Ahiret İnancının Rasyonelliği-II

Bir önceki yazıda rasyonelliğin tanımı ve temel kriterleri ele alınarak bilimsel bilgi ile ahiret inancı argümanı arasındaki ilişkiye değinilmişti. Herhangi bir bilgi türünün geçerliliğinin arkasında bazı kabullerin ve ispatsız doğruların (aksiyomların) bulunduğuna dikkat çekilmişti. Ahiret inancına yönelik itirazların arkasında genel olarak bilimsel bilgi ölçütlerine uygun olmayış ve test edilemezlik düşüncesi yatmaktadır. Bir başka deyişle, “ahiret inancı metafiziksel bir yapıdadır ve içeriği boş bir  argümandır, dolayısıyla felsefi düşünceye konu olabilecek bir yapıya sahip değildir” iddiası ileri sürülmektedir. Bu durumda metafiziğin ne olduğunun ve ahiret inancı ile ilişkisinin ele alınması zorunlu hale gelmektedir.

                                            Ahiret inancı ve metafizik ilişkisi

Metafizik, gerçekliğin temel doğasını, varlığın ne olduğunu ve evrenin en genel yapıtaşları olan zaman, mekan, nedensellik, nesnelerin tabiatı gibi konuları inceleyen felsefi bir alandır. Genel olarak “neden hiçbir şey yok da bir şeyler var?“ ya da “zihin ve beden ayrı şeyler midir?“ gibi bazı soruları rasyonel temelde ele alır. Günlük dilde ve popüler kültürde kelimenin bağlamından koparılması sebebiyle metafizik hakkında kavramsal bazı yanlış anlamalar söz konusu olmaktadır. Aşağıda bu yanlış algılamaların bir kısmına değinilecektir:

  • Metafizik, doğaüstü güçler ve mistik alan ile ilgilidir: en yaygın olan yanılgılardan biri metafiziğin astroloji, ruh çağırma, cinler, periler vs gibi inançlarla ilgili olduğunun zannedilmesidir. Gerçekte ise metafiziğin bu konularla ilgisi yoktur, tam tersine yöntem olarak sıkı bir mantıksal sisteme dayanır ve kavramsal analizi kullanır. Hayaletlerin var olup olmadığını değil, “bir şeyin var olması mantıksal olarak ne anlama gelir?” sorusunu ele alır.
  • Metafizik bilime karşıdır: diğer bir yanlış kanaat ise metafiziğin bilimin karşısında yer aldığı ve bilimin henüz açıklayamadığı boşlukları uydurma teorilerle dolduran argümanlar yığını olduğu düşüncesidir. Aslında metafizik bilimin karşıtı değil, onun felsefi temelini oluşturan argümanlar bütünüdür. Fizik, evrenin nasıl işlediğini deney ve gözlem ile açıklar, ancak bu açıklamaları yaparken bazı varsayımlara dayanır. Örneğin fizik, nedenselliğin her zaman ve her yerde çalıştığını ve kişiden bağımsız nesnel bir dış dünyanın var olduğunu ispatsız bir biçimde varsayar. Metafizik ise “nedensellik gerçekten dış dünyada var olan bir bağ mıdır yoksa zihnimizin bir kategorisi midir?“ veya “zamanın akışı bir illüzyon mudur?” sorularını sorarak bilimin üzerinde durduğu zemini sorgular.
  • Metafizik, sadece din ve teoloji demektir: metafiziğin sadece tanrı, ruh ve ahiret inancı gibi kavramları tartıştığı iddiası temel yanılgılardan biridir. Din felsefesi yani rasyonel teoloji, metafiziğin  bir alt dalga olmakla beraber “matematiksel anlamda sayılar fiziksel olarak var olmamakla beraber hangi anlamda vardır?“ veya “bir insanı, zaman içinde değişmesine rağmen hep aynı kişi yapan şey nedir?“ gibi tamamen ontolojik konularla da ilgilenir.
  • Metafizik hiçbir işe yaramayan boş sözlerden ibarettir: metafiziksel iddiaların laboratuvarda test edilemediği için tamamen anlamsız ve pratikten uzak kelime oyunları olduğu düşüncesi 20. yüzyılda mantıksal pozitivistler tarafından ileri sürülen ancak sonra mecburi olarak yumuşatılan yanlış bir düşüncedir. Aslında tüm düşünce sistemleri bir şekilde metafiziksel varsayımlara ve kabullere dayanır. Örneğin, “insan, özgür iradesi olan bir varlıktır “düşüncesi metafiziksel bir kabuldür. Eğer özgür iradenin olmadığı varsayılırsa, her şeyin sadece atomların çarpışmasından ibaret deterministik bir dünyanın içinde yaşadığımızı savunmak gerekir ki, bu durumda hukuk sistemine dayanarak bir suçluyu cezalandırmanın rasyonel ve ahlaki temeli ortadan kalkmış olur.

*Ölümden sonra hayatın varlığının yanlışlanamayan bir argümanlar olması: ölümden sonra hayatın varlığı iddiası Popper tarafından ileri sürülen “yanlışlanabilme kriterine” göre yanlışlanamaz bir argüman olduğu için bilimsel anlamda geçerli değildir. Ölüm sonrası bilincin başka bir boyutta devam edeceği iddiası fiziksel evrenin gözlemlenebilir sınırlarının ötesinde kalmaktadır. Ayrıca ölümü tecrübe eden kişi gözlemlerini fiziksel dünyaya aktaramayacağı için elde edeceği veriler ampirik olarak erişilemez haldedir.Bilim felsefecisi Popper’ın bu görüşünü şu şekilde eleştirebiliriz; bir argümanın yanlışlanamaz nitelikte olması o bilginin herhangi bir değer taşımadığı anlamına gelmez, sadece prensip olarak argümanı çürütecek test edilebilir bir deneyin kurgulanamayacağı anlamına gelir. Yanlışlanabilirlik ilkesi doğa bilimleri için tasarlanmış bir ölçüdür, ancak insanın varoluşu sadece ampirik verilere dayandırılamaz. Bilinç, öznel tecrübe, adalet duygusu ve anlam arayışı gibi kavramlar laboratuvar ortamında ölçülebilen şeyler değildir; dolayısıyla asıl yanlış olan şey bu kavramlardan istenilmemesi gereken şeylerin beklenmesidir. Ölüm sonrası hayatın varlığının  deney-gözlem ile gösterilememesi iddianın zayıflığından değil, bilimsel bilginin kendine çizdiği yöntemsel sınırdan kaynaklanmaktadır. Bilimin kendi sınırları dışındaki bir argümanı, test edilemiyor diyerek yok sayması, metre ile ağırlık ölçmeye çalışıp sonra başarısız olunca da “kilogram diye bir şey yoktur” çıkarımında bulunulmasına benzer.

Bu bağlamda, mantıkçı pozitivistlerin “yalnızca ampirik olarak doğrulanabilen veya sadece analitik olan önermeler anlamlıdır” iddiasının felsefi açıdan kendi kendini çürüten (self defeating) yapıda olduğunu hatırlamak gerekiyor. Çünkü bu önermenin kendisi ne ampirik olarak bir laboratuvarda test edilebildiği ne de analitik yapıda olmadığı açıktır. Dolayısıyla “sadece bilimsel ispatı olan şeyler anlamlıdır” kuralı, kendi koyduğu kurala uymadığı için mantıksal olarak geçersizdir. Diğer taraftan Duham-Queen hipotezi olarak bilinen argümana göre, hiçbir önerme kendi başına yalıtılmış olarak ispatlanamaz ve her önerme bir inanç ağıyla, yani aksiyomlar ve kabullerle bağlıdır. Bu sebeple her doğrulama ve ispat işlemi ancak belirli kabuller çerçevesinde yapılabilir.

                     

                              Ahiretin varlığına yönelik rasyonel argümanlar

Bu argümanlar ölüm sonrasını deneysel veya ampirik olarak ispatlamayı değil, varoluşun anlamı, ahlakın temeli ve bilincin yapısı gibi meseleler açısından ahiret hayatının var olmasının ebedi bir yokluğa mahkum olmaktan daha makul ve mantıklı olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Bu düşünceyi aklen ve felsefi açıdan makul ve rasyonel kılan başlıca argümanlar aşağıda belirtilmiştir.

1- Fen bilimleri alanındaki tüm teorilerin ve matematik alanındaki bütün ispatların bir takım temel kabul ve aksiyonlar dayandığı daha önce ifade edilmişti. O halde metafizik alanında da ahiretin varlığının temel bir kabul olarak ele alınması mümkündür. Bilim insanları temel kabullere güvenerek yola çıkarlar, aynı şekilde insanın da var oluşunu, tabiatı ve ahlakı anlamlandırırken Allah’ın ve ahiretin varlığını bir başlangıç noktası (temel kabul) olarak alması makuldür. Bir başka deyişle Allah’ın ve ahiretin varlığı bir ispat sonucu varılan sonuç değil, aklın ve bilginin çalışabilmesi için kabul edilmesi gereken temel bir aksiyomdur.

Bilindiği üzere matematikte “Gödel’in eksiklik teoremi”, bir sistemin kendi içinde kalarak ispatlanması mümkün olmadığını gösterir. Benzer şekilde insan zihni ve evren, kendi içindeki verilerle var oluşunun amacını ve ölüm sonrasını tamamen ispatlayamaz. Tıpkı matematikte sistemin dışından bir aksiyon eklenerek yapının tamamlanmasının sağlanması gibi; insanın anlam, ahlak, adalet ve ölüm sonrası hayatı tanımlayabilmek için sisteme dışarıdan bir “Allah-ahiret” aksiyomunun eklenmesi mantıksal bir zorunluluktur.

2- Bir komutanın dağınık halde olan askerlerine “toplanın!” emrini vermesiyle hepsinin derhal düzene girmesi gibi ölüm sebebiyle dağılmış bedenlerin Allah tarafından tekrar toplanması akla uzak bir durum değildir. Ölüm sonrası yeniden bir hayatın ve canlanmanın örnekleri aslında bu dünya hayatında her bahar mevsiminde görülmektedir. Kış mevsimi ile ortadan kalkmış gibi görünen pek çok bitki ve hayvan türü baharla birlikte tekrar topraktan fışkırarak canlanmaktadır. Başka bir deyişle, tamamen karanlığa gömülmüş olan büyük bir sarayın, şalterlerinin kaldırılmasıyla birlikte her tarafının aydınlanması gibi ölüm karanlığına düşen insanın da Allah’ın Hayy isminin tecellisi ile tekrar canlanması makul ve mümkündür.

3- Kant ve başka pek çok filozofun da belirttiği üzere, dünyada iyilik yapanlar her zaman ödüllendirilmediği gibi kötülük yapanların da çoğu zaman ceza almadıkları görülmektedir. Mutlak adaletin sağlanması insan zihninin varlığının temel beklentisidir, bu duygunun kırılması, yani adaletin gerçekleşmeyeceği düşüncesinin hakim olması insanlığın varlığını tehdit eden bir durum oluşturur. Ölümle her şey mutlak manada sona ererse erdem-mutluluk dengesi koparılmış olur, İyilik yapmak irrasyonel hale gelir ve kötülük sıradanlaşır. Dolayısıyla, adalet kavramının anlamını kaybetmemesi ve varlık düzleminde ahlaki yapının devam edebilmesi açısından ölüm sonrası bir hesaplaşmanın olması ve adaletin mutlaka sağlanması aklen ve vicdanen zorunludur. Aksi durumda, “hiçbir hakkın yerini bulmayacağı ve her şeyin yokluğa gideceği” biçiminde bir inancı tercih etmek ve bu tercihin doğuracağı sonuçları kabul etmek gerekecektir.

4- insan, hayat sürecinde anlam arayan ve geleceğe yönelik beklentiler içinde olan bir varlıktır. Fiillerine amaç yükleyen bir varlık olarak insan, sınırlı dünya hayatıyla tatmin olmayan, zamanı aşmak isteyen, yani sonsuzluk arzusu içinde olan bir varlıktır. Ölüm sonrası ebedi yokluk düşüncesi sanat ve bilim alanındaki tüm insani çabaları anlamsız kılar. Ahiretin varlığı, varoluşu absürtlükten çıkararak mantıksal ve vicdani devamlılığı sağlar, her şeyi makul ve mantıklı hale getirir. Bilinçli bir insanın yemek, dinlenmek, çalışmak vs. gibi her fiili geleceğe yönelik bir amaca işaret ederken hayatının tümünü, sonrasını düşünmeksizin devam ettirmeye çalışması bir çelişki oluşturur.

İnsan, büyük bir kapasiteye sahip, sınırsız arzuları olan ve ebedilik beklentisi içinde bir varlık iken onu sınırlı bir dünya hayatıyla kuşatıp sonra da yokluğa havale etmek, son model spor bir otomobili garajda kapalı tutmaya benzer. Aslında o spor otomobil garajda hapsedilmek için değil, yollara çıkıp sürat yapmak için tasarlanmıştır…

                                                    Son değerlendirme

Tartışmalı bir meselenin doğru ve geçerli olduğunu göstermek için birtakım deliller ortaya koymak ile o meseleyi kesin bir şekilde ispatlamak farklı şeylerdir. İspatlama süreci fen bilimlimlerinde deney-gözlem yoluyla yapılırken matematikte aksiyomlardan hareketle teoremlere ulaşılarak yapılır. Sosyal bilimlerde ise ispattan ziyade, söz konusu argümanın çeşitli delillerle doğrulanması söz konusudur. Tarih alanında belgelere veya arkeolojik çalışmalara, sosyolojide ise anket ve saha araştırmalarına başvurulur. Matematik dışında bu alanların hiç birisinde doğrulayıcı delilerin ötesinde kesin ve tartışmasız bir ispatlama mümkün değildir. Bir başka deyişle, her argüman, yapısına bağlı olarak farklı yöntemlerle savunulur ve doğruluğu gösterilmeye çalışılır. Bazı alanlar yapısı itibarıyla deneye, gözleme, hesaplanmaya veya tekrarlanmaya müsait olmayabilir. Bu tür durumlarda matematik ya da fen bilimlerinde söz konusu olabilecek ispat tekniklerinden ziyade doğrulayıcı argümanlar ortaya koyma yoluna başvurulur.

Daha açık ifade etmek açısından şöyle bir örnek üzerinde düşünelim: bir mahkemede savcı belirli bir sanığa suçlama yaparken bazı deliller sunar, ancak bu deliller sanığın kesin suçlu olduğunu ispatlamak açısından çoğu zaman yetersiz kalır. Burada jüri üyeleri veya hakim delillerden hareket ederek davanın sonucunu belirleyecek bir karara varır. Ahiretin varlığı, yapısal olarak zaten deney-gözlem veya tekrarlanmaya kapalıdır, o halde rasyonel bazı delil ve işaretlerden hareket etmek zorunlu hale gelir, hani hakimin eldeki delilere dayanarak bir hüküm vermesine benzer şekilde ahiretin varlığına yönelik delillerden hareketle doğru bir sonuca ulaşmak mümkündür ve bu sonuç rasyonel bir yapıdadır.