Ağır Epstein Depremi: Halk İle Elitler Arasındaki Kopuş

Epstein’dan sonra hiçbir şey eskisi gibi devam edemez: Ne kanlı savaşların sonunda ortaya çıkan duyguları yansıtan savaş sonrası “bir daha asla” değerleri ve “daha adil” bir toplum yönündeki yaygın özlem; ne aşırı servet eşitsizliklerinin yarattığı iki kutuplu ekonomi; ne de Epstein dosyalarının, Batılı elitlerin belirli kesimleri arasında yaygın olduğunu ortaya koyduğu rüşvet, çürümüş kurumlar ve sapkınlıkların ardından ayakta kalabilecek bir güven.

Bu arka plan karşısında “değerler”den nasıl söz edilebilir?

Davos’ta Mark Carney, “kurallara dayalı düzen”in, aslında tamamen sahte olduğu herkesçe bilinen, ancak yine de sürdürülen bayağı bir Potemkin cephesinden ibaret olduğunu açıkça ortaya koydu. Neden mi? Çünkü aldatma işe yarıyordu. “Zorunluluk”, sistemin radikal, değer karşıtı bir nihilizme doğru çöküşünü gizleme ihtiyacıydı. Epstein etrafındaki elit çevrelerin, ahlaki, hukuki ya da insani sınırların ötesinde hareket ettikleri; barış ile savaş arasındaki tercihleri, en ilkel dürtülerine dayanarak yaptıkları gerçeğini gizlemek gerekiyordu.

Elitler şunu kavradılar: Yöneticilerin bütünüyle ahlaksız olduğu gerçeği sıradan insanlar tarafından öğrenildiği anda, Batı, düzenli bir yaşamı tam olarak sabitleyen ahlaki anlatıların mimarisini kaybedecekti. Eğer müesses nizamın ahlaktan bilinçli biçimde kaçındığı biliniyorsa, neden başkası farklı davransın ki? Sinizm dalga dalga aşağıya yayılacaktı. Peki o zaman bir ulusu bir arada tutan ne olacaktı?

Büyük olasılıkla yalnızca totalitarizm.

Postmodernizmin nihilizme doğru “düşüşü”, nihayet kaçınılmaz “çıkmaz sokağına” çarpmıştır (Nietzsche’nin 1888’de öngördüğü gibi). “Aydınlanma” paradigması sonunda kendi karşıtına dönüşmüştür: Değerlerin, anlamın ve amacın (açgözlü kişisel zenginleşmenin ötesinde) bulunmadığı bir dünya. Bu, Platon’dan bu yana Batı uygarlığının merkezinde yer almış olan Hakikat kavramının da sonunu ima eder.

Bu çöküş, Batı’nın mekanik Akıl’ının başarısızlıklarını da vurgular: Aurelien’in belirttiği gibi, “Bu tür bir önsel, kapalı devre akıl yürütme, Batı kültürü üzerinde tahmin edebileceğimizden çok daha büyük bir etkiye sahip olmuştur… Ortaya çıkarılmış oldukları için değil, bilimsel olarak kanıtlandıkları ve dolayısıyla itiraz edilemez sayıldıkları için çürütülemez olduğuna inanılan kuralların dayatılmasına yol açmıştır.”

Bu mekanik düşünme biçimi, “Davos Kopuşu”nun üçüncü katmanında (entelektüel çöküşün ve liderliğe duyulan güvenin yıkılmasının ardından) büyük rol oynamıştır. Deterministik, sözde bilimsel bir dünya görüşüne dayanan mekanik düşünce, Batılı ekonomistlerin gözlerinin önündekini görmelerini engelleyen ekonomik çelişkilere yol açmıştır: Oligarkların ve içeridekilerin hizmetine bütünüyle yerleştirilmiş, aşırı finansallaşmış bir ekonomik sistem.

Ekonomik modellememizin başarısızlığı ne kadar büyük olursa olsun, “matematiksel ekonomistlerin hükümet politikaları üzerindeki mengene gibi sıkı kavrayışını zayıflatmamıştır. Sorun, bilimin, bu ikili neden-sonuç kipinde, yaşamın ne kaosu ne de karmaşıklığıyla baş edebilmesiydi” (Aurelien). Newton fiziği dışındaki diğer kuramlar — örneğin kuantum ya da kaos kuramları — düşünme biçimimizin büyük ölçüde dışında bırakılmıştır.

“Davos”un anlamı — ve onu izleyen Epstein ifşaatları — şudur: Güven’in Humpty-Dumpty’si duvardan düşmüştür ve artık yeniden bir araya getirilemez.

Ayrıca açık olan şudur ki, Epstein çevreleri yalnızca sapkın bireylerden ibaret değildi; “Ortaya saçılanlar, sistematik, örgütlü ve ritüelleştirilmiş uygulamalara işaret etmektedir.” Yorumcu Lucas Leiroz’un belirttiği gibi, bu her şeyi değiştirir:

“Bu tür ağlar ancak derin bir kurumsal korumayla desteklendiklerinde var olabilirler. Siyasal, polisî, yargısal ve medya örtüsü olmadan ritüel pedofili, ulusötesi ölçekte insan ticareti ya da aşırı içeriklerin sistematik üretimi olamaz. Gücün mantığı budur.”

Epstein, sayısız e-postadan kesinlikle bir pedofil ve bütünüyle ahlaksız biri olarak ortaya çıkmaktadır; ancak aynı zamanda son derece zeki ve ciddi bir jeopolitik aktör olarak da görünmektedir; siyasal içgörüleri dünyanın dört bir yanındaki üst düzey isimler tarafından takdir edilmiştir. Michael Wolff’un (2018’e kadar uzanan anlatımları ve yakın zamanda yayımlanan e-posta yazışmaları) aktardığı üzere, Epstein jeopolitiğin arka planında, Yahudi gücü ile Yahudi olmayanlar arasındaki savaşta da usta bir oyuncuydu.

Bu durum, Epstein’ın istihbarat servislerinin bir aracı olmaktan ziyade onların bir “eşiti” olduğunu düşündürmektedir. Liderlerin onunla yakınlık kurmak istemesi şaşırtıcı değildir (ve bunu, son derece ahlaksız nedenleri de göz ardı edemeyiz). Açıkça görüldüğü üzere Derin (tek parti) Devlet onun üzerinden manevra yapmıştır. Ve nihayetinde Epstein çok fazla şey biliyordu.

Kendisi de ABD Demokrat çevresinde eski bir siyasi işler danışmanı olan David Rothkopf, Epstein’ın Amerika açısından ne anlama geldiği üzerine şu değerlendirmede bulunuyor:

“[Genç Amerikalılar] kurumlarının kendilerini yüzüstü bıraktığını fark ediyorlar ve [kendilerini kurtarmak] zorunda kalacaklar… Minneapolis’te on binlerce insan, bunun artık anayasal meselelerle, hukukun üstünlüğüyle ya da demokrasiyle ilgili olmadığını söylüyor — kulağa hoş gelebilir — ama bunlar ortalama bir insanın mutfak masasından oldukça uzak konular.”

“İnsanlar, Yüksek Mahkeme’nin bizi korumayacağını; Kongre’nin bizi korumayacağını; Başkan’ın düşman olduğunu, kendi ordusunu şehirlerimize sürdüğünü söylüyor. Bizi koruyabilecek tek kişiler — biziz.”

“Bu, ‘milyarderler meselesidir, aptal’,” diye açıklıyor Rothkopf [eski bir deyişe gönderme yaparak: “Mesele ekonomidir, aptal”]:

“Vurgulamaya çalıştığım nokta şu: Eğer eşitliğin ve elitlerin cezasızlığının herkes için merkezi meseleler olduğunu; insanların sistemin hileli olduğunu ve kendileri için işlemediğini düşündüklerini… Amerikan rüyasının artık gerçek olduğuna inanmadıklarını… ülkenin kontrolünün vergilendirilmeyen ve giderek daha da zenginleşen bir avuç süper zengin tarafından çalındığını, geri kalanımızın ise giderek daha da geride kaldığını fark etmiyorsanız — [35 yaş altındakiler arasındaki bugünkü umutsuzluğu anlayamazsınız].”

Rothkopf, Davos/Epstein hadisesinin, halk ile yönetici tabaka arasındaki kopuşu simgelediğini söylüyor.

Leiroz ise şöyle diyor: “Batı toplumları artık seçimlerle, parlamento komisyonlarıyla ya da nutuklarla çözülemeyecek bir ikilemle karşı karşıya. Bu düzeyde dehşeti korumuş kurumların otoritesi nasıl kabul edilmeye devam edilebilir? Yasaları kendileri için seçici biçimde uygulayan, onların üzerinde yaşayan insanlar tarafından konulan kurallara nasıl saygı duyulabilir?”

Ne var ki, saygı kaybı çıkmazın özüne inmiyor. Hiçbir geleneksel siyasi parti, ‘mutfak masası’ ekonomisinin başarısızlığına — makul ücretli işlerin yokluğu, sağlık hizmetlerine erişim, pahalı eğitim ve konut — bir yanıt sunabiliyor.

Hiçbir ana akım parti bu varoluşsal sorunlara inandırıcı bir cevap veremez; çünkü ekonomi onlarca yıldır tam anlamıyla “hileli”dir — gerçek ekonominin aleyhine, borca dayalı finansallaşmış bir yapıya doğru yapısal olarak yeniden yönlendirilmiştir.

Bu durum, mevcut Anglo-liberal piyasa yapısının bütünüyle sökülüp yerine başka bir yapının konmasını gerektirir. Bu ise on yıllık bir reform süreci demektir — ve oligarklar buna açıkça karşı koyacaktır.

İdeal olarak yeni siyasi partiler ortaya çıkabilir. Ancak Avrupa’da, derin yapısal çelişkilerimizden bizi çıkarabilecek potansiyel “köprüler”, merkezci olmayan herhangi bir politika düşüncesinin ortaya çıkmasını engellemek üzere tasarlanmış cordon sanitaire adına bilinçli biçimde yıkılmıştır.

Eğer protestolar statükoyu değiştirmede etkisiz kalır ve seçimler mevcut düzenin Tweedle Dee ile Tweedle Dum partileri arasında sıkışıp kalırsa, gençler “kimse gelip bizi kurtarmayacak” sonucuna varacak; umutsuzluk içinde geleceğin ancak sokaklarda belirleneceğine kanaat getirebileceklerdir.

Kaynak: https://strategic-culture.su/news/2026/02/09/the-slow-epstein-earthquake-the-rupture-between-the-people-and-the-elites/