Amerika Diye Bir Şey Yok

Çöküş Üzerine Kısa Bir Giriş

 

Sidney Lumet’in Network (1976) adlı filmindeki ünlü bir sahne, geçen her on yılda daha da aydınlatıcı hâle geliyor. Çok uluslu bir şirketin yönetim kurulu başkanı olan Arthur Jensen (Ned Beatty), herkesin gözü önünde yaşadığı sinir kriziyle beklenmedik bir şekilde bir hakikat sözcüsüne dönüşen televizyon sunucusu Howard Beale’i (Peter Finch) yanına çağırır ve yirminci yüzyıl siyasi sinemasının belki de en belirleyici nitelikteki tiradını dile getirir. Soğuk Savaş filmin ufkunu hâlâ belirliyor olsa da Jensen çok geçmeden neoliberal küreselleşme olarak billurlaşacak olan ideolojik evrenin içinden konuşmaktadır. Onun sesi, bizatihi sermayenin, tarihsel bir zorunluluğa dönüşmüş ve seküler bir dinin otoritesiyle donatılmış sesidir:

 

Doğanın asli güçlerine müdahale ettiniz, Bay Beale, buna izin vermeyeceğim! … Araplar bu ülkeden milyarlarca dolar çıkardı ve şimdi onları geri koymak zorundalar! Bu, gelgit hareketidir; gelgitin yarattığı çekim gücüdür! Bu, ekolojik dengedir! Sen, uluslar ve halklar ekseninde düşünen yaşlı bir adamsın. Uluslar yoktur. Halklar yoktur… Yalnızca sistemlerin tek ve bütüncül bir sistemi, devasa ve muazzam, iç içe geçmiş, karşılıklı etkileşim hâlindeki, çok değişkenli, çok uluslu bir dolar hâkimiyeti vardır…. Bu gezegendeki yaşamın bütününü belirleyen uluslararası para sistemidir. Bugünün doğal düzeni budur. Bugünün atomik, atom altı ve galaktik yapısı budur! … Siz o küçücük yirmi bir inçlik ekranınıza çıkıp Amerika ve demokrasi hakkında uluyorsunuz. Amerika diye bir şey yok. Demokrasi diye bir şey yok. Yalnızca IBM, ITT, AT&T, DuPont, Dow, Union Carbide ve Exxon vardır. Bugünün dünyasının ulusları bunlardır. Sizce Ruslar devlet konseylerinde ne konuşuyorlar-Karl Marx’ı mı? Doğrusal programlama tablolarını, istatistiksel karar teorilerini, minimaks (en küçük-en büyük) çözümlerini çıkarıyor ve tıpkı bizim gibi işlemlerinin ve yatırımlarının fiyat-maliyet olasılıklarını hesaplıyorlar. Artık uluslar ve ideolojiler dünyasında yaşamıyoruz, Bay Beale. Dünya, iş dünyasının değişmez kuralları tarafından amansızca belirlenen bir şirketler topluluğudur. Dünya bir iştir, Bay Beale. İnsan çamurun içinden sürünerek çıktığından beri de böyledir. Ve çocuklarımız, Bay Beale, savaşın ya da kıtlığın, baskının ya da vahşetin olmadığı o kusursuz dünyayı; herkesin ortak bir kâr uğruna çalıştığı, herkesin hisse sahibi olduğu, tüm ihtiyaçların karşılandığı, tüm kaygıların yatıştırıldığı ve tüm can sıkıntısının giderildiği, o uçsuz bucaksız ve evrensel holdingi görecekler.

 

Her ideolojik metin gibi, Jensen’ın konuşması da aynı anda hem doğrudur hem yanlıştır. Konuşma, sermayenin siyasal sınırları çözme ve devletleri birikim zorunluluklarına tabi kılma yönündeki tarihsel eğilimini yakalıyor. Ama aynı zamanda sanki demokratik egemenliğin şirket iktidarı tarafından gölgelenmesi basitçe kaderin bir gereğiymiş gibi bu tarihsel süreci bir doğa yasası olarak sunuyor. İdeolojinin kendine özgü dehası budur: gerçekliği, onu üreten güçleri gizemli hale getirerek açığa çıkarıyor.

 

Bir kuşak sonra Andrew Dominik’in Killing Them Softly (2012) adlı filmi de aynı temaya geri dönüyor ancak bu kez Jensen’ın konuşmasına hâlâ canlılık veren büyük metafizik retorikten arındırılmış bir biçimde. Film, Jackie Cogan’ın (Brad Pitt) bir barda televizyon ekranından Barack Obama’nın seçim zaferi konuşmasını izlediği sahneyle sona erer. Obama, Amerikan istisnacılığının o bilindik söylemine başvuruyor; “Amerikan rüyasını yeniden kazanmak… ve çokluktan birliğe ulaşmak.” Cogan’ın kısa tiradı, içerdiği kötümserlikle sarsıcı bir etki yaratıyor:

 

Dostum, Thomas Jefferson bir Amerikan azizidir; çünkü “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” sözlerini yazdı-oysa buna açıkça kendisi de inanmıyordu, çünkü kendi çocuklarının köle olarak yaşamasına izin verdi. İngilizlere vergi ödemekten bıkmış zengin ve züppe bir beyazdı. İşte böyle; o, güzel sözler kaleme alıp ayak takımını galeyana getirdi; onlar gidip o sözler uğruna can verirken, o arkasına yaslanıp şarabını yudumladı ve kölesi olan kızı becerdi. Bu adam bana bir topluluk içinde yaşadığımızı mı söylemek istiyor? Beni güldürmeyin. Ben Amerika’da yaşıyorum ve Amerika’da herkes kendi başınadır. Amerika bir ülke değil. Sadece bir iştir. Şimdi şu lanet olası paramı ver.

 

Jensen küresel sermayenin sesiyle konuşuyorsa, Cogan neoliberal öznelliğin sesiyle konuşuyor. İlki ulusların dünya piyasası içinde çözülüşünü ilan eder; ikincisi ise bunun öznel karşılığını, dayanışmanın toplumsal Darwinizm içinde çözülüşünü dile getirir. Bu ikisinin arasında, son yarım yüzyılın ideolojik güzergâhı tamamlanmış olur: siyasetin yerini yönetim, yurttaşlığın yerini rekabet alır; toplumsal bağın kendisi ise bir al-ver işinden ibaret hâle gelir.

 

Finansal Gücün Mimarisi

 

Amerika Birleşik Devletleri bugün hem askeri güç hem de teknolojik altyapıyla kesişen küresel ölçekte hegemonik bir finansal sistemin siyasi merkezi olarak işlev gördüğü için dünyanın baskın gücü olma konumunu sürdürmektedir. Bu bağlamda siyasetçiler, stratejik koordinatları demokratik müzakere yoluyla değil, likidite, borç yönetimi ve varlıkların korunmasına ilişkin zorunluluklar tarafından belirlenen kararları uygulayan orta kademe teknokrat yöneticilerdir.

 

Donald Trump’ın yeniden iktidara dönüşü bu durumun ders kitabı niteliğinde bir örneğini sunmaktadır. Kampanyası; bir grup sabıkalı milyarder, vahşi kurumsal şirket patronları ve devlet varlık fonları-Elon Musk, Timothy Mellon, Miriam Adelson ve Körfez bölgesinden akan muazzam miktardaki petrodolarlar tarafından finanse edildi. Bunların ortak, tutarlı bir felsefesi yoktu; yalnızca tek bir iştahları vardı: kendilerinin daha da zengin olması için Amerikan devletinin yeniden yapılandırılması. Trump hiçbir zaman siyasi yetenekleri nedeniyle seçilmedi-çünkü böyle yetenekleri yok. Onun, tiyatral öngörülemezliğinin kolaylıkla bir silaha dönüştürülebileceği bilinerek seçildi. Bu bakımdan o, dizginlenemez bir gösterinin nihayet stratejiyi yuttuğu ve siyasetin, alacaklılardan oluşan bir izleyici kitlesi için salt bir performansa dönüştüğü bir geçiş süreci adına mükemmel bir vitrin yüzüdür.

 

Burada liberallerin en sevdiği hatayı yapmamaya dikkat etmeliyiz: kuklaları kuklacının yerine koymak. Evet, milyarderler siyasetçileri satın alır; bu yeni bir haber değildir ama çürüme çok daha derindedir. Amerikan finansal gücünün asıl temeli, ABD Hazine tahvillerinin dünyanın “risksiz” rezerv varlığı olma sıfatıyla sahip olduğu o aşırı ayrıcalıktır; bu, tüm Bretton Woods sonrası düzenin dayandığı bir güven oyunudur. Amerikan borcuna duyulan-aslında çoğu zaman dayatılan-güven (ABD kamu borcu şu anda 39,4 trilyon dolarla rekor seviyede olup, hükümetin borç/GSYİH oranı yaklaşık %122,6 civarındadır); Washington’ın hiçbir bedel ödemeksizin harcama yapmasına, savaş yürütmesine, uluslararası hukuku ceza görmeden ihlal etmesine ve finansal varlıkları şişirmesine olanak tanımaktadır. Wall Street, Fed ve devlet mekanizması; dolarları likidite yaratımı, varlık enflasyonu, askeri güç projeksiyonu ve parasal hegemonya unsurlarından oluşan, kendi kendini besleyen bir döngü içinde yeniden dolaşıma sokmaktadır. Bu, kendi ivmesiyle beslenen bir döngüdür ve kutsallığını sorgulamaya cesaret edenin vay haline.

 

Bununla birlikte, titizlikle tasarlanmış bu mimari artık görünür gerilim işaretleri göstermektedir. Yükselen Hazine tahvil getirileri (artan yeniden finansman maliyetleri), süregelen bütçe açıkları, dolarsızlaştırma girişimleri ve başlıca ticaret güçlerinin enerji işlemlerini dolar dışındaki para birimleriyle gerçekleştirme konusundaki artan istekliliği; altından koparılmış ve ABD’nin askeri gücüyle ayakta tutulan itibari (fiat) para birimlerine dayalı 1971 sonrası parasal düzenin kademeli olarak çözülmekte olduğuna işaret ediyor. Bu gelişmelerin hiçbiri Amerikan hegemonyasının yakın bir çöküşünü göstermemektedir. Ancak birlikte ele alındıklarında, bu hegemonyayı ayakta tutan finansal aygıtın yapısal istikrarsızlık ve içten çöküş dönemine girdiğini göstermektedirler.

 

Çağdaş jeopolitik çatışmalar bu arka plan karşısında anlaşılır hâle gelmektedir. Bunlar, ulusal çıkarlarını takip eden egemen devletler arasındaki mücadeleler olarak değil, küresel sermayenin ve yarım yüzyıldır onu ayakta tutan parasal düzenin daha geniş çaplı yeniden örgütlenmesinin gerilim anları olarak anlaşılmalıdır.

 

Bu nedenle Jensen’in konuşması yeniden dinlenmeyi hak etmektedir; çünkü kapitalizmin en derin ve aynı zamanda en yanıltıcı fantezisine ideolojik bir ifade kazandırmaktadır: tarihin sona erdiği ve merkezi ABD olan küresel sermayenin egemenliğinin dünyanın doğal, nesnel ve ebedî mantığı olduğu fantezisine. Ancak Jensen zorunluluğun sesiyle konuşuyorsa, bizim görevimiz tesadüfü yeniden keşfetmektir. Eskilerin kader dediği şeyin seküler bir versiyonu gibi kendini finansın kaçınılmaz mantığı olarak sunan şeyin, aslında siyasi kararların, kurumsal manipülasyonların ve sınıf iktidarının tarihsel tortulaşmasından başka bir şey olmadığını kavramaktır.

 

Değer Olmadan Zenginlik

 

Analiz artık bir adım daha ileri gitmelidir; aksi takdirde, güç dengesindeki yeniden düzenlemeyi sistemin bizzat kendisindeki köklü bir dönüşüm sanma riskiyle karşı karşıya kalırız. İnsan, küresel nüfuzun daha dengeli bir dağılımının kapitalizmi bir şekilde istikrara kavuşturabileceğini hayal etmeye başlıyor; işte tam da karşı durmamız gereken yanılsama budur. Çok kutupluluk, kendi başına, neoliberal küreselleşmenin çözümü değildir. Kapitalist yeniden üretimin kurucu kategorilerini sorgulamayı reddettiği ölçüde, yalnızca “kriz kapitalizmi”nin mevcut aşamada aldığı ideolojik biçimdir.

 

Bunun neden böyle olduğunu görebilmek için, insanların nadiren sorguladığı ve çağdaş iktisadın neredeyse tamamen unuttuğu bir ayrımı yeniden hatırlamamız gerekir: zenginlik ile değer arasındaki ayrımı. Kapitalizm bugün olağanüstü miktarlarda zenginlik biriktirirken, aynı zamanda değerin üretimini sistematik biçimde zayıflatmaktadır. Finansal varlıklar çoğalmakta, borsalar rekor seviyelere ulaşmakta, gayrimenkul değerlemeleri şişmekte ve devlet borçları büyümektedir. Parasal ölçütlerle bakıldığında (sürekli genişleyen likidite kütlesi açısından), dünya hiç olmadığı kadar zengin görünmektedir. Oysa sosyo-ekonomik değer ne paradır ne de maddi bolluktur. Değer kapitalist koşullar altında insan emeğinin toplumsal olarak geçerlilik kazandığı, tarihsel olarak özgül bir biçimdir. Ve bizzat sermayenin can damarı olan bu değerin özü, meta üretmek üzere istihdam edilen canlı emektir.

 

Sermaye, işçileri makineler, otomasyon ve yapay zekâ ile değiştirerek zenginliği artırabilir; fakat değeri yalnızca canlı emeğin sömürülmesi yoluyla üretir. Makineler değer aktarırlar; değer yaratmazlar. Dolayısıyla her teknolojik sıçrama, kapitalizmin üretken kapasitesini güçlendirirken aynı anda kapitalist birikimin dayandığı toplumsal ilişkiyi de zayıflatır. Sermaye teknolojik açıdan ne denli üretken hale gelirse, sosyo-ekonomik bir cevher olarak değer yaratma kapasitesi de o denli azalır; işte sözde çalışma toplumlarını giderek artan bir sefalete mahkûm eden de budur.

 

Bu çelişki modernitenin merkezinde yer almaktadır. 1970’lerdeki mikroelektronik devrimle değişen şey, bunun tarihsel ölçeğiydi. Modern çağın büyük bölümünde teknolojik yenilik bir sektörde işçileri yerinden ederken başka sektörlerde istihdam yaratıyordu. Sonunda ise otomasyon, emek gücünü piyasaların yeniden absorbe edebileceğinden daha hızlı ortadan kaldırmaya başladı. O andan itibaren finans, üretken birikime yalnızca eşlik eden bir unsur olmaktan çıktı; onun yerine geçen bir unsur hâline geldi. Kredi, kaldıraç, varlık enflasyonu ve spekülatif finans artık yalnızca kapitalizmin aşırılıkları değildi. Kapitalizmin kendi içsel sınırıyla yüzleşmesini ertelediği telafi edici ve şüphesiz tuhaf biçimde aşırı mekanizmalar haline geldiler.

 

Finans, gelecekteki değerlenmeye ilişkin beklentileri sermayeleştiriyor. Bu beklentiler de teorik olarak sonsuza kadar çoğaltılabilir. Kira, temettü, telif hakkı, vergi, borçlanma araçları, hisse senetleri, türev ürünler ve sigorta sözleşmeleri gibi beklenen her türlü gelir akışı, finansal varlıklar halinde yeniden paketlenip anında alınıp satılabilir bir servete dönüştürülebiliyor. Sonuç, henüz gerçekleşmemiş ve bunları karşılayacak ölçekte hiçbir zaman gerçekleşmeyecek emek üzerine kurulu, durmadan büyüyen bir alacaklar dağıdır. Hayalî sermaye sahte zenginlik değildir. Gerçekleşme ihtimali her geçen gün azalan, gelecekteki bir değere yönelik bir bahistir.

 

İşte bu nedenle mevcut kriz, yalnızca bir başka borç döngüsü ya da bir başka jeopolitik geçiş olarak anlaşılamaz. Bunlar, yüzeyin altında yatan ve şu şekilde özetlenebilecek bir patolojinin belirtileridir: değerin kendisinin bizatihi üretimi geri döndürülemez bir düşüş sürecine girdiğinden sermaye, hayali alacakların sürekli genişlemesine yapısal olarak bağımlı hale gelmiştir. Finansal dinamizm olarak görünen şey, sistemin kör ve yıkıcı acizliğinin yönetimidir. Sermaye artık kendi sosyo-ekonomik genişlemesinin koşullarını yeniden üretmiyor; kendi çöküşünü ertelemek için felaket koşullarını yeniden üretiyor.

 

Her Şeyin Finansallaşması

 

Finansallaşma, varlık biçiminin yaşamın her köşesine yayılmasıdır. Önemli olan, bir şeyin toplumsal bir ihtiyacı karşılayıp karşılamaması değil, finansal bir değerlemeyi destekleyebilecek bir gelir akışına dönüştürülüp dönüştürülememesidir. Öngörülebilir gelirlerin elde edilebildiği her yerde bir varlık yaratılabilir. Bir varlığın yaratılabildiği her yerde ona karşılık borç çıkarılabilir. Borcun var olduğu her yerde yeni araçlar oluşturulabilir, bunların ticareti yapılabilir ve kaldıraç olarak kullanılabilir. Sonuç, büyümesi gündelik yaşamın sürekli sömürgeleştirilmesine bağlı olan, kendi kendini genişleten hayalî sermaye mimarisidir.

 

Bunun en açık örneğini konut piyasası sunmaktadır. Bir zamanlar ev, öncelikle içinde yaşanacak bir yerdi; topluluklar ve aile yaşamı içine yerleşmiş toplumsal bir kurumdu. Bugün ise giderek daha fazla bir yatırım aracına dönüşmektedir. 2008’de öğrendiğimiz üzere, ipotekler menkul kıymet hâline getirilmek üzere paketlenmekte, küresel piyasalarda satılmakta ve çok daha büyük spekülasyon döngüleri içinde teminat olarak kullanılmaktadır. Konutun kendisi, yarattığı finansal varlığa kıyasla ikincil hâle gelmektedir. Barınmanın toplumsal işlevi ile değer artışına yönelik finansal zorunluluk arasındaki kalıcı gerilim, neoliberalizmin talihsiz bir yan etkisi değildir. Aşırı finansallaşmış, borca dayalı kapitalizmin örgütleyici ilkesidir.

 

Aynı mantık sağlık hizmetlerini de dönüştürmüştür. Bir zamanlar, kusurlu da olsa, kamu için bir hayır/iyi olarak görülen sağlık hizmetleri artık finansal çıkarım alanına dönüşmüştür. Hastaneler yatırım fonları tarafından satın alınmakta, ilaç şirketleri hissedar beklentilerine göre değerlenmekte, sigorta sistemleri giderek daha karmaşık hâle gelmekte ve hastaya bakım dili yerini yatırım getirisi diline bırakmaktadır. 2020’de öğrenmiş olmamız gerektiği gibi, hastalar gelir akışlarına, hastalık ise bir varlık sınıfına dönüşmektedir.

 

Eğitim de aynı doğrultuyu izlemektedir. Üniversiteler artık öncelikle bilgi üretmemekte ya da yurttaşlık bilincini geliştirmemektedir. Onlar borçlu özneler üretmektedir. Öğrenci kredileri finansal ürünlere dönüştürülmekte, menkul kıymetleştirilip satılmakta; eğitimin kendisi ise öğrettiklerinden ziyade gelecekte yaratmayı vaat ettiği gelir akışlarına göre değerlendirilmektedir. Böylece öğrenci, gelecekteki emeğinin bir kısmına daha şimdiden el konulmuş bir borç taşıyıcısı olarak topluma girmektedir. Aynı durum yaşam döngüsünün diğer ucunda da geçerlidir; emeklilik fonları da finansal araçlar hâline getirilerek paketlenmektedir.

 

Tüketimin sıradan rutinleri bile bu mantığın içine çekilmektedir. Kredi kartı borçları, otomobil kredileri, tüketici finansmanı ve maaş günü kredileri menkul kıymetleştirmenin hammaddesine dönüşmektedir. Gündelik borçluluk, finansal piyasalarda dolaşan alınıp satılabilir menkul kıymetlere dönüştürülmektedir; bu da söz konusu piyasaların toplumsal güvencesizlikten kâr elde ettiği anlamına gelmektedir.

 

Dolayısıyla finansallaşma, toplumsal ilişkilerin kendisini varlık haline getirmektedir. Ev, beden, eğitim, yaşlılık, dikkat, veri, gelecekte beklenen davranışların tümü; tepede biriken finansal servetin adeta bir sihirbazın şapkasından çıkar gibi yaratılabilmesi için teminat hâline getirilmektedir. Hayatın her alanı, ancak yarına yönelik soyut bir parasal alacağa dönüştürülebildiği ölçüde gerçek varlığı bakımından meşruiyet kazanıyor.

 

Savaş bu mantığın doruk noktasını temsil etmektedir. Eğer konut, sağlık ve eğitim artık finansal varlıklarsa, savaş bunların en çarpıcı ifadesidir. Yeniden silahlanma, kitlelere istikrarsız bir jeopolitik ortama verilen siyasi bir yanıt olarak sunulurken, her şeyden önce küresel finans için devasa bir likidite olayıdır. Avrupa Birliği’nin SAFE (Avrupa İçin Güvenlik Eylemi) programı tek başına savunma tedarikini desteklemek amacıyla 150 milyar avroya kadar ortak borçlanmayı öngörmektedir; ayrıca savunma odaklı borsa yatırım fonları (ETF’ler), Avrupa piyasalarında en hızlı büyüyen yatırım araçları arasındadır. Bu durum, askeri harcamaların artık kârı esas olarak silah üreticileri veya devlet ihaleleri yoluyla sağlamadığı anlamına geliyor. Bunun yerine, yatırım yapılabilir finansal ürünler ortaya çıkarıyor. Yıkımın kendisi, yatırım portföylerini çeşitlendirme fırsatına dönüşüyor.

 

Ölüm tüccarı, fabrika zemininden işlem masasına taşınmıştır. Bombalanmış şehirler, yerinden edilmiş nüfuslar, yerle bir olmuş altyapılar ve hatta 1.000 gün süren bir soykırım; borsa kodları, türev araçlar, borsa yatırım fonları ve üç aylık kazanç raporlarının gölgesinde kaybolup gidiyor; zira finans dünyasının insanlıktan arındırılmış öznesi için tek önemli şey bilançodur. Şiddet, finansın toplumsal yaşamın diğer bütün boyutlarına dayattığı aynı soyutlamaya maruz kalmaktadır. Savaş finansallaştırılmaktadır: muhtemel gelirleri önceden sermayeleştirilmekte, gelecekteki sözleşmeleri bugünkü varlık fiyatlarına iskonto edilmekte ve yarattığı yıkım, yeni spekülasyon dalgalarını destekleyen teminata dönüştürülmektedir.

 

Bu, hayali sermayenin zorunlu olarak yöneldiği nihai noktadır. Üretim alanını tüketmiş olan bu sermaye, doğrudan doğruya bizzat toplumsal yeniden üretim koşullarından besleniyor. Sermaye birikiminin dışında hiçbir şey kalmıyor. Ev, sağlık, eğitim, güvenlik, bilgi, doğal çevre ve örgütlü şiddet; yamyamca işleyen aynı mantığın birbirinin yerine geçebilen uğrakları hâline gelmektedir.

 

Sistemik iflasın yıkıcı yönetimi

 

Federal Rezerv ve daha genel olarak çağdaş sermaye akışlarını yönetmekten sorumlu kurumlar, teknik hiçbir çıkışı olmayan bir çelişkinin içine sıkışmış durumdadır. Önlerinde duran iki zehirden birini seçmek zorundadırlar: 1. Sıkı para politikası (daha yüksek faiz oranları); bu ise durgunluğu, finansal istikrarsızlığı ve giderek ödenemez hâle gelen kamu ve özel sektör borç dağını tehdit olarak beraberinde getirir. 2. Gevşek para politikası (daha düşük faiz oranları); bu ise varlık fiyatlarını şişirir, spekülasyonu körükler, satın alma gücünü aşındırır ve toplumsal eşitsizliği derinleştirir. Bu iki yoldan hiçbiri temel çelişkiyi çözmez; çünkü hiçbiri onun nedenini ele almamaktadır.

 

Üstelik bu yaklaşım, açığa çıkardığı şeyler kadarını da gizlemektedir. Merkez bankacıları enflasyondan söz ettiklerinde, fiyatların artış hızını yani istatistiksel bir soyutlamayı kastederler. Oysa sıradan insanların deneyimlediği şey sadece enflasyon değil, satın alma gücüdür yani gelirlerine kıyasla fiyatların gerçek seviyesidir. Bu ikisi aynı şey değildir. Ücretler yerinde sayarken barınma, sağlık, eğitim ve enerji maliyetleri durmaksızın yükselmeye devam ettiği için, enflasyon düşük seyretse bile satın alma gücü çökebilir.  Gündelik yaşamın finansallaşması, hayatta kalmak için gerekli temel ihtiyaçların, bunları satın almak için gereken ücretlerden daha hızlı değer kazanmasını beraberinde getirmiştir. Dolayısıyla, enflasyonu dizginlemeye yönelik teknokratik saplantı, meselenin özünü tamamen (ve kasıtlı olarak) gözden kaçırıyor: asıl sorun fiyatların çok hızlı artması değil; yaşamın büyük bir çoğunluk için karşılanamaz hale gelirken, küçük bir azınlık için olağanüstü kârlı olmayı sürdürmesidir.

 

İşte sistemin artık tarihsel olarak son aşamasına girmiş olmasının nedeni budur. Artık büyümeyi yönetmemektedir; kapitalizmin kendi koşulları altında büyümenin imkânsızlığını yönetmektedir. Her müdahale, sorunu sadece ötelemeye yarayan geçici bir çözümdür; krizi ele alıp çözmek yerine onu ertelemektedir. Her kurtarma operasyonu, çelişkiyi daha yüksek bir borçluluk ve finansal bağımlılık düzeyine taşımaktadır. İhtiyatlı ekonomik yönetim olarak sunulan şey, aslında sistemik iflasın sürekli idare edilmesidir.

 

Burada hızlanmanın nasıl bir yönetim ilkesine dönüştüğünü görebiliriz. Borç üretimden daha hızlı büyümektedir; likidite değerden daha hızlı genişlemektedir; teknolojik yenilik istihdamdan daha hızlı ilerlemektedir. Görünürdeki her çözüm, aşmayı iddia ettiği çelişkiyi daha da yoğunlaştırmaktadır. Bir sonraki faiz indirimi geldiğinde, neredeyse kesin olarak bir başka başarılı “yumuşak iniş” olarak kutlanacaktır. Piyasalar yükselecek, yorumcular merkez bankacılarının bilgeliğini övecek ve zaten taşınması imkânsız olan bilançonun üzerine bir kat daha hayalî sermaye eklenecektir.

 

Bu genişletilmiş anlamıyla savaş; enflasyon, kemer sıkma, borçlanma, sürekli gözetim, teknolojik seferberlik ve bizzat yıkımın finansallaşmasını giderek daha fazla kapsamaktadır. İran’a yönelik saldırıların algoritmik koreografisi ve Hürmüz Boğazı etrafında dikkatle üretilen anlatılar istisna değildir; bunlar artık şablonun kendisidir. Askerî harcamalar, dijital altyapı, yapay zekâ, olağanüstü hâl yönetimi ve finansal manipülasyon artık işlevi krizleri çözmekten çok onları yönetmek olan tek bir düzeneği oluşturmaktadır.

 

Bu genişletilmiş anlamıyla savaşın kendisi, toplumsal yeniden üretimin savaş alanıdır. Her olağanüstü durum yeni sömürü mekanizmalarını meşrulaştırmaktadır; her teknolojik yenilik gözetim ve denetim altyapılarını genişletmektedir; her finansal kurtarma operasyonu yeni birikim fırsatları yaratmaktadır. Savaş alanı artık yalnızca uzaktaki bir operasyon sahası değildir. Aynı zamanda yaşam mecburiyetlerinin bizzat sömürgeleştirildiği, paraya çevrildiği ve işletildiği gündelik yaşamın kendisidir.

 

Bu durum aynı zamanda çağımızın temel ideolojik yanılsamasını da ortaya çıkarmaktadır. Giderek daha fazla, kurtuluşun farklı bir jeopolitik yapılandırmada yattığına inanmamız teşvik edilmektedir: çok kutuplu bir düzen, dijital para birimleri, yapay zekâ ya da Doğu ile Batı arasında yeni bir denge. İnandırılmaya çalışıldığımız bu dönüşümler gerçektir; ancak mevcut biçimleriyle, burada izini sürdüğümüz ufkun ötesine geçmemektedirler. Çok kutuplu bir kapitalizm yine kapitalizmdir. Dijital para, değerin parasal ifadesi olmaya devam etmektedir. Yapay zekâ ise değerin nihayetinde dayandığı canlı emeğin yerini alamaz; tersine onu daha fazla yok eder.

 

Kapitalizm, mevcut ölümcül krizini atlatıp varlığını sürdüremez. Tek umudumuz, artık herkesin gözü önünde tüm çıplaklığıyla sergilenen sistemin o felaket boyutundaki akıl dışılığının, bizi yiyip bitiren mantıktan bir kaçış yolu, bir çıkış stratejisi yaratabilmesidir. Bu çıkışın önündeki son engel ise, çökmekte olan bu düzene yönelik kendi yanılsamalı bağlılığımızdır.

 

*Fabio Vighi, politik ekonomi, kültür eleştirisi ve psikoanalitik teori kesişiminde çalışan bir akademisyen, yazar ve kamu entelektüelidir.

 

Kaynak: https://www.savageminds.co/p/there-is-no-america

 

Tercüme: Ali Karakuş