Afganistan–Pakistan Geriliminde Katar ve Suudi Arabistan’ın Diplomasisi

2025 yılının Ekim ayında Afganistan ile Pakistan arasında patlak veren sınır çatışmaları, iki ülke arasındaki tarihsel düşmanlıkları yeniden görünür kılarken, Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan yeni bir diplomatik etkileşim alanı doğurdu. Durand Hattı üzerindeki sınır ihlalleri, militan sızmaları ve karşılıklı bombardımanlar kısa sürede büyük bir güvenlik krizine dönüştü. Pakistan’ın nükleer güce sahip olması ve Afganistan’ın da uzun yıllardır savaş tecrübesine sahip Taliban tarafından yönetiliyor olması tırmanan gerilimin küresel düzeyde yankı bulmasına neden oldu. Pakistan yönetimi, Afgan topraklarının Pakistan Talibanı (Tehreek-e-Taliban Pakistan, TTP) tarafından üs olarak kullanıldığını savunurken, Kabil yönetimi bu suçlamaları reddetti ve Pakistan’ın egemenliğini ihlal ettiğini öne sürdü. İki aktör arasındaki çatışmalar, yalnızca sınır hattında değil, diplomasi sahasında da yankı uyandırdı. Zira bu kriz, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından oluşan güç boşluğunun bölgesel aktörler tarafından nasıl doldurulduğunu göstermesi bakımından önemli görülmektedir. Bu noktada, Türkiye’nin yanında özellikle Katar ve Suudi Arabistan’ın devreye girmesiyle Körfez diplomasisinin jeopolitik sınırlarının Güney Asya’ya doğru genişlediği görüldü. Doha’nın arabuluculuk girişimiyle taraflar 19 Ekim 2025’te bir ateşkes anlaşması imzaladı. Bu gelişme, sadece geçici bir askeri sükûneti değil, aynı zamanda Körfez ülkelerinin küresel diplomasi sahnesindeki yeni konumunu temsil etmektedir.

Krizin Arka Planı

Afganistan-Pakistan ilişkilerinde yaşanan tırmanmanın kökenleri derin tarihsel ve yapısal sorunlara dayanıyor. 1893’te Britanya tarafından çizilen Durand Hattı, Pakistan’ın 1947’deki kuruluşundan bu yana iki ülke arasında tartışmalı bir sınır olmuştur. Taliban’ın 2021’de iktidara dönüşüyle birlikte, sınır yönetimi ve silahlı grupların hareketliliği yeniden güvenlik gündeminin merkezine yerleşti. Pakistan, Taliban yönetiminin TTP üzerindeki nüfuzunu kullanarak sınır ötesi saldırıları durdurmasını bekliyordu. Ancak Pakistan’a göre Taliban hem ideolojik hem de örgütsel bağlar nedeniyle bu konuda isteksiz davrandı. Kabil yönetimi, Pakistan’ın Afganistan içlerine düzenlediği hava saldırılarını “savaş ilanı” olarak değerlendirdi. Çatışmaların arkasında, Taliban’ın Hindistan’la geliştirdiği diplomatik temaslar da İslamabad açısından bir tehdit olarak algılandı. Bu karmaşık güvenlik ortamı, Afganistan’ı çevreleyen ülkeleri olduğu kadar Körfez bölgesini de tedirgin etti. Zira Afganistan’daki istikrarsızlık, Körfez’in hem güvenlik hem de ekonomik çıkarlarını doğrudan etkileyebilecek nitelikteydi. Özellikle terör ağlarının finansman kanallarının Orta Asya ve Körfez üzerinden geçmesi, konunun sadece sınır ötesi bir mesele olmadığını, geniş bir bölgesel güvenlik zincirine temas ettiğini gösterdi.

Katar’ın diplomatik ağı ve “Doha modeli”

Katar, son on yılda küresel diplomaside “tarafsız arabulucu” kimliğiyle öne çıkan nadir aktörlerden biri haline geldi. 2013’te Taliban’ın siyasi ofisine ev sahipliği yapması, Doha’ya Afganistan dosyasında stratejik bir avantaj kazandırdı. ABD’nin 2020 Doha Anlaşması’nı burada imzalaması, Katar’ın bu konudaki meşruiyetini pekiştirdi. Arabuluculuk faaliyetlerine dış politikada büyük önem atfeden Katar, Ekim 2025’teki Afganistan-Pakistan geriliminde krizin tırmanmasını önlemek için hızla diplomatik kanallarını devreye soktu. Taraflar, Doha’da yapılan müzakereler sonucunda ateşkes üzerinde uzlaştı. Anlaşma, iki ülkenin toprak bütünlüğüne saygı, militan gruplara destek verilmemesi ve karşılıklı saldırıların durdurulması gibi temel maddeleri içeriyordu. Türkiye’nin teknik düzeyde destek verdiği müzakereler, Katar’ın çok taraflı diplomasi geleneğini sürdürdüğünü gösterdi.

Katar’ın bu süreçteki motivasyonları yalnızca insani ya da ahlaki gerekçelere dayanmıyordu. Doha yönetimi, Afganistan ve Pakistan üzerinden Orta Asya’ya açılacak ticaret koridorlarının (örneğin Trans-Afgan Koridoru ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru) güvenliğini, ülkenin uzun vadeli ekonomik vizyonunun bir parçası olarak görüyor. Bu koridorlar, Körfez ekonomilerinin Asya pazarlarına ulaşımını kolaylaştırırken, petrol dışı gelir çeşitliliği hedefleriyle de örtüşmektedir.

Suudi Arabistan’ın stratejik hesapları

Katar’ın yanında Suudi Arabistan da süreçte kritik rol oynadı. Nitekim Riyad açısından Afganistan-Pakistan gerilimi hem güvenlik hem de diplomatik düzlemde iki yönlü bir risk taşımaktadır. Bir yandan Pakistan, Suudi dış politikasında geleneksel bir müttefik olarak kalmaya devam etmektedir; öte yandan Hindistan, Suudi ekonomisinin çeşitlendirilmesinde (özellikle enerji, teknoloji ve yatırım alanlarında) stratejik bir ortaktır. Dolayısıyla Riyad, taraflardan birine açık biçimde destek vermek yerine “dengeleyici arabulucu” rolünü benimsemiştir. İsrail’in Gazze soykırımı devam ederken Katar’a saldırması sonrası değişen Körfez güvenlik algısı Suudi Arabistan’ı yeni güvenlik tedarikçilerine itmişti. Bu anlamda Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan savunma iş birliği anlaşması, iki ülke arasındaki güvenlik bağlarını yeniden tanımlamıştı. Bu bağlamda Riyad, Afganistan’daki istikrarsızlığın Pakistan’ı daha fazla yıpratmasını istemiyor. Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan’ın hem İslamabad hem de Yeni Delhi ile temas kurması, Suudi diplomasisinin çok taraflılığını ve kriz yönetimi kapasitesini ortaya koydu.

Körfez Arabuluculuğunun Motivasyonları

Körfez’deki iki önemli aktör olan Suudi Arabistan ve Katar’ın Afganistan-Pakistan arasındaki çatışma ve gerilimde arabulucu rol oynamasının arkasında üç sebep olduğu ifade edilebilir. Bunlardan ilki güvenliktir. Afganistan’daki istikrarsızlık, Körfez güvenliğini doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Terör örgütlerinin finansman ağlarının Körfez üzerinden geçmesi, yasadışı ticaret rotalarının Yemen ve İran üzerinden birleşmesi, Körfez güvenlik mimarisinde yeni kırılganlıklar yaratmaktadır. Ayrıca, Pakistan’daki nükleer tesislerin güvenliği, Körfez başkentleri açısından stratejik bir endişe konusudur. İkinci olarak ekonomi Riyad ve Doha’ı krizi yatıştırma adına diplomatik faaliyetler yürütmeye teşvik etmiştir. Nitekim Körfez ülkeleri Asya’ya uzanan kara ticaret ağlarını çeşitlendirerek enerji dışı gelir kaynaklarını artırmayı hedeflemektedir. Afganistan-Pakistan hattı, bu jeoekonomik planlamanın kalbinde yer almaktadır. Katar, Suudi Arabistan ve BAE’nin Orta Asya’daki yatırım portföyleri, bu bölgedeki istikrarın devamına doğrudan bağlıdır. Üçüncü olarak Körfez açısından arabuluculuk faaliyetleri yumuşak güç bağlamında prestij ve meşruiyet üretmektedir. Körfez ülkeleri için bu tür krizlerde arabuluculuk yapmak, İslam dünyasındaki liderlik iddialarını güçlendiren bir araçtır. Suudi Arabistan, İslam İş Birliği Teşkilatı (İİT) üzerindeki etkinliğini; Katar ise medya ve diplomasi kanallarını kullanarak uluslararası yumuşak gücünü pekiştirmektedir. Bu süreç, Körfez ülkelerinin hem Batı’nın güvenlik ajandasına alternatif diplomatik kanallar geliştirmesine hem de bölgesel özerklik alanlarını genişletmesine hizmet etmektedir.

Arabuluculuğun Anlamı ve Sınırlılıkları

Körfez’in Afganistan-Pakistan krizindeki arabuluculuk rolü, iki temel açıdan stratejik anlam taşımaktadır. Birincisi, bu süreç Körfez’in diplomatik profilini “ekonomik aktörden güvenlik sağlayıcıya” dönüştürmüştür. Artık Körfez ülkeleri yalnızca yatırımcı ya da yardım sağlayıcı değil, çatışma yönetiminde norm üreten aktörlerdir. İkincisi, Körfez diplomasisi artık Batı merkezli kriz çözüm mekanizmalarının alternatifi olarak görülmektedir. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle oluşan boşluk, Körfez ülkelerinin çok taraflı ve pragmatik diplomasi anlayışıyla doldurulmaya başlanmıştır. Bu durum, uluslararası sistemdeki çok kutupluluğun bölgesel yansımasıdır. Bununla birlikte, Körfez arabuluculuğunun birtakım sınırlılıkları da bulunmaktadır. Taliban yönetiminin iç bütünlüğü zayıf; Pakistan ordusunun ise iç siyasete gömülü yapısı, diplomatik çözümleri kırılgan hale getirmektedir. Ayrıca, ateşkesin uygulanmasını denetleyecek bağımsız bir mekanizmanın bulunmaması, sürecin sürdürülebilirliğini sınırlamaktadır.

Sonuç olarak Katar’ın Doha’da sağladığı Afganistan-Pakistan ateşkesi, ilk bakışta bölgesel bir kriz yönetimi başarısı olarak görünse de aslında daha derin bir dönüşümün habercisi olarak görülebilir. Bu anlamda Körfez ülkeleri, enerji merkezli statülerinin ötesine geçerek diplomasi ve güvenlik alanlarında “normatif güç” kapasitesi kazanmaktadır. Doha’nın arabuluculuğu, Suudi Arabistan’ın desteğiyle birleştiğinde, Ortadoğu’nun Güney Asya’ya uzanan yeni diplomatik mimarisinin temelleri atılmaktadır. Ancak bu modelin başarısı Körfez ülkelerinin arabuluculuk girişimlerini kurumsallaştırma kararlılığı ve taraf ülkelerin bu süreci iç politik hesaplardan arındırma isteğine bağlıdır. Mezkur koşulların kurumsallaşması halinde Körfez diplomasisi sadece Afganistan-Pakistan hattında değil, daha geniş bir Avrasya-Orta Doğu-Güney Asya kuşağında istikrar üretici bir aktör haline gelebilir. Aksi halde, Doha’daki ateşkes anlaşması tarih sayfalarında geçici bir “nefes aralığı” olarak kalabilir.