Alman militarizminin yeniden yükselişi, Avrupa’nın silahlanma ateşi ve Washington’dan yükselen savaş söylemleri, açık bir tırmanışa işaret ediyor. Ancak geçmişte olduğu gibi bugün de barışın gerçek gücü, bedeli ödeyen işçilerin bulunduğu tabanda yatıyor.
Jeopolitik çıkarlar ve kaynaklara yönelik mücadele tarafından körüklenen Ukrayna’daki çatışma, şimdiden sayısız cana mal oldu ve milyonlarca insanı yerinden etti. Daha fazla silahın barış getireceği düşüncesi, tehlikeli bir yanılsamadır.
Mutiny: How Our World is Tilting (2024) adlı kitabımda da yazdığım gibi, bu savaşın her zaman bir Janus yüzü oldu. Bir tarafta, Rusya’nın saldırganlığı yoluyla Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün uluslararası hukuka tamamen aykırı biçimde ihlal edilmesi var. Bu durum, Küresel Güney (Global South) ülkeleri tarafından dahi gayet iyi anlaşılmıştır. Diğer tarafta ise, ABD ile Rusya arasında Ukraynalıların sırtından yürütülen bir vekalet savaşı (proxy war) söz konusu; on binlerce genç erkeğin jeostratejik bir çatışmada top yemi olarak kullanıldığı bir savaş.
Washington artık bunu utanmazca itiraf ediyor: Bu, Amerika Birleşik Devletleri tarafından körüklenen ve yönlendirilen bir vekalet savaşıdır (proxy war). Ancak Trump bunun yanlış bir vekalet savaşı olduğunu savunuyor – Rusya’nın ABD’nin gerçek düşmanı olmadığını ve tüm çabaların, ABD’nin Çin’e karşı hazırladığı yaklaşan savaşa odaklanması gerektiğini öne sürüyor. Çünkü Washington, ekonomik ve teknolojik üstünlüğünün Çin tarafından tehdit edildiğini düşünüyor.
ABD’nin, Rusya’yı ekonomik ve askeri olarak yıpratma umuduyla Ukrayna’daki savaşı büyük yatırımlarla uzatma stratejisi, artık sonuna yaklaşıyor. Washington uzun süredir bir tercihle karşı karşıya: Üçüncü Dünya Savaşı riskini göze alarak daha doğrudan müdahale etmek mi, yoksa diplomatik çıkış yolları mı aramak?
ABD, bu noktada barışçıl değil, fırsatçı (opportunistically) bir şekilde ikinci yolu tercih ediyor – ama bu tercihten en yüksek faydayı elde etmek amacıyla. Trump, zorla kabul ettirilecek bir anlaşma yoluyla Avrupa’nın savaşın mali yükünü üstlenmesini, ABD’nin ise Ukrayna’daki maden ve doğal kaynak çıkarımı üzerinde kontrol sahibi olmasını istiyor. Trump, Ukrayna’ya, ABD’nin Küresel Güney (Global South) ülkelerine davrandığı gibi – adeta bir sömürgeymişçesine – yaklaşıyor. Bu da savaşın hiçbir zaman değerlerle ilgili olmadığını, başından beri jeostratejik çıkarlar ve kaynaklar ile verimli topraklar üzerinde kontrol mücadelesi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Avrupa Stratejisinin Başarısızlığı
Avrupa devletlerinin son üç yılda bir ateşkes için ciddi diplomatik girişimlerde bulunmamış olması, artık bedelini ödetiyor. Avrupalı liderlerin her biri sırayla “askeri zafer” hedeflediklerini iddia etti, oysa bu baştan beri gerçekçi olmayan bir beklentiydi.
Ancak bu fiyaskodan ders çıkarmak yerine, Avrupa’daki müesses nizamın (establishment) bir kesimi, başarısız stratejiyi daha da ileri taşıyarak savaşı ne pahasına olursa olsun uzatmak istiyor. Şimdi ise Trump, tek taraflı olarak Rusya ile doğrudan müzakere inisiyatifi alıyor.
Çelişkiler göze çarpacak kadar bariz. Dün Moskova’ya karşı zaferin eli kulağında olduğunu iddia eden aynı sesler, bugün Moskova’nın “yarın Brüksel’in Grand Place’inde olabileceğini” öne sürüyor; eğer acilen yeniden silahlanmazsak. Bu iki iddia aynı anda doğru olamaz. Bu tür korku söylemi (fearmongering), büyük çaplı yeniden silahlanma planlarını meşrulaştırmak amacıyla kullanılıyor.
- yüzyılda büyüyen birçok kişi şunu öğrendi: Almanya, şovenizm ve militarizmi bir araya getirmek kötü bir fikirdir. Ruhr Vadisi’ndeki top üreticileri, iki yıkıcı dünya savaşının yakıtı oldu. 1945 sonrasında Avrupa şu konuda uzlaştı: Alman militarizmine asla geri dönülmeyecekti.
Ancak bugün, kötü bir B-filmi déjà vu’su gibi hissettiriyor. Tank üreticileri geri döndü ve şimdi Almanya’nın hızla yeniden silahlanması gerektiği söyleniyor. 18 Mart 2025’te Alman parlamentosu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük yeniden silahlanma programını mümkün kılan anayasal değişiklikleri onayladı. Almanya hâlihazırda savunma harcamalarında dünyada dördüncü sırada yer alıyor, ancak şimdi açıkça kriegstüchtig (“savaşa hazır”) hâle gelmek için turbo moduna geçiyor.
Bu yeniden silahlanma borçlanma yoluyla finanse edilecek – daha önce borç artırıcı önerilere karşı çıkan Berlin için bu, radikal bir dönüşüm. Bu, bütçe tartışmalarının mali dogmalardan çok güç ilişkileriyle biçimlenen siyasi mücadeleler olduğunu gösteriyor.
Almanya’nın bu harcamalarının yanı sıra Avrupa Komisyonu da borç ve kredilerle finanse edilen bir askerileşme paketi başlattı. Bu paket, uyum, iklim ve kalkınma fonlarını adeta yağmaladı.
Korku Psikozunu Beslemek
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte kısa süre önce Avrupalıları, silahlar için cüzdanlarını açmaları ya da “yakında Rusça konuşma” riskiyle karşı karşıya kalabilecekleri konusunda uyardı. Korku sistematik olarak körükleniyor.
Rusya’nın gayrisafi yurtiçi hasılası (GSYİH), Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’un oluşturduğu gümrük birliği Benelüks’ün GSYİH’sından daha büyük değil. Üç yılı aşkın süredir devam eden savaşta Rus birlikleri Ukrayna’nın yalnızca %20’sini elinde tutabiliyor. Yorgun ve tükenmiş bir muhalif orduya karşı, Ukrayna’nın doğusundaki Pokrovsk kentini ele geçirebilmek için aylardır mücadele veriyorlar. Aynı askeri gücün Polonya, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık’ı birlikte mağlup edebileceğine gerçekten inanmalı mıyız? Bu, absürt.
Kuzey Kore’nin yardımıyla bile, Rusya’nın Kursk’un üçte ikisini yeniden ele geçirmesi aylar sürdü. Günümüzde Avrupa, Rusya’dan dört kat daha fazla savaş gemisine, üç kat daha fazla tank ve topçu sistemine ve iki kat daha fazla savaş uçağına sahip.
Gerçek ve kalıcı barış, güçlü bir konumdan yürütülen silahsızlanma müzakerelerini gerektirir.
Avrupa’nın “savunma kapasitesinin” “bir bedeli olmadığı” söyleniyor. Ancak bu bedel çok gerçek: okullarda, sağlık hizmetlerinde, sosyal güvenlikte, kültürel alanlarda ve kalkınma yardımlarında kesintiler. Mecazi anlamda ise toplumun kendisi giderek askerileştiriliyor.
Avrupa Birliği’ni yeni bir küresel rekabet sahnesinde konumlandırmak isteyen Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bir “yeniden silahlanma çağı”ndan söz ediyor. Ancak Avrupa halkları için bu, aynı zamanda bir sosyal yıkım çağı anlamına geliyor.
Savaşa ayrılan milyarlar, iklim bütçelerinin, sağlık sistemlerinin ve emekli maaşlarının kesilmesi demek. Silah stokları hızla artarken – Rheinmetall, Dassault ve BAE Systems gibi şirketler karlarını katlarken – faturayı işçiler ödüyor. Fransız sendika lideri Sophie Binet’in dediği gibi:
“İşçiler için savaş ekonomisinden daha kötü bir şey yoktur.”
Silahlar için harcanan her bir avro, okullara ve hastanelere gitmeyen bir avrodur.
Silah endüstrisi, yeniden silahlanmanın ekonomiyi canlandıracağını iddia ediyor – devletlerin silah üreticilerini desteklediği bir tür “askeri Keynesçilik” (military Keynesianism). Avrupa’nın otomotiv sektörü kriz içindeyken ve Almanya resesyondayken, arabadan tanka geçiş için baskı yapılıyor.
Ama aileler tank satın almaz. Tanklar satılmakla kalmaz, kullanılmak zorundadır – bu da savaşı kaçınılmaz şekilde sürdürür.
Artan askeri harcamalar yaşam standartlarını yükseltmez. Silah üretimi kimseye fayda sağlamaz. Hastanelere yapılan yatırımlar, silah üretimine kıyasla 2,5 kat daha fazla istihdam yaratır. Savunma sektörü, iş gücü verimliliği açısından 100 sektör içinde ancak 70. sırada yer almaktadır.
Avrupa Nereye Gidiyor?
Trump’ın Alman otomobillerine önerdiği gümrük tarifeleri, Almanya’nın otomotiv sektörünü adeta öldürebilir. Bir zamanlar sıkı bir Atlantikçi olan Frankfurt’un finans çevreleri, artık Washington’dan bağımsız bir Avrupa egemenliği talep ediyor.
Bu eğilim, Avrupa Birliği’nin yeni savunma beyaz kitabıyla da örtüşüyor: Şu anda savunma alımlarının %78’i Avrupa dışındaki ülkelerden (çoğunlukla ABD’den) yapılırken, 2035 yılına kadar bu oranın %60’ının Avrupa’dan karşılanması hedefleniyor.
Ancak Avrupa’nın dağınık silah endüstrisi (fragmented arms industry) – birbiriyle rekabet eden Alman, Fransız, İtalyan ve İngiliz şirketleri – bu hedefi tehlikeye atıyor. Almanya Rheinmetall’e para akıtırken, Fransız-İtalyan ve İngiliz-Fransız ittifakları sözleşmeler için kıyasıya yarışıyor.
Avrupa, siyasal olarak bölünmüş ve derin bir kimlik kriziyle yüzleşiyor. Kapitalistler önlerinde iki seçenek görüyor: ya rekabet eden hizipler arasındaki bölünmeleri derinleştirmek ya da askerileştirilmiş bir emperyal blok oluşturmak. Oysa sosyalistlerin hayal etmesi gereken, bambaşka bir Avrupa’dır: sosyalist ve barışçıl bir Avrupa.
Silahlanma Yarışlarının Ölümcül Sarmalını Kırmak
Küresel silahlanma yarışları hep aynı mantıkla işler: bir ülkenin silah kapasitesini artırması, diğerlerini de onu takip etmeye zorlar. Caydırıcılığın sonuna kadar sürdürülmesi, Almanya’nın ve Avrupa’nın nükleer silahlanması anlamına gelir.
Bu sarmalın en kötü ihtimali, felaketle sonuçlanacak bir savaş olur. Tarih göstermiştir ki bu döngüyü ancak karşılıklı silahsızlanma anlaşmaları ve güçlü savaş karşıtı hareketler (anti-war movements) kırabilir.
Yeniden silahlanmayı meşrulaştırmak için, Belçika Başbakanı Bart De Wever gibi siyasetçiler sıklıkla geç dönem Roma’ya ait bir özdeyişi kullanır: Si vis pacem, para bellum (“Eğer barış istiyorsan, savaşa hazırlan”). Oysa bu hiçbir zaman bir barış sloganı değil, militarist bir slogandı – ve Roma’yı da kurtaramadı; imparatorluk birkaç on yıl içinde çöktü.
Buna karşılık, her iki dünya savaşı öncesinde de işçi hareketi militarizme karşı direndi. Sol, Batı’nın çifte standartlarına, savaş çığırtkanlığına yıkıcı silahlanma yarışlarına karşı çıkmalıdır.
Gerçek aslında çok basit:
Eğer savaş istiyorsan, savaşa hazırlan.
Ama barış istiyorsan, barışa hazırlan.
Barışı yukarıdan değil, aşağıdan – toplumsal adalet ve sosyalizm mücadelesiyle el ele – inşa etmeliyiz.
*Peter Mertens, Belçika İşçi Partisi’nin (PVDA-PTB – Workers’ Party of Belgium) Genel Sekreteri ve Belçika Temsilciler Meclisi üyesidir.
LeftWord Books (Hindistan) tarafından yayımlanan son kitabı: Mutiny: How Our World is Tilting (2024).
Kaynak: https://www.theleftchapter.com/post/who-pays-the-price-for-the-return-of-german-militarism