Amerika ve Çin Yıkımın Eşiğinde

Uçurumun Kenarından Geri Adım Atmak İçin Son Şans

2010’ların başından bu yana Pekin ile Washington arasındaki ilişki, temkinli angajmandan gergin rekabete doğru istikrarlı biçimde kaydı. Adım adım, iki taraf da diğerini yalnızca bir rakip olarak değil, kendi temel değerlerine, siyasi meşruiyetine ve hayati ulusal çıkarlarına yönelik başlıca tehdit olarak gören ulusal güvenlik stratejileri benimsedi. Bu dönüşüm yalnızca dış gelişmelerden kaynaklanmadı; iç siyasi teşvikler, bürokratik manevralar ve kırılganlık, gerileme ve statüye ilişkin derin köklü kaygılar da belirleyici oldu.

Her iki ülkenin de diğerini caydırmaya yönelik giderek daha sertleşen girişimleri, savunma, ekonomi, kültür ve diplomasi alanlarında artan sürtüşmelere yol açtı. Başlangıçta ihtiyatlı bir dengeleme davranışı olarak ortaya çıkan süreç, zamanla uzun vadeli düşmanlığı politikanın düzenleyici ilkesi olarak varsayan, birbirini pekiştiren stratejik tutumlara dönüştü.

Dünyanın en güçlü iki ülkesinin stratejilerini karşılıklı düşmanlık etrafında örgütlediği bir dünya; silahlanma yarışları, kurumsal felç ve iklim değişikliği, salgın hastalıklar ve finansal istikrarsızlık gibi ortak tehditlerin ihmal edilmesiyle tanımlanır. Böyle bir dünyada çatışmalar kolaylıkla kontrolden çıkabilir. Anlamlı emniyet mekanizmalarının yokluğunda, mevcut gidişat her iki toplumu ve uluslararası sistemi yönetilen düşmanlık, azalan refah ve kronik güvensizlik durumuna kilitleme riski taşıyor — öyle bir durum ki, rekabet kendi başına bir amaca dönüşür ve bedelini yalnızca Pekin ile Washington değil, bütün dünya öder.

Başka bir deyişle, Pekin ile Washington rekabeti hızlandırır ve kolektif sorun çözme alanını daraltmaya devam ederse, dünya çok daha sağlıksız, daha eşitsiz ve daha tehlikeli bir yer olacak. Dahası, güvensizlik ve iç siyasi baskılarla beslenen bir gerilim tırmanışında, bugün asıl tehlike bilinçli bir çatışmadan çok kazara çıkacak bir çatışmada yatıyor. Nitekim Nisan 2001’de Çin’in Hainan Adası yakınlarında bir Çin savaş uçağı ile bir ABD EP-3 keşif uçağının çarpışmasını düşünelim. Ya da Mayıs 1999’da ABD’nin Belgrad’daki Çin büyükelçiliğini bombalamasını; Washington bunun kazara olduğunu savunmuştu. Bu tür olaylar bugünkü koşullarda yaşansa, yalnızca bir savaşı değil, bir nükleer savaşı bile tetikleyebilir.

Yine de bu gidişat geri döndürülemez değil. Önümüzdeki aylar, her iki tarafta da siyasi gelişmelerin, ekonomik zorunlulukların ve stratejik yorgunluğun, ikili ilişkileri istikrara kavuşturacak ve normalleştirecek koşulları oluşturabileceği nadir bir fırsat penceresi sunabilir. Ancak bu tür fırsatlar kırılgan.

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin’de uzun yıllardır çalışan iki akademisyen olarak, ikili ilişkilerde yaklaşık altmış yıllık dalgalanmaya tanıklık ettik ve ülkelerimiz arasındaki çatışmanın gölgesini yakından biliyoruz. Ama aynı zamanda yeni bir neslin yeni bir Soğuk Savaş’a girmesi ihtimalinden de derin bir rahatsızlık duyuyoruz. Zamanında ve bilinçli politika adımları atılmazsa, atalet ve rekabet varsayılan yön haline gelecek ve küresel sonuçları olan bir karşı karşıya gelme riskini artıracak.

Dünyanın ihtiyacı olan şey, ABD-Çin angajmanının geleneksel biçimlerine geri dönmekten çok, her iki tarafı da uçurumun kenarından geri çekecek yeni bir normalleşme süreci.

Düşmanlığın Yerleşmesi

Mevcut durumda her iki taraf da diğerine en kötü senaryo varsayımları üzerinden bakıyor. Washington’da Çin, ABD’nin küresel liderliğine, teknolojik üstünlüğüne, ekonomik hâkimiyetine ve demokratik normlarına yönelik başlıca sistemik meydan okuma olarak tanımlanıyor. Pekin’de ise Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in yükselişini çevrelemeye çalışan, Çin Komünist Partisi’ni zayıflatmayı hedefleyen ve “America First” (Önce Amerika) üstünlüğünü Çin’in aleyhine korumaya çalışan temel güç olarak görülüyor.

Bu algılar artık retorikle sınırlı değil; askeri planlamaya, ittifak ve ortaklık yapılarına, ihracat kontrol rejimlerine ve kamu diplomasisine yerleşmiş durumda. Bu da iki ülkeyi, liderler arasındaki dostane zirvelerin bile çözemediği kalıcı bir güvensizlik ve tepkisellik sarmalına kilitliyor.

Bu tablonun derinliği ve sonuçları askeri, ekonomik ve diplomatik alanlarda açıkça görülüyor. Örneğin nükleer ve konvansiyonel güçlerin hızla modernize edilmesi, ayrıca uzay, siber teknoloji ve yapay zekâ destekli sistemlerde yeni savaş kapasitesinin genişlemesi nedeniyle askeri caydırıcılık giderek daha karmaşık, daha belirsiz ve sağlanması daha zor hale geldi. Bu karmaşıklık, ülkelerimizi hem silah sayısını hem de çeşitliliğini artırarak ihtiyatlı davranmaya itiyor. Hızla tırmanan bir silahlanma yarışı zaten başlamış durumda; bu da tabloya daha fazla belirsizlik ve daha fazla maliyet ekliyor.

Batı Pasifik’te ise deniz ve hava karşılaşmaları yoğunlaştı; Çin ve ABD güçleri arasında birkaç kez kıl payı atlatılan olaylar yaşandı. Yanlış hesaplama, kaza ya da kriz tırmanışı sonucu ortaya çıkabilecek sıcak bir çatışma ihtimali artık teorik değil. Üstelik böyle bir çatışma, iki nükleer güç ve dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında yaşanır.

Ekonomik açıdan bakıldığında, ABD-Çin karşılıklı bağımlılığı bir zamanlar ikili ilişkilerde vazgeçilmez bir istikrar unsuru olarak görülüyordu ve küresel ekonomik büyümeye kuşkusuz katkı sağladı. Çin 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldığında kişi başına GSYİH’si 1.065 dolardı; ABD’de bu rakam 37.133 dolardı. 2023’e gelindiğinde ise Çin’de 12.951 dolara, ABD’de 82.769 dolara çıktı. Bu dönemde her iki ülke de konumunu ciddi biçimde güçlendirdi. Ancak her iki ülkedeki iç sarsıntılar yıkıcı etkiler yarattı: Çin’in kuzeydoğusu işsizlikten ağır darbe aldı; ABD’nin Ortabatı bölgesi de benzer biçimde etkilendi.

Son yıllarda güvenlik ilişkilerinin giderek daha sorunlu hale gelmesiyle birlikte, bu nedenlerle her iki ülke de karşılıklı bağımlılığı artık öncelikle bir kırılganlık olarak görüyor; ekonomi ulusal güvenliğe tabi kılınıyor. Kapsamlı ihracat kontrolleri, sanayi politikaları ve tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesi verimlilik ve büyümenin önüne geçti. “Ayrışma”, “risk azaltma” ve “kendi kendine yeterlilik” gibi kavramlar daha geniş bir gerçeği yansıtıyor: Her iki ülke de karşılıklı bağımlılığı azaltmak için ciddi ekonomik maliyetleri göze almaya hazır.

İlişkinin ekonomik sütununun bu şekilde aşınması yalnızca ikili istikrarı zayıflatmıyor; aynı zamanda küresel piyasaların parçalanmasına ve belirsizliğin artmasına da katkıda bulunuyor. Nadir toprak elementleri ticaretindeki ve yüksek kapasiteli çip satışlarındaki son aksaklıklar bunun iki çarpıcı örneği.

Kültürel ve diplomatik düzeyde ise karşılıklı güvensizlik artık kamu anlatılarını ve dış politika kimliğini şekillendiriyor. Çin her yıl kaç Amerikalının ülkeyi ziyaret ettiğini açıklamıyor; ancak bu sayının COVID-19 salgını öncesine kıyasla yalnızca küçük bir kısmı olduğu genel kabul görüyor. Bugün Pekin sokaklarında çok az Batılı görmek mümkün. Akademik ve bilimsel iş birliği özellikle kısıtlandı; ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan F-1 vizesi alan Çinli öğrenci sayısı 2024 ile 2025 arasında yaklaşık yüzde 27 düştü.

Her iki ülkedeki öğrenciler, profesörler ve araştırmacılar temkinli davranıyor. Bazı ABD eyaletleri Çinli eğitim kurumlarıyla iş birliğini sınırlayan yasalar çıkarıyor. Çinli eğitimciler ise ülkelerindeki alt düzey yetkililerin Amerikalılarla yeni entelektüel girişimler başlatma sorumluluğunu üstlenmekten çekindiğini söylüyor. İnsanlar arası bağlar zayıfladıkça, her iki hükümet de ilişkiyi jeopolitik ve medeniyetçi bir çerçevede tanımlamaya daha yatkın hale geliyor. Bu da meseleyi basit politika anlaşmazlıklarının ötesine taşıyor ve en küçük uzlaşma işaretini bile iç politikada zehirli hale getiriyor.

İlk Raunt

İkimiz de bunu daha önce gördük. İkimiz de 80 yaşına yaklaşıyoruz ve ABD-Çin düşmanlığının soyut değil, somut olduğu dönemleri hatırlıyoruz — savaşla, ideolojik karşıtlıkla ve nükleer yok olma korkusuyla ifade edilen bir düşmanlıktı bu. Bu yaş grubundaki Amerikalılar için Kore Savaşı, Çin’i ve müttefiki Kuzey Kore’yi bir savaş alanı düşmanı olarak zihne kazıyan ulusal bir travmaydı. İnsanlar sevdiklerini ve arkadaşlarını kaybetti. Kore Yarımadası’ndaki çatışmalarda 30 binden fazla Amerikan askeri öldü. Savaş, eğitimden medyaya ve kamusal hayata kadar onlarca yıl etkili olacak bir kuşku kültürünü yerleştirdi.

Ardından gelen Vietnam Savaşı’nda ABD, Çin ve Sovyetler Birliği ile ittifak halindeki bir düşmanla savaştı ve bu durum sürekli seferberlik hissini daha da uzattı. Genç Amerikalılar kitlesel kayıplara ve ahlaki belirsizliğe maruz kaldı. Savaş sonunda, çoğu zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınmış 58 binden fazla Amerikalının ölümüne yol açtı. Bu çatışmalarda görev almayanlar bile Soğuk Savaş hazırlık disiplininin içinde yaşadı; okullarda nükleer saldırı tatbikatları yaptı ve şehirlerin dakikalar içinde yok olabileceği gerçeğini içselleştirdi.

Aynı kuşağın Çin’deki karşılığı ise çok daha büyük sarsıntılar yaşadı. Kore Savaşı, yeni kurulmuş bir devletten büyük bir ulusal fedakârlık talep etti; milyonlarca asker Yalu Nehri’ni geçerek Kore Yarımadası’na gönderildi ve acil iç yeniden yapılanma için gereken kıt kaynaklar başka alanlara aktarıldı. Çin’de insanlara, Çinli askerlerin Kore Savaşı’nda kahramanca savaştığı, 180 binden fazlasının öldüğü ve birçok cephede Amerikalıları yendikleri öğretilir. Ancak bugün Çinliler, sonucun savaşın başladığı 38. paralel boyunca stratejik bir çıkmaza dönüştüğünü de biliyor.

Vietnam, Laos ve Kamboçya’da Amerika Birleşik Devletleri ile dolaylı biçimde savaşmanın bedeli ise son derece ağırdı. Çin kaynaklarına göre, Hanoi’nin talebi üzerine Pekin, hava savunması, mühendislik ve lojistik destek için gizlice ve ardışık biçimde Vietnam’a asker gönderdi. 1965 ile 1968 arasında 320 binden fazla Çin askeri Vietnam’a sevk edildi.

Bizim kuşağımız, stratejik düşmanlığın sınıflara, ailelere ve kişisel hedeflere nasıl sızdığını ilk elden öğrendi. Pekin ile Washington arasındaki kalıcı düşmanlığı soyut bir jeopolitik oyun olarak değil; gerçek bedeli kaybedilen hayatlarla, kaçırılan fırsatlarla ve imkân yerine korkuyla şekillenen kuşaklarla ölçülen derin bir insani trajedi olarak yaşadık.

Derin Bir Sıfırlama mı?

1970’lerin başına gelindiğinde, her iki ülkenin liderleri de bu maliyetlerin fazla ağır olduğunu kabul etti. Yardımcıları Zhou Enlai ile Henry Kissinger arasında yürütülen gizli temasların ardından, Çin lideri Mao Zedong ile ABD Başkanı Richard Nixon 1972’de ilişkileri onarmak için yukarıdan aşağıya bir süreç başlattı. İki toplum birbirleriyle kapsamlı biçimde temas kuramadığı için, yanlış algıları düzeltmek ve barış ile iş birliğini teşvik etmek görevi bu liderlere düştü.

Bugün Xi ile ABD Başkanı Donald Trump’ın benzer bir ana açık olabileceğine dair işaretler var. Nitekim Ekim 2025’te Xi ve Trump Güney Kore’nin Busan kentinde bir araya geldi. Her iki lider de, bazı önemli çekincelerle birlikte, özellikle ticaret alanında ABD-Çin ilişkilerinde iş birliği ve gerilimin azaltılmasını vurguladı. Xi, Çin ile ABD’nin “ortak ve dost” olması gerektiğini söyledi; iki tarafı da uzun vadeli karşılıklı çıkarlara odaklanmaya ve ticaret ile ekonomik iş birliğinin ilişkiyi sürtüşmeye değil istikrara dayandırmasına izin vermeye çağırdı. Basında yer alan haberlere göre Çin, Amerikan soya fasulyesi alımlarını yeniden başlatmayı, nadir toprak elementlerine yönelik ihracat kontrollerini askıya almayı ve yasa dışı fentanil ticaretini engellemek için Washington’la çalışmayı kabul etti.

Buna karşılık Trump, ABD-Çin ilişkilerinin tonunu yeniden ayarlamaya çalıştı. Xi’yi “çok güçlü bir ülkenin muazzam lideri” olarak nitelendirdi ve en azından retorik düzeyde, çatışma yerine diplomasi ve ticarete dayalı iş birliğine yönelen açık bir değişim sinyali verdi. Daha kapsamlı bir anlaşmaya dair iyimserliği, zirvenin bir son değil, daha geniş ekonomik iş birliğine giden yolda bir basamak olarak tasarlandığını gösteriyordu. Ayrıca zirveyi “G-2” toplantısı olarak tanımladı; bu da Pekin’e yeni ve daha yüksek bir saygı düzeyi mesajı verdi.

Bu durum hafife alınmamalı. Çinli liderler, ABD’nin kendilerine saygı göstermediğini ve onları tecrit etmeye çalıştığını düşündüklerinde ya da Washington karşısında daha zayıf bir konumda olduklarını hissettiklerinde en hassas tepkileri verir. Obama döneminde Washington, Pekin’in “büyük ülkeler arasında yeni bir ilişki modeli” çağrısını açıkça reddetmiş ve Çin’in yeni bir G-2’nin yarısı olarak görülmesi önerilerini geri çevirmişti. Ancak bugün Çin’in güç ve itibar kazanması — ve Washington’un iç ve dış politikadaki hataları — Pekin’de daha fazla özgüven yaratmış durumda; Trump’ın sözleri de bu duyguyu pekiştirdi.

Açık olmak gerekirse, Pekin ile Washington komşularını ve dünyanın dört bir yanındaki orta güçleri haklı olarak endişelendirecek bir tür ikili hegemonya arayışına girmemeli. Ancak uluslararası sistemde ve bölgesel güvenlik mimarilerinde birbirlerine alan açmalı. Bu, diğer ülkelerin kontrolden çıkmış bir büyük güç rekabetinin kurbanı olmayacakları konusunda güven duymasını sağlar. Bundan sonra Pekin ile Washington etkileşimlerini çok kutupluluk ve çoklu hizalanma gerçeği üzerine inşa etmeli.

Güney Kore’deki buluşma derin bir sıfırlama için yeterli değildi; çünkü esas olarak ticarete odaklandı ve teknolojik rekabet, tedarik zincirlerinde ayrışma ve güvenlik gerilimleri gibi temel stratejik meseleleri büyük ölçüde es geçti. Ancak zirveden sonra Trump teknoloji alanında bir zeytin dalı uzattı: Aralık 2025’te Amerikan çip üreticisi Nvidia’nın en güçlü ikinci yarı iletken çiplerini Çin’e satmasına izin verileceğini açıkladı. Bu karar, Çin’in ileri teknolojilere erişimini engellemeyi amaçlayan politikaların bir kısmını geri aldı. Trump’ın ifadesiyle, “Başkan Xi olumlu yanıt verdi.”

Paralel Geri Çekilme

Her iki toplumun da uçurumun kenarından bir adım geri atılmasını memnuniyetle karşılayacağına dair işaretler var. Her iki ülkedeki kamuoyu yoklamaları, insanların mevcut çatışma hattını giderek daha maliyetli gördüğünü gösteriyor. Tutumlar, hükümetlerin eşitsizlik başta olmak üzere iç sorunları iyileştirmeye daha fazla odaklanması ve dış maceralardan kaçınması ya da bunları azaltması gerektiği fikrinde yakınlaşıyor.

Örneğin Chicago Council on Global Affairs’in yakın tarihli bir anketine göre Amerikalıların yüzde 53’ü artık ABD’nin Çin’le “dostane iş birliği ve angajmana girmesi gerektiğini” söylüyor; bu oran 2024’te yüzde 40’tı. Buna karşılık Tsinghua Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Strateji Merkezi’nin Aralık 2025’te yayımladığı bir anket, Çin kamuoyunun ABD’ye yönelik tutumunun yumuşadığını gösteriyor. Katılımcılardan ABD’ye ilişkin görüşlerini birden beşe kadar bir ölçekle değerlendirmeleri istendiğinde, ortalama puan 2024’teki 1,85’ten 2,38’e yükseldi. (Karşılaştırma için, 2025’te Hindistan’ın olumlu algı puanı 2,06’ydı; Rusya’nın puanı ise 2024’te 3,66 iken 2025’te 3,48’e geriledi.)

Sonuçta Pekin ile Washington’un bugün ve öngörülebilir gelecekte ortak bir ekonomik ihtiyacı var: güçlü ve istikrarlı bir orta sınıf inşa etmek ya da yeniden inşa etmek. İki ülke arasındaki kalıcı bir çatışma, her iki ekonomiye ve bu hedefe ciddi zarar verir.

Çin’de bu eğilim, geçen Ekim ayında yapılan Komünist Parti Merkez Komitesi Dördüncü Genel Kurulu’nda açıkça görüldü. Toplantıya ekonominin yeniden canlandırılması gerektiği düşüncesi hâkimdi; bu da kısmen daha dayanıklı, daha az katı ve dış politika dikkat dağınıklıklarından arındırılmış ekonomik politikalarla sağlanacaktı. Üyeler, Çin’in “daha fazla açıklık yoluyla reform ve kalkınmayı ilerletmesi, fırsatları paylaşması ve dünyanın geri kalanıyla ortak kalkınma sağlaması” gerektiğini ilan etti. Bu yaklaşım, Çin’in dış dünyayı yatıştırarak yurt dışından daha fazla kaynak çekmesi ve iç gücünü inşa etmeye odaklanması gerektiğini savunan eski Çin lideri Deng Xiaoping’in reform düşüncesini hatırlatıyor. Deng’in reformları, 1970’lerin sonlarından itibaren Çin’de kırk yıl süren çarpıcı bir büyümeyi tetikledi. Çin’in ekonomik kalkınma politikasının önündeki önemli bir sınav, Xi’nin devlet dışı ekonomik aktörlere ne ölçüde öncelik vereceği ve iç inovasyon için ne kadar elverişli koşullar yaratacağı olacak.

Trump yönetiminin “America First” şiarı ve Demokratların satın alma gücünü önceleyen mesajı da benzer biçimde içe dönük bir ülke tablosu çiziyor. Yönetimin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde ifade edildiği gibi, “Amerika Birleşik Devletleri’nin Atlas gibi tüm dünya düzenini sırtlama günleri sona erdi.” Bu, ABD’nin izolasyonizm izleyeceği anlamına gelmiyor — Ocak ayında Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yakalanması bunun kanıtı — ancak kaynakları ile taahhütleri arasında daha sıkı bir uyum aradığını ve satın alma gücü, uyuşturucu, işsizlik ve enflasyon gibi iç sorunlara ve yakın bölgelere yönelik ilişkilere daha fazla odaklandığını gösteriyor.

Çin’le bir cepheleşme bu hesaplamaya pek uymuyor. Trump’ın 2017 Ulusal Güvenlik Stratejisi Pekin’le büyük güç rekabeti üzerine açıkça inşa edilmişti; oysa ikinci Trump NSS’de Çin’e neredeyse hiç atıf yok. Tek bir sıcak gün kışın bittiği anlamına gelmez; ama bir başlangıçtır.

İlk Ateş Noktası

İlişkiyi istikrara kavuşturmaya başlamak için en uygun yer, belki de sezgiye aykırı biçimde, en tehlikeli boyutu: uzun süredir kaynayan Tayvan meselesi. Tayvan Boğazı’ndaki artan oynaklık bu konunun hızla ele alınmasını gerekli kılıyor. Üstelik gerilimi düşürmek, sanıldığından daha kolay olabilir.

Çin’in 2005 tarihli Ayrılık Karşıtı Yasası, Pekin’in Tayvan sorununu çözmek için hangi koşullarda “barışçıl olmayan yöntemlere” başvurabileceğini açıkça tanımlar: Tayvan’ın bağımsızlık ilan etmesi; Tayvan’ın Çin’den ayrılmasına yol açacak büyük olayların meydana gelmesi; ya da barışçıl birleşme ihtimalinin tamamen ortadan kalkması. Çin hükümetinin kendi hukuki ve siyasi ölçütlerine göre mevcut boğazlar arası koşullar bu kriterleri karşılamıyor. Ayrıca sosyal medyada sık görülen spekülasyonlara ve duygusal yorumlara rağmen, Pekin Tayvan’ın askeri yolla ele geçirilmesinin yakın ya da kaçınılmaz olduğunu resmen ilan etmiş değil. Aksine Çin yönetimi, barışçıl birleşme tercihinin sürdüğünü yineliyor ve adayı kapsamlı canlı ateş tatbikatlarıyla kuşatma gibi tam ölçekli caydırıcılık adımlarının yalnızca ayrılmayı önleme amacı taşıdığını savunuyor.

Başka bir deyişle, askeri atmosfer ne kadar gergin olursa olsun, Tayvan Boğazı üzerindeki siyasi düşmanlığı yumuşatmak hâlâ mümkün. İki ülkenin birbirine güvence vermesi için doğru an bu olabilir. Pekin’in barışçıl niyetlerini yinelemesi kendi çıkarına; Washington’un da “Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemediği” yönündeki önceki tutumunu yeniden teyit etmesi kendi çıkarına.

Bu tür açıklamalar yalnızca sözde kalıyormuş gibi görülebilir. Oysa sözler ve davranışlar önem taşır. Kasım 2025’in başında Japonya Başbakanı Sanae Takaichi, belirli koşullar altında Japonya’nın Tayvan konusunda bir çatışmaya dâhil olabileceğini söyleyince Çin’de büyük bir tepki doğdu. Pek çok Çinlinin gözünde bu sözler Japonya’yı Tayvan’a daha da yaklaştırdı. O tarihten bu yana Çin-Japonya ilişkileri belirgin biçimde kötüleşti; Çin, Japonya’ya ekonomik ve diplomatik baskı uyguladı. Washington, Taipei’nin olası tek taraflı bağımsızlık ilanını onaylamadığını yeniden vurgularsa, bu yalnızca Pekin’i rahatlatmakla kalmaz; aynı zamanda Tokyo’ya da Washington’un bölgedeki tansiyonu düşürmek istediğini gösterir.

Yeniden Temas

Pekin ile Washington, her iki ülkede de zaten önemli ölçüde toplumsal mutabakat bulunan daha esnek alanlara — örneğin ekonomik ve kültürel engellere — odaklanarak yeni bir normalleşme yönünde adımlar atabilir. Örneğin Çin ile ABD, Temmuz 2020’de karşılıklı misilleme gösterisi kapsamında kapatılan Houston ve Çengdu’daki konsolosluklarını yeniden açabilir.

Pekin ile Washington ayrıca birbirlerine uyguladıkları ortalama gümrük tarifelerinde karşılıklı ve kayda değer bir indirimi müzakere edebilir. Çin de bazı ihracat kalemlerinde sübvansiyon düzeylerini düşürmeyi değerlendirebilir. Gümrük tarifeleri ve ticaret engelleri, ABD ve Çin toplumlarının en kırılgan kesimlerine zarar veriyor; üstelik keyfi uygulamalar her iki ülkede ve dünya genelindeki üçüncü taraflarda yolsuzluğu besliyor.

Çin ile ABD, ekonomik araçları birbirini sınırlamak için kullandığını düşünebilir; ancak zaman içinde tarifeler ve ihracat kontrolleri gibi araçlar etkisini kaybeder ve nihayetinde her iki ekonomiyi de zayıflatır. Daha doğru yaklaşım, karşılaştırmalı üstünlük ilkesinin ticaret politikası için en sağlam başlangıç noktası olduğunu kabul etmek olur. Bu, bütünüyle serbest ticarete dönüş anlamına gelmez — her iki ülke de ulusal güvenlikle bağdaşmayan bazı bağımlılıkları tespit etmiş durumda. Ancak ortalama gümrük tarifesinin, ulusal güvenlik ve karşılıklılık ilkeleriyle uyumlu olacak şekilde mümkün olan en düşük seviyede tutulması gerektiği anlamına gelir.

Her iki ülke, kültürel duvarları yıkmak ve birbirlerinin hızla değişen toplumlarını daha doğru anlamak için de adımlar atabilir. Örneğin bazı Amerikalı gözlemciler, Çin’in siyasi yapısının Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yol açan dönüşümlere benzer biçimde köklü bir değişim geçireceğini düşünüyor. Buna karşılık birçok Çinli analist, Çin’in ekonomik, teknolojik ve askerî açıdan yakında ABD’yi yakalayacağına inanıyor. Gerçekte ise bu iki senaryonun da gerçekleşme ihtimali düşük. Buna rağmen bu tür yanlış algılar, politika ve eylemleri şimdiden etkiledi ve iki ülkenin uzun vadeli çıkarlarına zarar verdi. Eğer her iki ülkenin karşı tarafa ilişkin algısı gerçekçi ve nesnel öngörülerle dengelenmezse, tarafların kendi gücünü abartıp diğerini küçümsemesi gibi ciddi bir risk ortaya çıkar.

İlginç biçimde bunun tam tersi bir tehlike de var: Her iki taraf da kendi konumunun hızla aşındığını düşünerek paniğe kapılabilir ve daha erken harekete geçme eğilimine girebilir. Örneğin Çin’de bazı çevrelerde, Tayvan’ın Çin’den ayrılmasını destekleyen dış baskılara direnme kapasitesine dair güven eksikliği var. Benzer şekilde bazı Amerikalılar, ABD’nin Çin karşısındaki teknolojik üstünlüğünü yakında kaybedeceğinden endişe ediyor. Kısacası her iki ülke de diğerine dair belirsiz ve sisli bir tabloya bakıyor; bu da yanlış hesaplama riskini artırıyor.

Bu algıları azaltmanın önemli yollarından biri, toplumun tüm kesimlerinde daha derin bağlar ve temaslar kurmayı teşvik etmek. Örneğin gazetecilere yönelik kısıtlamalar gevşetilmeli. Akademik ve araştırma değişim programları pandemi öncesi seviyelere geri getirilmeli. Ancak bu alanlarda hükümet adımları çözümün yalnızca bir parçası. Atmosferin değişmesi için toplumların da sürece katılmak istemesi gerekiyor. Bu nedenle her iki ülkedeki yetkililer, karşı tarafın öğrencilerini, akademisyenlerini ve medya mensuplarını kategorik biçimde “casus” olarak nitelemekten kaçınarak daha misafirperver bir ortam yaratabilir.

Son olarak iki tarafın da askeri kanallar arasındaki görüşmeleri yeniden başlatması gerekiyor. Bu görüşmeler yalnızca kazaları ve yanlış algıları azaltmak için değil, aynı zamanda Pekin ile Washington’un aralarındaki silahlanma yarışını besleyen bazı meselelerde iş birliği yapıp yapamayacağını görmek için de önemli. Ancak bu temaslar, ticaret, teknoloji, ideoloji ve güvenlik alanlarındaki ABD-Çin geriliminin geçici bir sapma değil, uzun bir tarihsel sürecin parçası olduğu gerçeği üzerine kurulmalı.

Başlangıç noktası, Asya’da ve ötesinde her iki ülke için de yer olduğu ve gerilimi azaltma çabalarının aciliyet taşıdığı yönünde ortak bir teyit — belki de ortak bir bildiri — olmalı.

“Anı Yakala!”

Bugün her iki ülkedeki politika yapıcılar ve akademisyenler, önceki kuşakların sahip olmadığı olağanüstü analitik araçlara — yapay zekâ dâhil — sahip. Bu teknik kapasite, küresel ilişkilerin sağlıklı biçimde yönetilmesi için hayati önem taşıyor. Ancak ileri teknolojiye dayanan en sofistike karar alıcılar bile gerçek bir savaşı simüle edemez; böyle bir savaş katlanılamaz can kayıplarına yol açar. Bu nedenle Çin ile ABD arasında ölümcül bir çatışmayı önlemek için başka unsurlar gerekiyor: stratejik hafıza, kriz deneyimi ve onlarca yıl içinde inşa edilen kültürler arası güven.

İki ülkenin şu anda bu emniyet mekanizmalarını yeniden kurma fırsatı var. Üst düzey söylem şimdiye kadar yumuşamış olsa da bu durum kurumsallaşmış değil; dikkatle dengelenmiş tablo kolayca sarsılabilir. Pekin ile Washington bu yeni normalleşme fırsatını kaçırırsa, gelecekte stratejik çıkarlarını korumaları mümkün olmayacak. İki ülkenin hedeflerini ve birbirlerine yönelik yaklaşımlarını yeniden ayarlaması için yalnızca kısa bir zaman dilimi var.

Mao’nun Ocak 1963’te devrimci eylemi teşvik eden bir şiirinde söylediği ve Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı tarihi ziyarette ABD-Çin angajmanının aciliyetini vurgularken alıntıladığı sözle: “On bin yıl çok uzun. Günü yakala, anı yakala!”

 

* DAVID M. LAMPTON, Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda (SAIS) Emeritus Profesör ve Kıdemli Araştırma Görevlisi. ABD-Çin İlişkileri Ulusal Komitesi’nin eski başkanı. Living U.S.-China Relations: From Cold War to Cold War kitabının yazarı. 

** WANG JISI, Uluslararası ve Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün kurucu başkanı ve Pekin Üniversitesi Boya Kürsüsü Emeritus Profesörü. Stories of the Cold War kitabının yazarı.

 

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/united-states/america-and-china-edge-ruin-lampton-jisi