Amerikan Üniversitelerini Kim Yönetiyor: Columbia Üniversitesi Örneği
Mütevelli heyeti üyeleri akademisyen değildir –ve çoğunlukla koyun postuna bürünmüş siyasi kurtlardır. Bildiğimiz haliyle Amerikan üniversitelerini kurtarmak için reforma ihtiyacımız var
Cuma akşamı geç saatlerde, Columbia Üniversitesi’nin mütevelli heyeti, geçici başkan Katrina Armstrong’un görevinden ayrıldığını duyurdu.
Altı gün önce, üniversitenin 400 milyon dolarlık federal hibe ve muhtemel iş sözleşmelerini geri kazanma umuduyla, Trump yönetiminin taleplerine korkakça boyun eğmesinin ardından, Armstrong, 75 öğretim üyesiyle acil bir toplantı düzenlemişti. Başkan ve ekibi, içinde bulundukları zor durumu “yürek burkan bir durum” olarak nitelendirdi ve öğretim görevlilerine akademik özgürlük ve bölüm özerkliğinin bozulmadan kaldığına dair güvence vermeye çalıştı.
Toplantının yazılı dökümü sızdırıldı. İki gün sonra başkan, üniversitenin tıp merkezinin başına “geri dönüyordu”. Yerine bir mütevelli heyeti üyesi getirildi.
Columbia Üniversitesi’nin 271 yıllık tarihinde, mütevelli heyeti üyelerinden birinin, öğretim üyelerine, işin yakışıksızlığını örtecek kadar bile, danışmadan üniversitenin liderliğini üstlenmesi hiç yaşanmadı. Kendi başına benzeri görülmemiş olan bu olay, aynı zamanda Amerikan yükseköğrenimindeki derinden endişe verici yönetim sorununu da ortaya koyuyor. Bu durum yıllardır devam ediyor, ancak artık risk her zamankinden daha yüksek. Bu risk; üniversitenin bildiğimiz haliyle hayatta kalıp kalmayacağıdır.
Amerikan üniversiteleri, son dönemde federal hükümetle ve kendi mütevelli heyetleriyle olan ilişkilerinde, akademik özgürlüğü ve ortak yönetişim ilkelerini koruma konusunda sürekli başarısız olduklarını gösterdiler. Bu başarısızlık yaygın olarak dile getirildi, ancak sorumluluğun kimde olduğu sorulmuyor. Columbia, Harvard ya da Pennsylvania Üniversitesi gibi özel üniversitelerde veya Kuzey Carolina Üniversitesi ya da Minnesota Üniversitesi gibi devlet üniversitelerinde, bu değerlerden vazgeçmeye tam olarak kim karar veriyor?
Kolejlerde ve üniversitelerde nihai karar mercii mütevelli heyetidir. Ve son bir yılın sarsıcı olaylarının da gösterdiği gibi, bu heyetlerin nasıl oluşturulduğuna ve nasıl seçildiklerine, kurumları nasıl yönettiklerine ilişkin ciddi sorular var. Hem eski hem de yeni bilginin üreticisi, öğreticisi ve koruyucusu olarak üniversitenin kendine özgü güçlerine bağlılık gösterenler, nihayetinde bu yönetim kurullarının neden başarısız olduğunu anlamaya ve onları nasıl düzeltebileceklerini kavramaya çalışmalıdır.
Mütevelli heyet üyelerinin (bazı yerlerde idare meclisi üyeleri, naipler kurulu üyeleri veya “şirket üyeleri” olarak da bilinir) yüce bir işlevi vardır: kısmen mütevellisi oldukları kurumları bizzat kendi bağışlarıyla desteklemek suretiyle kurumun mali sağlığını ve istikrarını sağlamak. Güvene dayalı bu mutemetlik sorumluluğu, okul başkanının ve bazen diğer üst düzey yöneticilerin işe alınması, atanması ve görevde kalma sürelerini uzatmayı da kapsayacak şekilde genişledi ve genellikle (Columbia’da olduğu gibi) ortak yönetişim normlarının gerektirdiği şekilde akademik kadroyla anlamlı bir danışma sürecine de az da olsa artık ihtiyaç duyulmamaktadır. Mütevelliler; maliyet, bağışçı gücü ve mali idare gibi araçları kullanarak akademik kararlarda giderek daha aktif bir rol oynamaktadır. İçinde bulunduğumuz bu sıkıntılı dönemde, özellikle Trump’ın yönlendirdiği Cumhuriyetçi Parti; bilimsel disiplinleri, bölümleri ve bireysel olarak profesörleri hedef almak amacıyla bu araçları giderek daha fazla kullanıyor. Pek çok mütevelli heyeti kurulu, mali sorumluluğa sahip koyun maskesi takmış siyasi kurtlara dönüşmüş durumda.
Mütevelli heyeti kurulları, esasen, kimlerden katılmalarının isteneceği, kimin önemli komiteleri kontrol edeceği ve en etkili mütevellilerin kriterlerini karşılayamayanlardan kimin nazikçe istifaya ikna edileceği hususlarında karar vermek için kendi gizli kurallarını uygulayan özel kulüplerdir. (Bazı özel enstitülerde başkanlar, mütevelli heyetine kimin seçileceği konusunda söz sahibi olabilir, ancak sonuçta başkanlar mütevelliler tarafından atanmaktadır.) Kamu üniversitelerinde bu kurullar doğrudan eyalet meclislerinin ve yöneticilerinin yetkilerine bağlıdır ve dolayısıyla önemli konularda eyalet siyasetinin insafına kalmıştır. Özel üniversitelerde mütevelli heyeti; iş dünyası, hukuk ve teknoloji sektörlerinin ağır topları tarafından domine edilir ve heyette okul mezunlarının, akademisyenlerin ve öğrencilerin sayısı ise neredeyse yok denecek kadar azdır. İş odaklı bu mütevelli heyeti üyelerinin (çoğunluğu beyaz ve erkek) toplantıları bir golf partisine dönüşür; üniversite politikalarını ve önceliklerini göstermelik de olsa tartışırken, bir yandan da sohbet eder, bağlantı kurar ve anlaşmaları konuşurlar.
Columbia Üniversitesi olayında da görüldüğü gibi, bugün en acil ihtiyaç, mütevelli heyetleri için yeni bir toplumsal sözleşme oluşturmaktır.
Kim mütevelli üyesi oluyor? Columbia Üniversitesi’nde 21 mütevelli üyesi bulunuyor ve eski bir gazeteci dışında hepsi iş dünyası, hukuk ve teknoloji alanlarından geliyor. Akademik bir kurumu yönetmelerine rağmen, hiçbiri akademisyen değil. Hiçbiri stajyerlerle bir sınıf veya laboratuvar toplantısı veya tıbbi vizit yönetmemiştir. Hiçbiri, öğretimlerinin, yayın kayıtlarının ve hizmetlerinin kurum içinden ve dışından alandaki meslektaşları tarafından titizlikle değerlendirildiği mesuliyet sürecinden geçmemiştir. Hiçbirinin çalışmaları anonim okuyucular veya uzman panellerince hakem denetiminden geçmemiştir. Hiçbiri akademik veya bilimsel dergilerde veya basın mecralarında yayın yapmamış ve fikirleri kamuoyunda tartışılmamıştır. Hiçbiri bir hipotez oluşturmadı ve hipotezlerini topladıkları kanıtlara dayanarak test etmedi. Kısacası hiçbiri gerçeği aramadı ve araştırmaları objektif akademisyenler ve bilim insanları tarafından doğrulanmadı.
Üniversitenin temel işlevleri ve amaçları hakkında hiçbir yaşanmış deneyimleri veya fikirleri olmayan insanlara üniversiteyi yönetme görevi nasıl verilebilir diye soruyoruz? Bu mütevelli heyeti üyeleri, bağış yapma kapasiteleri ve kendilerine yönelik beslenen bağış yapmaları beklentisinden başka, görevlerini yerine getirmek için hangi nitelikleri taşıyorlar? Peki, özel çıkarla ilgili olan bu niteliklerin, kamu yararıyla ilgili olan akademisyenlerin, bilim adamlarının ve doktorların kaygılarıyla ne ilgisi var? Üniversiteler Trump yönetiminin plütokratik (zengin hâkimiyeti) idaresini taklit ediyor.
Öyleyse, Columbia Üniversitesi’nin mütevelli heyetinin, federal hükümetle uzlaşma sağlamak uğruna bir üniversiteyi üniversite yapan akademik özgürlük ve paylaşılan yönetişim gibi temel değerleri görmezden gelmeye hazır olmasına şaşırmalı mıyız?
Columbia yönetim kurulu bu konuda benzersiz değil. Birkaç istisna dışında Ivy League (ABD’nin New England bölgesi ve güneyindeki sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu dayanışma birliği) ve benzeri kurumlarda da durum farklı değil (örnek olarak Chicago Üniversitesi verilebilir). Devlet üniversitelerine gelince, California, Michigan ve Wisconsin üniversitelerinin mütevelli heyetleri gibi bazı seçkin kurumlarda farklılıklar olsa da, genellikle avukatlar, politikacılar ve iş adamlarından oluşurlar ve çoğunlukla eyalet valileri tarafından atanırlar. Bu kurulların hesap verebilirliği, tüzüklerinde net bir şekilde yer almıyor ve geniş çaplı özerk yetkilere sahipler. Bu açıdan, özel üniversitelerin yönetim kurullarıyla büyük benzerlik gösteriyorlar.
Bu gerçekler, mütevelli heyetlerinin uzun süredir devam eden ayrıcalıklı olma halleri ve kapalılıkları ile akademik yönetimin merkezine daha büyük siyasi ve ekonomik gündemleri taşımadaki rollerinin kanıtı olarak yeterince uyandırıcı olacaktır. Ancak daha da kaygı verici bir mesele var. Kurullar kimseye karşı sorumlu değildir -yalnızca kendilerine ve yükümlülükleri hakkında genellikle yazılı olmayan belirsiz bir normlar dizisine karşı sorumludurlar. Hesap verebilirlik, öğretim üyeleri, yöneticiler ve öğrenciler içindir.
Performanslarını değerlendirmek, izlemek veya denetlemek için herhangi bir mekanizmanın bulunmadığı göz önüne alındığında, mütevellilerin yoğun siyasi gündemleri akademik kurumların merkezine taşımalarına şaşırmalı mıyız? Yerel, eyalet ve federal düzeydeki gündemler ve ağlarla güçlü bağlantıları sayesinde, mütevelli heyetleri akademik kurumların özünü bu etkilerden koruyan bir tampon olmaktan ziyade, politikacıların ve finans odaklı değerlerin etkisini ileten kanallar haline gelirler. (Geçen yıl, Pennsylvania Üniversitesi mütevellilerinden biri, öğretim üyeleri tarafından üniversiteye karşı “düşmanca bir yönetimi devralma girişiminde” bulunmakla suçlandı.)
Columbia Üniversitesi örneğinde görüldüğü gibi, bugün en acil ihtiyaç, artık kurumu koruma görevlerini yapamayacak kadar korkak ve güvenilemeyecek kadar çıkarcı hale gelen mütevelli heyetleri için yeni bir toplumsal sözleşme oluşturmaktır. Bu değişim, avukatları, hedge fon yöneticilerini ve teknoloji sektöründeki elitleri; profesörler, öğretmenler, araştırmacılar, bilim insanları ve öğrencilerle dengeleyen güçlü, toplumsal temelli bir aktivizmi gerektirecektir. Devlet üniversiteleri açısından bunun için hukuki desteğin yanı sıra, odaklı topluluklar ve eyalet valileri arasında güçlü bir ittifak gerekebilir. Mütevelli heyetlerinde bu tür değişiklikler yapılmadığı takdirde, zengin mezunlar, sağcı milyarderler ve bürokratlardan oluşan ve kutsal olmayan bir ittifakın üniversiteleri ele geçirmesi daha da yerleşik hale gelecek gibi görünüyor.
Bu yeni toplumsal sözleşmeyi oluşturmak için iki kritik adım gereklidir. Birincisi; kurulların, üyeliklerinin, hesap verebilirliklerinin ve yetkilerinin üzerindeki denetimlerde kamu denetiminin tüm gücünü kullanmaktır. İkincisi ise, tüm akademik yönetim kurullarının liberal demokrasilerdeki üniversitelerde olduğu gibi; akademik konuşma, görüş bildirme ve sorgulama özgürlüğü, usul şeffaflığı ve demografik çeşitlilik gibi temel değerlerini hem yansıtmasını hem de savunmasını talep etmektir.
Hükümetin hedef listesinde hala çok sayıda üniversite var ve bu üniversiteler ruhlarını kaybetmeden önce, mütevelli heyetlerinin hesap vermesi gerekiyor.
Arjun Appadurai, New York Üniversitesi’nde emekli olarak çalışan bir profesör ve New School Üniversitesi’nin eski rektörüdür. Sheldon Pollock, Columbia Üniversitesi’nde emekli çalışan bir profesör ve Orta Doğu, Güney Asya ve Afrika Çalışmaları Bölümü’nün eski başkanıdır.
Kaynak: https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/apr/01/columbia-university-board-trustees
Tercüme: Ali Karakuş