Amerikan Dünya Düzeninin Yerine Ne Geçmeli?

Amerika geriliyor. Amerikan önderliğindeki dünya düzeni olan Pax Americana da öyle. Amerikan gerilemesi pek çok gerçek tehlikeyi beraberinde getirse de, tek kutuplu düzenin başından beri ne denli yetersiz kaldığını açıkça dile getirmek ve eski düzenin hiçbir zaman sağlayamadığından daha iyi barışı güvence altına alabilecek çok kutuplu bir dünya tasavvur etmek için bundan daha elverişli bir fırsat hiç olmamıştı.

1945’ten bu yana süregelen Amerikan barışını ve onun “kurallara dayalı uluslararası düzenini” —bu ifade ancak onlarca yıl sonra yaygınlık kazanmış olsa da, neyse— idealize etmek, içinde bulunduğumuz duruma verilmiş yanlış bir tepkidir.

Hâkim tepki ise eski güzel günleri geri getirmeye yönelik beyhude bir çaba oldu: Liberal yorumcular Atlantikçiliğin tehdit altında olmasına ağıt yakıyor, kaybedilen çok taraflılığı duygusal biçimde savunuyor ve çoğu zaman ahlaken yüceltici savaşlar yürütme özlemi duyuyorlar.

Geçmişi idealize etmekle suçlandıklarında, bu nostalji yanlıları yararlı yanılsamaları savunmaya sığınıyorlar: Evet, eski düzen yalan söylüyordu; ama en azından idealler adına yalan söylüyordu.

Kanada Başbakanı Mark Carney’nin 2026’da Davos’ta yaptığı konuşma, en azından büyük güçler açısından, eski ideal ve kural söyleminin her zaman hoş bir mite dayandığını açıkça dile getirdiği için bazı çevrelerce cesurca dürüst bir çıkış olarak karşılandı. Ancak bu pek de yeni bir şey değildi.

Üstelik Carney, bu yalanın bir zamanlar dünyayı daha iyi bir yer hâline getirdiğini öne sürmekte de yanılıyordu. Atlantik ekseninin dışında kalan pek az kişi Pax Americana’yı mümkün dünyaların en iyisi sanmıştı. Carney, yalnızca birkaç hafta sonra Trump’ın İran’a karşı seçimlik savaşını kamuoyu önünde desteklediğinde, kendi açık sözlülüğünün sınırlarını kısa sürede gözler önüne serdi.

Yüce gönüllü ikiyüzlülüğe dayanan eski düzen, Küresel Güney için hiçbir zaman yeterince iyi olmadı; yalnızca fazlasıyla kaba ve örtüsüz bir pazarlık sunan bir başkan yüzünden de yıkılmadı.

Daha da önemlisi, içinde bulunduğumuz ana verilen geleneksel tepkiler yalnızca ikna edici olmamakla ve arzu edilir olmamakla kalmıyor; artık uygulanabilir de değiller. Bu ise iyi bir şey.

Kusurlu ve ahlaken iflas etmiş eski bir dünya düzenini yeniden canlandırmaya çalışmak yerine, içinde bulunduğumuz an, kaçınılmaz olarak çoğulcu ve rekabetçi bir dünyaya uygun savaş karşıtı bir gündem gerektiriyor.

Böyle bir dünya için savaş karşıtı bir gündem, dört taahhütle başlamalıdır.

Birincisi, devletler, BM Şartı’nın 51. maddesi uyarınca ileri sürebilecekleri meşru müdafaa hakkının sınırlarını yeniden teyit etmeli ve güçlendirmelidir.

İkincisi, devletler, ilhakın veya güç kullanarak toprak edinmenin kabul edilemezliği ilkesine (bugün İsrail/Filistin örneğinde görüldüğü gibi fiilî ilhak dâhil) yeniden bağlılık göstermelidir.

Üçüncüsü, büyük ve orta güçler, birbirlerine karşı vekâlet savaşlarını kışkırtmamayı, mümkün kılmamayı veya yoğunlaştırmamayı taahhüt etmelidir.

Dördüncüsü, devletler, saldırı yasağının veya vahşete ilişkin kuralların ağır ihlallerine öngörülebilir biçimde katkıda bulunan askerî yardımı ne sağlamalı ne de bu tür silah satışlarına izin vermelidir.

Böyle bir uzlaşının değeri, asgari nitelikte olmasında yatar. Devletlerden dünya düzeninin bütün mimarisi üzerinde uzlaşmalarını ya da ortak bir ahlaki kavramlar dizisini paylaşmalarını istemez.

Bunun yerine, katılanlardan açık, dar kapsamlı ve acil bir önermeyi kabul etmelerini ister: Zorlamanın hiçbir sınırlamaya tabi olmadığı bir dünyada hiçbir devlet daha güvende değildir; çünkü bir gücün kendisi için talep ettiği her istisna, rakipleri için de kullanılabilir hâle gelir.

Bu uzlaşı, ortaya çıkmakta olan düzenin en belirgin tehlikesine de cevap verir. Trump’ın dış politikası, gerilemekte olan Amerikan hegemonunun, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hüküm süren düzenden bile daha şiddetli bir düzenin ortaya çıkmasına nasıl katkıda bulunabileceğini göstermektedir.

Ancak bu tehlike, uluslararasıcıları daha iyi bir liberal yönetim altında yeniden tesis edilecek tek kutuplu bir düzene özlem duymaya (aynı liberal enternasyonalist kadroyu söylemeye bile gerek yok) sevk etmemelidir. Çok kutupluluk aynı zamanda yeni bir imkân da yaratmaktadır.

Hiçbir güç, herkes için kuralları uygulama yetkisine makul biçimde sahip olduğunu ileri süremiyorsa, karşılıklı özdenetime dayalı bir düzen, artık inandırıcılığını yitirmiş bir hiyerarşi üzerine kurulu bir düzenden daha istikrarlı olabilir.

Savaş karşıtı normun yeniden canlandırılması, yüzyıl ortasındaki uzlaşının yeniden tesis edilmesinden daha fazlasını gerektirir; ancak bunun çıkış noktası, savaş sonrası düzenin ilk mimarlarının açıkça kavradığı bazı temel içgörüler olmalıdır.

Karşılıklılık, saldırgan ile mağdur arasında ahlaki eşdeğerlik kurulmasını gerektirmez; vahşet karşısında kayıtsız kalmayı da gerektirmez.

Ancak aydınlanmış bir özdenetimi gerektirir; yani devletlerden, rakipleri, müttefikleri ve kendileri için de uygulanmasını isteyecekleri kuralları kabul etmeleri beklenmelidir.

Bu şekilde kurgulanmış bir özdenetim uzlaşısının önemli avantajları vardır. Uygulaması sistematik biçimde eşitsiz olan eski bir düzene yapılan çağrılara kıyasla, ikiyüzlülük suçlamasına çok daha doğrudan cevap verir.

O, kaosun başkomutanı. Artık hepimiz Trump’ın savaşlarının kurbanıyız.

Ayrıca, ortak bir siyasi projeyi paylaşmasalar bile rakip güçlere bu kurallara uymaları için bir gerekçe sunar.

Her büyük ve orta güç, önleyici savaşın, ilhakın, vekâlet çatışmasının ve zorlayıcı boğma politikasının devlet yönetiminin olağan araçları hâline geldiği bir dünyada daha az güvendedir.

Son çeyrek yüzyıl, sözde teröre karşı savaşın küresel maliyetleri ile Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı ve ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşı aracılığıyla bu gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koymuştur.

Bu maliyetli seçimlik savaşlar, erdeme değil, öz çıkara dayanan bir özdenetim anlayışı lehindeki argümanı ortaya koymaktadır.

Dört önerimiz, yeni bir dünya düzeninin ana hatlarını ortaya koymaktadır.

Birincisi, devletler, BM Şartı uyarınca ileri sürebilecekleri meşru müdafaa hakkının sınırlarını yeniden teyit etmeli ve güçlendirmelidir. Meşru müdafaa hakkı, varsayımsal gelecekteki tehditlere, zayıflamış caydırıcılığa veya geniş kapsamlı bölgesel tehlike iddialarına dayanarak saldırmak için hiçbir zaman genel bir yetki olarak tasarlanmamıştır.

Yaklaşan bir saldırıya karşı savunma ile önleyici savaş arasındaki ayrım hayati önemdedir. Bu ayrım bir kez ortadan kalktığında, her rekabet bir güvenlik krizine dönüştürülebilir ve her güçlü devlet ilk saldırıyı gerçekleştirme hakkını ileri sürebilir.

Aynı şekilde devletler, meşru müdafaanın, kendi topraklarında faaliyet gösteren devlet dışı aktörleri kontrol altına almak konusunda “isteksiz veya aciz” olan devletlerin topraklarına saldırıya izin verdiğini öne süren zararlı doktrin gibi, meşru müdafaa hakkına ilişkin diğer yorumlara da karşı çıkmalıdır.

İkincisi, devletler, işgal, yerleşim, demografik mühendislik veya sahada geri döndürülemez fiilî durumlar yaratılması yoluyla gerçekleştirilen fiilî ilhak da dâhil olmak üzere, ilhakın veya güç kullanarak toprak edinmenin kabul edilemezliği ilkesine yeniden bağlılık göstermelidir. Bu ilke, çok kutupluluğun karşılıklı özdenetim temelinde mi yoksa bölgesel tahakküm temelinde mi şekilleneceğinin en açık sınamalarından biridir.

Nüfuz alanlarına dayalı bir dünya, neredeyse tanımı gereği, zayıf devletlerin toprak bütünlüğünün pazarlık konusu hâline geldiği bir dünyadır; ABD’nin Venezuela, Küba, Grönland ve hatta Kanada’ya yönelik tehditlerinin de açıkça gösterdiği gibi.

Bunun, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşına ilişkin gelecekteki herhangi bir çözüm açısından doğuracağı sonuçlar açıktır.

Üçüncüsü, büyük ve orta güçler, birbirlerine karşı vekâlet savaşlarını kışkırtmamayı, mümkün kılmamayı veya yoğunlaştırmamayı taahhüt etmelidir. Saldırıya direnen bir devlete savunma amaçlı destek sağlamak başka bir şeydir; savaşı uzatmak veya yerel bir çatışmayı rakibi yıpratma aracına dönüştürmek amacıyla tasarlanmış tedbirler ise bambaşka bir şeydir.

Vekâlet çatışması, Şart’a şeklen bağlılık ile tırmanan şiddetin bir arada var olmasının başlıca yollarından biridir. Devletlerin, sivil nüfusu harap eden, bölgeleri istikrarsızlaştıran ve daha geniş çaplı savaş riskini artıran çatışmaları sürdürürken doğrudan sorumluluğu reddetmelerine imkân tanır.

Dördüncüsü, devletler, saldırıyı veya vahşeti yasaklayan kuralların ağır ihlallerine öngörülebilir biçimde katkıda bulunan askerî yardımı sağlamamalı, bu tür silah satışlarına izin vermemeli veya bunlara sponsor olmamalıdır. Dış güçler, saldırgan savaş yürüten ya da sivillere kitlesel zarar veren ortaklarını silahlandırıp koruduklarında, Gazze ve Ukrayna savaşlarının da gösterdiği gibi, yerel veya bölgesel savaşların küresel saflaşmanın sınandığı alanlara dönüşmesine katkıda bulunurlar.

Nostaljinin sınırları, eski “kurallara dayalı” düzenin konvansiyonel silah ticaretini engelleme veya düzenleme konusundaki başarısızlığından daha açık hiçbir yerde görülmez. Dünya askerî harcamaları 2025 yılında yaklaşık 2,9 trilyon dolara ulaştı.

Uluslararası büyük silah pazarı da son derece yoğunlaşmıştır: 2021-2025 döneminde Amerika Birleşik Devletleri küresel silah ihracatının %42’sini gerçekleştirirken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi birlikte küresel ihracatın yaklaşık %68’ini oluşturmuştur.

Bu alanda güçlü bir gündem, bir devletin silahların soykırım, insanlığa karşı suçlar, ağır ihlaller, sivillere yönelik saldırılar veya diğer savaş suçlarını işlemek için kullanılacağını bildiği durumlarda bu silahların transferini yasaklayan ve belirtilen ciddi ihlallerin gerçekleşmesine ilişkin ağır basan bir risk bulunduğunda transferin reddedilmesini zorunlu kılan Silah Ticareti Antlaşması üzerine inşa edilebilir.

Bu çerçeve, saldırıyı, ilhakı veya diğer savunma dışı güç kullanımlarını öngörülebilir biçimde kolaylaştıran silah transferlerini de kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

Bu gündemin amacı, uluslararası düzenin bütün geleceğini önceden belirlemek değildir. Amaç, uzlaşının en gerekli, kaçınmanın ise en tehlikeli olduğu noktadan başlamaktır: meşru müdafaa kisvesi altında yürütülen önleyici savaş yok; güç kullanarak ilhak yok; başka ülkelerin toprakları üzerinden yürütülen vekâlet savaşı yok; saldırıyı veya vahşeti bilerek besleyen silah transferleri yok.

Bunlar ütopyacı talepler olmaktan uzaktır; aksine, rakip güçlerin savaşı siyasetin olağan aracı hâline getirmeden rekabet edebileceği bir dünyanın asgari koşullarıdır.

Çok kutupluluk, Amerikan düzeninden düzensizliğe doğru bir düşüşten ibaret olarak anlaşılmamalıdır. En güçlü devletlerin bölgeleri kendi aralarında paylaşmalarına, kendilerine bağımlı ortakları silahlandırmalarına ve zorlamayı güvenlik olarak yeniden adlandırmalarına izin verilirse, çok kutupluluk bir hâkimiyet yarışına dönüşebilir.

Ancak aynı zamanda, tek bir gücün erdemine daha az bağımlı, seçici uygulamalar nedeniyle daha az zedelenmiş ve dünün ikiyüzlülüklerini kaybedilmiş hukukla karıştıran nostaljiye karşı daha az kırılgan bir düzen kurma fırsatı da sunmaktadır. Artık yapılması gereken, eski düzene ağıt yakmayı bırakmak, yeni kanunsuzluğu reddetmek ve özdenetimi bundan sonra ortaya çıkacak düzenin ince ama sağlam çekirdeği hâline getirmektir.

*Aslı Bâli ve Samuel Moyn, Yale Üniversitesi’nde hukuk profesörüdür.

Kaynak: https://www.theguardian.com/commentisfree/2026/jul/29/us-decline-world-order-replacement