincan, Tibet ve Tayvan’daki insan haklarını savunmanın, Amerika’nın temel çıkarlarından biri olduğunu ve ciddi maliyetleri göze almaya değer olduğunu iddia eder.
Trump yönetimi bu tercihten kaçamaz. Pekin, Dalay Lama’nın halefliğini kontrol altına almaya kalkıştığında nasıl tepki verdiği; Tibet’teki din özgürlüğünün uzun süreli bir yüzleşmeye değip değmediğini gösterecektir. Hong Kong’un bastırılmış özerkliğine karşı kalıcı bedeller dayatıp dayatmadığı, siyasi baskının pazarlık konusu olup olmadığını açığa çıkaracaktır. Tayvan’a yaklaşımı ise, Amerika’nın demokratik egemenliği savunmak uğruna bir tırmanmayı göze alıp almayacağını belirleyecektir.
Amerika’nın, Çin’in yönetim yapısına dair iç tartışmasını sonlandırması gerekmez. Ancak, liberal normları reddeden otoriter bir Çin ile hangi koşullar altında birlikte var olabileceğini tanımlaması gerekir. Amerika’nın hangi davranışlara istemeden de olsa katlanabileceğini, hangileriyle etkin biçimde mücadele edeceğini ve hangilerinin “kırmızı çizgi” niteliği taşıyıp belli bir bedeli beraberinde getireceğini net biçimde ortaya koymalıdır.
Bu netlik olmadan Amerikan politikası, Çin’in eylemlerine verilen bir dizi taktiksel tepki yığını olmaktan öteye geçemez; bu tepkileri bir arada tutan ise yalnızca bürokratik ataletten ibaret olur—ve yönetim içi hiziplerin üzerinde uzlaştığı en düşük ortak payda.
Bir Çin Stratejisi Gerekliliği
Başkan Trump, yıllarca süren savrulmanın ardından Amerika’nın Çin politikasına tutarlılık kazandırma vaadiyle göreve başladı. Ancak aradan bir yıl geçmesine rağmen başarısız olmuş durumda—bunun nedeni bir stratejinin kötü uygulanması değil, ortada bir stratejinin hiç bulunmamasıdır.
Ulusal Güvenlik Stratejisi, Çin hakkında düşünmek için bir çerçeve sunmaktadır; ancak rekabetin gerektirdiği zor tercihlere çözüm getirmez. Belge, müttefikleri “yırtıcı ekonomik uygulamalara karşı koymaya” çağırırken, aynı zamanda Hindistan’la ilişkileri derinleştirmeyi ve yük paylaşımı düzenlemeleri kurmayı önermektedir—fakat bu hedefler birbiriyle çeliştiğinde nasıl bir yol izleneceğine dair hiçbir mekanizma sunmamaktadır. Oysa bu çatışmalar kaçınılmazdır: Çin’e karşı ekonomik olarak harekete geçen müttefikler aynı zamanda Çin pazarına bağımlıdır; yük paylaşımı talepleri ise kolektif eylem için gereken ortakları uzaklaştırabilir. Bu söylem, Trump yönetiminin çizgisine hâkim olan ekonomik milliyetçilik, sert güçle rekabet ve işlemsel (transaksiyonel) ihtiyat arasındaki temel çelişkileri çözmekten çok, üzerini örtmektedir.
Çin ile rekabette başarılı olmak, ne azami düzeyde bir cepheleşmeyi ne de tam bir uyumu tercih etmeyi gerektirir; hatta rekabetin nasıl gelişeceğini önceden kusursuzca öngörmek de şart değildir. Ancak şu kaçınılmazdır: Amerika’nın neyi hedeflediği ve bu hedeflere ulaşmak için hangi bedelleri göze almaya hazır olduğu konusunda zor tercihler yapılmalıdır. Bu yazıda yöneltilen dört soru, ABD-Çin ilişkilerinin tüm karmaşıklığını kuşatmaz. Fakat bu sorulara verilecek yanıtlar, Amerikan dış politikasının acilen ihtiyaç duyduğu şeyi sağlayacaktır: Zamanımızın en hayati rekabetinde bir zafer teorisi.
Kaynak: https://www.aei.org/op-eds/in-search-of-a-china-strategy/