Afganistan Muhasebesi: Sonsuz Savaşlar ve Kolektif Unutmanın Bedeli

Beş yıl önce, Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’da yirmi yıl süren savaşı utanç verici bir sonla noktalandı. Nisan 2021’de ABD, ülkede kalan 2.500 Amerikan askerini Eylül ayına kadar çekmeyi hedefleyerek nihai geri çekilme sürecini başlattı. İlk Amerikan birliklerinin ayrılmasından yalnızca haftalar sonra Taliban, Afgan hükümet güçleri çözülüp dağılırken çok sayıda mevziyi ele geçirdi. Ağustos ayının başına gelindiğinde örgüt, il merkezlerinin büyük bölümünü kontrolü altına almıştı. Sonunda 15 Ağustos 2021’de, ABD’nin desteklediği Kabil hükümeti çöktü. Dehşete kapılan yüz binlerce Afgan, kentin havaalanına akın etti. Yaklaşık 120 bin kişi ABD, müttefikleri ve hatta özel girişimlerle hareket eden bazı sivil gruplar tarafından uçaklarla tahliye edildi. Son ve yürek burkan darbede ise, son Amerikan askeri 30 Ağustos’ta ülkeden ayrılmadan dört gün önce havaalanında düzenlenen bir intihar saldırısında 13 Amerikan askeri hayatını kaybetti. Yirmi yıllık kahramanca çaba utançla sona ermişti.

Ardından kimi haklı, kimi haksız birçok suçlama birbirini izledi. 11 Eylül saldırılarını planlayıp gerçekleştiren El Kaide’ye barınak sağlayan aynı örgüt yeniden iktidara dönmüş, terör tehdidinin yeniden güç kazanacağı yönündeki korkular artmıştı. Sonuçta birbirini izleyen Amerikan başkanlarının ülkede uzun süre asker bulundurmaya devam etmelerinin temel gerekçesi, ABD çekildiği takdirde Afganistan’ın, Taliban ülkenin tamamını ele geçiremese bile, yeniden teröristler için güvenli bir sığınak haline geleceği inancıydı.

Buna benzer hiçbir şey yaşanmadı. Son beş yıl içinde, Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik tek bir terör eylemi bile Afganistan merkezli bir grup tarafından gerçekleştirilmedi. Washington bu savaş için yaklaşık 1 trilyon dolar harcadı. 120 binden fazla Afgan sivil öldürüldü ya da yaralandı. 775.000’den fazla Amerikalı asker Afganistan’a gönderildi; bunların 20.700’den fazlası yaralandı ve 2.400’den fazlası hayatını kaybetti; üstelik tüm bunlar, abartıldığı sonradan ortaya çıkan bir tehdide karşı savunma amacıyla yapılmıştı.

Amerikalı yetkililer bugün bildiklerini o dönemde bilselerdi, aralarında benim de bulunduğum pek çoğu daha erken bir çekilme kararını çok daha güçlü biçimde savunurdu. Bu benimsenmesi kolay olmayan bir görüştür. Çünkü bu bakış açısı, liderlerin muhakemesini, politika oluşturma sürecinin etkinliğini ve yürütülen çabanın bütün değerini sorgulamaktadır. Yetkililer çekilme konusunu daha erken bir tarihte daha ciddi bir şekilde tartışsalardı, daha geniş bir tehdit değerlendirmesi yelpazesini göz önünde bulundursalardı, müzakerelere daha önce girişselerdi ve bazı durumlarda yenilgiye duyulan hoşnutsuzluğun yarattığı önyargının farkına varsalardı, Washington daha iyi bir sonuçla ya da en azından daha kısa süren bir savaşla karşılaşabilirdi.

Aradan beş yıl geçmişken, en büyük tehlike Afganistan’ın yeniden teröristler için güvenli bir sığınak haline gelmesi değildir. Daha büyük olan tehdit, kolektif unutma riskidir. Bugün Amerika’nın en uzun savaşı kamuoyundaki tartışmalarda neredeyse hiç yer bulmuyor. Amerikalılar zaman zaman bu çatışmada fedakârlık yapan binlerce Amerikan askerinin onurlu hizmetini anıyorlar. Ancak ülke, o son günleri unutmaya hevesli bir şekilde yoluna devam etti. En tehlikeli unutma biçimi ise, Amerikan liderlerinin anlık korkulara tepki olarak son derece yüksek maliyetleri ve ağır kayıpları göze almanın ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurduğunu hatırlamamaları olacaktır. Bunu hatırlamak, gelecekte benzer acıların yaşanmasını önlemelerine yardımcı olacaktır.

 

“KORUNMAYA DEĞERSİNİZ”

11 Eylül 2001 saldırılarının dünyayı sarsmasının ardından, Başkan George W. Bush 7 Ekim 2001’de misilleme amacıyla Afganistan’ı işgal etti. Aylar içinde ABD hava gücü, özel operasyon birlikleri, istihbarat görevlileri ve Kuzey İttifakı olarak bilinen Afgan milislerinin ortak harekâtı sonucunda El Kaide ülkeden çıkarıldı ve Molla Ömer liderliğindeki Taliban rejimi devrildi. Afgan lider Hamid Karzai başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Sonraki dört yıl boyunca ülke aldatıcı ölçüde sakin kaldı. Bu ilk başarı, Bush yönetimini 2003 yılında Irak’ı işgal etmeye teşvik etti; bunun sonucunda Washington’ın dikkatini sonraki beş yıl boyunca büyük ölçüde üzerine çeken kanlı bir savaş başladı. Bu süre içinde Taliban yeniden toparlandı. 2006 yılına gelindiğinde yeniden toprak kazanmaya başlamış ve Afgan hükümetini ciddi biçimde zorlar hâle gelmişti.

Bu dönemin tamamında ABD, yalnızca 11 Eylül’ün yarattığı dehşetin değil, onu izleyen şarbon saldırılarının ve 2000’li yılların ortalarında Avrupa’da gerçekleşen ölümcül cihatçı bombalamalar ile engellenen saldırı planlarının da beslediği yoğun bir terör korkusunun etkisi altındaydı. “Küresel teröre karşı savaş” tüm hızıyla sürüyordu ve Afganistan bunun başlıca cephesiydi. Terörle mücadele, ülkedeki Amerikan askerî faaliyetlerinin tartışmasız merkezini oluşturuyordu; bu misyon başkanlar, savunma ve dışişleri bakanları, askerî komutanlar ve istihbarat yöneticileri tarafından sürekli dile getiriliyordu.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Afganistan’da, sürdürülebilir bir demokrasi kurmayı amaçlayan bir devlet inşa etme misyonu da dâhil olmak üzere başka hedefleri de vardı. Bush bu hedefi açıkça ilan etmişti ve halefleri bundan uzaklaşmaya çalışsalar da, bu amaç Amerikan projesinin örtük bir parçası olarak kaldı. Ancak ortada terör tehdidi olmasaydı Taliban’a karşı savaş da, Afgan ordusunun silahlandırılıp eğitilmesi de, devlet inşası da, demokrasi teşviki de olmazdı. Asıl belirleyici kaygı her zaman terörizm olmuştu.

Sahada görev yapan kadın ve erkeklerin çoğu için bu misyon, verdikleri emeği ve katlandıkları kayıpları haklı çıkarıyordu. 2003 yılında Kandahar’da görev yapan ABD Kara Kuvvetleri teğmeni Ross Berkoff günlüğüne şöyle yazmıştı: “11 Eylül 2001 utançla hatırlanacak bir gündür ve Afganistan’ın Amerikan askerlerinin konuşlandırıldığı yeni bir yer hâline gelmesi doğrudan doğruya o utanç verici günle bağlantılıdır. … Ben karşılık vermek için buradayım. Biz buraya cevap vermek için geldik.” Afganistan’da ABD Deniz Piyadeleri saflarında savaşan ve Onur Madalyası alan Kyle Carpenter ise 2019 tarihli anılarında, Amerikalılar adına verdiği hizmeti şu sözlerle özetliyordu: “Siz korunmaya değersiniz; sizin için savaşmaya değer; sizin için bir hastane yatağında yatmaya ve bedenimde derin yaralar taşımaya değer.”

Bu durum, savaş stratejisinin her zaman açık biçimde anlatıldığı ya da ikna edici olduğu anlamına gelmiyordu. Sahadaki birçok Amerikan askeri doğrudan terörle mücadele veya özel operasyon görevlerinde yer almıyordu. Bazıları için; ücra dağlarda ve çöllerde yerel Taliban unsurlarıyla çatışmaya girmek, el yapımı patlayıcıların hedefi olmak ve sorunlu Afgan hükümeti ile Afgan ordusunu güçlendirmeye çalışmak, korkulan uluslararası teröristlerle savaşmaktan çok uzak bir durum gibi görünüyordu. Bazılarında savaşın amacı konusunda derin bir kuşku gelişti; bu kuşku, silah arkadaşları öldüğünde ya da yaralandığında zaman zaman öfkeye dönüşüyordu.

2009 ile 2011 yılları arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Helmand vilayetinin güneyindeki kırsal Garmsir ilçesinde görev yapan siyasi yetkilisiydim. Yaklaşık altı sivilden oluşan küçük bir ekibin parçası olarak bir ABD Deniz Piyadeleri taburuna bağlı çalışıyor; ilçe valisine, polise ve yerel aşiret ile dinî liderlere danışmanlık yapıyordum. Bölgede görüştüğüm hemen her Afgan, güçlü bir ordu ve polis teşkilatını destekleyen Amerikan kuvvetleri çekilirse Taliban’ın geri döneceğine inanıyordu. İçlerinden birkaçı El Kaide’nin de onlarla birlikte geleceğini söylüyordu.

Benim görebildiğim kadarıyla Garmsir’de ya da ülkenin güneyinin başka bölgelerinde El Kaide’nin faal olduğuna dair çok az işaret vardı. Gerçek şu ki, grubun Afganistan’daki kalesini yeniden canlandırma ihtimalini güvenilir bir şekilde ölçmek imkânsızdı üstelik böylesine belirsiz bir tehdit, o sırada ülkede bulunan 100.000 ABD askeriyle orantılı görünmüyordu. Ancak ayrıldığımda Deniz Piyadeleri’nin elde ettiği başarılardan cesaret almıştım. Taliban ilçenin büyük bölümünden çıkarılmıştı. Afgan hükümetinin bir yetkilisi, bölgenin bir ucundan diğer ucuna silahsız olarak seyahat edebiliyordu. Binden fazla yeni Afgan asker ve polis göreve başlamış ve aktif olarak çalışıyordu. Uzun vadede daha az sayıda birlik kaldığı sürece, on binlerce ABD askerinin Afganistan’da kalmasının gereksiz olduğunu düşünüyordum. 2012 yılında Kael Weston ile birlikte bu sayfalarda yayımladığımız yazıda, 25 bin Amerikan danışmanı, özel operasyon askeri ile hava ve destek personelinin Afganistan’da kalması gerektiğini savunmuştuk. Aksi takdirde, “Afgan merkezi hükümeti muhtemelen Peştunların yaşadığı doğu ve güney bölgelerindeki kontrolünü kaybedecek” ve “savunmaya çekildiğinde El Kaide’nin geniş Peştun coğrafyasına geri dönmesini engelleyemeyecektir” diye yazmıştık. Ülkenin “hızlı ve belki de geri dönülmez bir şekilde geriye gideceğini ve bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin El Kaide ile mücadele kabiliyetini de kaybedeceği” hususunda uyarmıştık.

2013’ten 2014’e kadar, Afganistan’daki tüm ABD ve müttefik kuvvetlerinin komutanı General Joseph Dunford’un sivil danışmanı olarak yeniden Afganistan’daydım. O yıllarda ABD Başkanı Barack Obama, Amerikan birliklerini Afganistan’dan çekmeye başlamıştı; ben oradan ayrıldığımda ise geriye 10.000’den daha az asker kalmıştı ve bunlar, savaşın sorumluluğunu Afgan askerlerine ve polisine devretmeye odaklanmışlardı. Ancak çok fazla yerde geri çekilmeler yaşıyorlardı: 2014 yazında, Helmand’daki stratejik Sangin kavşağında, iyi silahlanmış yüzlerce Afgan polis ve askeri bir Taliban taarruzu tarafından ezilip geçildi. Bu yenilgi, 2015 ve 2016’da yaşanacak daha ağır geri çekilmelerin habercisi oldu ve ABD’li yetkililer bunların tamamını, Afgan hükümetinin Taliban’ı tek başına durduramayacağının ve ardından bir El Kaide güvenli sığınağının kurulmasını önleyemeyeceğinin göstergeleri olarak değerlendirdi. Benim için ise bu, Afganistan’da kalmanın maliyetlerinin muhtemelen hükümetin düşüşünü takip edecek terör tehlikesinden daha büyük hâle gelmiş olduğunun bir işaretiydi.

Obama’nın görev süresinin geri kalanında ve Başkan Donald Trump’ın ilk döneminde, Afganistan savaşı Beyaz Saray’daki tartışmaların sürekli odağı oldu. Ayrıntılar zaman içinde değişti, ancak temel tercih her zaman aynıydı: sürdürülebilir ama potansiyel olarak sonu gelmeyecek bir düzenlemeyle ülkede az sayıda askerle kalmak ya da çekilmek; bunun anlamı ise er ya da geç hükümetin düşmesi ve terör tehdidinin büyük olasılıkla geri dönmesiydi. 2012’den itibaren istihbarat topluluğu, ABD’nin çekilmesinden sonraki bir ila üç yıl içinde Afganistan’da ABD’ye saldırabilecek bir terör kapasitesinin yeniden oluşturulabileceği değerlendirmesini yaptı.

Trump, 2018’in ortalarına kadar Obama’nın stratejisinin temel unsurlarını korudu; ardından Afganistan’dan ayrılmanın ve Taliban ile doğrudan müzakerelere girişmenin zamanının geldiğine karar verdi. Obama, 2010 ile 2014 arasında görüşmelere izin vermişti, ancak bu çaba onun yönetimi için düşük öncelikti. 2018’e gelindiğinde stratejik bağlam değişmişti. ABD öncülüğündeki koalisyon Irak ve Suriye’de IŞİD’i yenilgiye uğratmış, küresel terör tehdidi zayıflamaya başlamış ve sonunda iki partinin de desteklediği, ABD’nin Afganistan’daki savaşı sona erdirmesi gerektiği yönünde bir görüş birliği oluşuyordu. Şubat 2020’de imzalanan Trump-Taliban anlaşması, Washington’un Mayıs 2021’e kadar bütün askerî güçlerini çekeceğini hükme bağlıyordu. Buna karşılık Taliban, El-Kaide’nin Afganistan’dan eleman devşirmesine, eğitim faaliyetleri yürütmesine veya operasyon gerçekleştirmesine izin vermeyeceğine dair söz verdi; ancak örgütle ilişkilerini kesmeyi reddetti.

 

KÖTÜLER KAZANDI

Ocak 2021’de göreve başladığında ABD Başkanı Joe Biden zor bir tercihle karşı karşıyaydı: terör tehdidini bastırmak için Afganistan’da 2.500 asker bırakmak ya da Trump’ın anlaşmasına uygun olarak çekilmek. Her iki strateji de uygulanabilirdi. Genelkurmay Başkanı Mark Milley ve üst düzey ABD generalleri kalınmasından yanaydı. Terörle mücadele operasyonlarının Afganistan’ın içinden daha iyi sürdürülebileceğini ve Amerikan askerlerinin varlığının devam etmesinin Afgan hükümetinin yenilmesini önleyeceğini savunuyorlardı. Biden’ın kendisi de terör konusunda gerçekten endişeliydi ve Saygon benzeri bir çöküş ihtimalini kabul ediyordu, ancak sonu görünmeyen bir misyondan çıkma eğilimindeydi. Biden için COVID-19 salgını, ABD’nin Çin ile rekabeti ve zor durumdaki Amerikan ekonomisi çok daha büyük kaygılardı.

Nisan 2021’de Biden, bütün ABD askerî güçlerinin o yılın 11 Eylül’üne kadar çekileceğini açıkladı. Yönetim, Afgan hükümetinin bu tarihten sonra en az altı ay dayanacağına inanıyordu. Ancak Kabil Ağustos ayında düştü ve o tarihten bu yana Afganistan, asık suratlı emiri Mevlevi Heybetullah Ahundzade liderliğindeki Taliban tarafından yönetiliyor. 2016’da en üst düzey görevi üstlenmeden önce Taliban’ın İslami mahkemesinde baş yargıçlık yapmıştı; bu görev, liderliğine pek çok Afgan’ın gözünde dini bir meşruiyet kazandırıyordu. 2018’de Helmand’da öz oğlunun gerçekleştirdiği bir intihar saldırısını onayladığı söylenmektedir. Molla Ömer’in izinden giden Heybetullah, Kabil’den değil Taliban’ın geleneksel kalesi olan Kandahar’dan yönetmektedir ve kamuoyu önüne çıkmaktan özenle kaçınmaktadır. Bu arada Kabil’de İçişleri Bakanı, Hakkani ağı olarak bilinen terör örgütünün lideri ve 2017’de Alman Büyükelçiliği önünde gerçekleştirilen, 150 Afgan’ın ölümüne ve 400 kişinin daha yaralanmasına yol açan kamyonlu bombalı saldırı gibi savaş dönemi boyunca gerçekleştirilen sayısız intihar saldırısının planlayıcısı olan Siraceddin Hakkani bulunmaktadır.

Bu gibi kişilerin iktidara yükselmesi, ABD’li yetkililerin Amerika sonrası bir Afganistan’ı düşündüklerinde tam da korktukları türden bir sonuçtu. Ancak Taliban yönetimi, yeni bir kaos ve katliam dönemini başlatmaktan ziyade, göreli bir istikrar dönemini teşvik etti. Ülke beş yıldır barış içinde; bu, 1979’da Sovyet işgalini izleyen onlarca yıllık savaşın başlamasından bu yana en uzun barış dönemidir. IŞİD’in zaman zaman düzenlediği saldırılar dışında, rejime karşı direniş asgari düzeyde kaldı. Afganlar bana sürekli olarak ülkenin artık aram, yani sakin olduğunu söylüyorlar. Kontrolü yeniden ele geçirmesinden bu yana Taliban, Afgan halkını acımasızca baskı altına almadı. Grup, eski rakiplerini ya da ABD, müttefikleri veya Afgan hükümetiyle çalışmış kişileri sistematik olarak hapse atmadı. Taliban valileri ve hâkimleri genel olarak bu kişilerin hayatlarına devam etmelerine izin verdi. Onlar için en büyük tehlike, kin besleyen alt düzey Taliban üyelerinin uyguladığı şiddet ya da eski hesapları kapatmak için bahane arayan yerel rakiplerdir.

Taliban yönetiminin belki de en beklenmedik unsuru, Afganistan’ı uzun yıllar uluslararası eroin ticaretinin başlıca merkezlerinden biri hâline getiren haşhaş ekimini yasaklaması oldu. Haşhaş, savaş sırasında grup için önemli bir gelir kaynağıydı. Ancak 2022’de Heybetullah, bütün uyuşturucu maddelerin ekimini, satışını ve tüketimini yasakladı. Kamu önünde kırbaçlama ve uzun hapis cezalarıyla uygulanan ve ekim alanlarının imhasıyla desteklenen bu kararname, Birleşmiş Milletler tahminlerine göre 2023 yılında haşhaş ekimini yaklaşık yüzde 95 oranında azalttı. Taliban bunu, bu uygulamanın toplayabileceği vergi gelirlerini keskin biçimde azaltmasına ve nüfusun muhtemelen beşte birinin geçim kaynaklarını olumsuz etkilemesine rağmen başardı.

Elbette önemli gerilemeler de yaşandı. Ekonomik büyüme durgunlaştı ve yoksulluk arttı. Uluslararası yardımın sona ermesiyle sağlık hizmetleri kötüleşti. En çok göze çarpan sorun ise Afgan kadınlarının durumudur. 2022’de Heybetullah, kız çocuklarının ortaokullara ve üniversitelere gitmesini yasaklayan kararnameler yayımladı. Kadınlar ayrıca çalışma ve erkek bir akrabanın refakati olmaksızın evlerinden dışarı çıkma konusunda da kısıtlamalarla karşı karşıya kaldılar. Sağlık hizmetlerindeki kötüleşme özellikle kadınları ağır bir şekilde etkiledi çünkü hastaneler ve klinikler onların bakımına adanmış personelin bulunduğu az sayıdaki yerden biriydi. Bu politikaların acımasızlığı, Taliban’ın iktidarda olmadığı on yıllar boyunca ülkenin bazı bölgelerinde Afgan kadınlarının haklar ve fırsatlar bakımından kaydettiği büyük ilerlemelerle daha da belirginleşmektedir. Kadın başına düşen gelir 2000 ile 2013 yılları arasında iki katına çıktı. En azından Kabil’de bir kuşak Afgan kadını eğitime, iş fırsatlarına ve kendi hayatlarını kurabilecekleri duygusuna sahip olarak büyüdü. Taliban bu hayalleri söndürdü.

Bununla birlikte, Amerikan ve Batılı çıkarlar açısından değerlendirildiğinde açık ara en önemli gelişme, terörizmin yokluğuydu. El Kaide’nin Afgan topraklarında örgütlendiğini, finansman sağladığını veya eğitim verdiğini gösteren çok az kanıt bulunmaktadır. Görünüşe göre Afgan emirliğinin izniyle Pakistan Talibanı’ndan savaşçılar ve liderler Afganistan’a sığındı ve buradan Pakistan topraklarına yönelik 700 saldırı düzenledi. Bunun sonucunda ortaya çıkan savaşta Pakistan, Bagram, Kabil, Paktiya ve Kandahar’daki Afgan şehirlerini bombalarken, Afgan güçleri de Pakistan sınır karakollarına saldırdı. Bu arada IŞİD, Afganistan’da Taliban hükümetine karşı ses getiren saldırılar düzenleyen birkaç bin savaşçıyı elinde bulundurmaktadır. Ancak beş yıldır Afganistan’dan ABD’ye yönelik bilinen hiçbir terör saldırısı düzenlenmedi. El Kaide’yi destekleme geçmişine ve ülke ekonomisini yönetmedeki başarısızlığına rağmen Taliban, 2021’den bu yana küresel terörizmi teşvik etmek yerine onu sınırlandırdı.

Washington’ın Afganistan’ı izleme kapasitesi 2011’i bir yana bırakın, 2020’deki seviyesinde bile olmadığından, bir geri dönüş ihtimali tamamen göz ardı edilemez. ABD, dağ köylerinde ya da Kabil, Kandahar veya Celalabad’ın arka sokaklarında yürütülen terör planlamalarını ve eğitim faaliyetlerini tespit edemeyebilir. Ayrıca son beş yıl uyarı işaretlerinden tamamen yoksun da değildi. 2022’de bir ABD saldırısı, Usame bin Ladin’den sonra El Kaide liderliğini devralan Eymen ez-Zevahiri’yi Hakkani ile bağlantılı bir misafirhanede öldürdü. 2023’te Birleşmiş Milletler araştırmacılarından oluşan bir ekip, Afganistan’da hâlâ yaklaşık 400 El Kaide üyesinin bulunduğu ve bunların bir operasyon üssünü yeniden kurmaya aktif biçimde çalıştıkları sonucuna vardı. Benzer şekilde, IŞİD’in Afganistan kolu şu anda göründüğünden daha güçlü olabilir ve odağını Taliban’ı zayıflatmaktan Batılı çıkarlara saldırmaya kaydırabilir.

Ancak açık olan gerçek şudur ki, şimdiye kadar Taliban yönetimi Amerikan çıkarları açısından yönetilebilir olmuştur. ABD’nin çekilmesinden beş yıl sonra, Amerikan karar alma sürecini yönlendiren terör tehdidinin abartılmış olduğunu söylemek mümkündür.

 

KAYBETMEK BİR SEÇENEK DEĞİLDİR

O halde akıllara takılan soru, Amerikalı yetkililerin geri çekilme riskini neden bu denli yanlış değerlendirdikleri ve neden bu kadar uzun süre kalmayı tercih ettikleridir. Etkenlerden biri iç siyasetti. Şayet sıradan Amerikalılar 11 Eylül sonrasında cihatçılık korkusuna kapılmamış ve savaşın etkilerini kendi hayatlarında daha derinden hissetmiş olsalardı; kitlesel protestolar, seçim siyaseti ve Kongre’deki muhalefet, bir başkanı çok daha erken bir tarihte geri çekilmeye zorlayabilirdi. Afganistan savaşı hiçbir zaman sıradan Amerikalılar arasında büyük bir tutku uyandırmadı. Başkanlar, bölgede kalma konusunda çok az halk muhalefetiyle karşılaştılar ve ABD çekilmesinin ardından hızlı bir çöküşün siyasi bir felaket olacağından korktular-nitekim Biden için öyle de oldu, zira hayal kırıklığına uğramış Amerikalıların 2021 tahliyesinin kaos ve kan dökülmeye dönüşmesini izlemesinin ardından destek oranı keskin bir şekilde düştü.

Geriye dönüp bakıldığında, Usame bin Ladin’in Mayıs 2011’de öldürülmesini izleyen yıllar savaşı sona erdirmek için en uygun fırsatları sunuyordu. Washington’ın en kötü şöhretli düşmanı ölmüş, örgütü ise büyük ölçüde etkisiz hale getirilmişti. Dahası, o noktada Barack Obama’nın 2009’da Afganistan’a gönderdiği takviye birliklerinin uzun süre sürdürülemeyecek kadar maliyetli olduğu da açık hale gelmişti. Bin Ladin’in ölümünden yaklaşık bir ay sonra Obama, Eylül 2012’ye kadar 33.000 Amerikan askerinin Afganistan’dan çekileceğini ve böylece ülkede yaklaşık 67.000 askerin kalacağını açıkladı. Başkan, bu kuvvetlerin 2014 sonuna kadar kademeli olarak azaltılmaya devam edeceğini, o tarihte ise ABD’nin muharip görevini sona erdirerek eğitim, danışmanlık ve terörle mücadele görevine geçeceğini söyledi. Mayıs 2014’te Obama, çekilmenin 2016 sonuna kadar tamamlanacağını açıkladı. Ancak ertesi yıl, IŞİD’in yükselişi ve Taliban’ın Afganistan’daki ilerleyişi nedeniyle bu kararını geri çekti.

Eğer belirlenen takvim daha kısa olsaydı, çekilme o tarihe kadar tamamlanmış olabilir ve Obama’nın rotayı aksi yöne çevirmesi mümkün olmayabilirdi. Obama ani bir çekilme talep etmedi, ancak “sıfır seçeneğini” ciddi biçimde değerlendirdi. Kalmakta ısrarcı olmayan Pentagon, başkana daha hızlı çekilmeye yönelik seçenekler sunabilirdi; Obama’nın kendisi de bunları daha süratli biçimde uygulamaya karar verebilirdi.

Afganistan savaşı boyunca, politika tartışmalarının altında dile getirilmeyen başka bir kalma gerekçesi yatıyordu: kaybetmenin yol açacağı aşağılanma. Geri çekilme gibi acı verici bir konuyla yüzleşirken ordunun anlaşılabilir önyargıları vardı. Pek çok general, her türlü sonucu kabullenmenin mesleki bir görev olduğunu düşünüyordu; diğer bazıları içinse Taliban’ın zaferi derin bir utanç anlamına geliyordu. Kaybetmek istemiyorlardı. Askerlerinin boşuna ölmüş olmasını istemiyorlardı.

Amerikan askerleri ve generalleri, düşmanla girdikleri günlük operasyonlarda onu yenme konusunda amansız bir kararlılığa sahip olmasalardı başarılı olamazlardı. Aynı şekilde, Afganları gerçekten önemsemeselerdi, onları büyük bir oyunun piyonları olarak değil, samimi biçimde değer verdikleri insanlar olarak görmeselerdi yine başarılı olamazlardı. Afganların da kendi hayatlarını ortaya koymaları gerekiyordu. İşte bu, cephedeki asker ya da subay ile Washington’daki bir politika yapıcı arasındaki farktır. Stratejiyi nesnel biçimde değerlendirebilmek, cephede bulunan bir kişinin reddetmek zorunda olduğu ölçüde bir duygusal mesafe gerektirir. Tüm önyargılarıyla birlikte duygusal bağlılık, yeri doldurulamaz bir niteliğe sahiptir. Sahadaki görevinden Washington’a dönen birinin, bu tür bir bağlılıktan kopması zordur. Basitçe ifade etmek gerekirse, Amerikalıların Afganistan’dan daha önce ayrılmamasının bir nedeni, ABD ordusunun kazanmak için savaşıyor olmasıydı.

 

UZLAŞININ TEHLİKELERİ

Taliban da çekilme ihtimalini değerlendirmeyi kolaylaştırmadı. 2010 ile 2021 yılları arasında Taliban temsilcileri, Afganistan topraklarının yurtdışında terör saldırıları planlamak ya da gerçekleştirmek amacıyla kullanılmasına izin verme niyetinde olmadıklarını Amerikalı muhataplarına söylediler. Ancak El Kaide ile ilişkilerini sürdürerek durumu belirsizleştirdiler. 2019 yılında Katar’da Taliban temsilcileriyle bir araya gelen ABD müzakere heyetinde yer alıyordum; Taliban tarafı, El Kaide’nin bağış toplama, eleman devşirme ve eğitim faaliyetlerinin yasaklanmasına dair yazılı güvenceler sunulmasına yönelik ABD taleplerine direnirken, diğer yandan El Kaide ile iş birliği yaptıklarını ve örgüt üyelerinin Afganistan’da yaşayabilmesini istediklerini kabul etmişti. Washington’ın en büyük hatası terör tehdidini olduğundan büyük görmek ya da abartmak idiyse, Taliban’ın en büyük hatası da oyunun son aşamasında El Kaide ile kesin bir kopuş gerçekleştirmeyi reddederek bu tehdidi canlı tutmasıydı.

Washington’ın tehdidi daha erken bir aşamada daha isabetli bir şekilde değerlendirmesini engelleyen daha önemli etkenlerden biri, Amerikan güçlerinin çekilmesi halinde terör tehdidinin artacağına dair bazı ABD istihbarat kurumları nezdindeki görünüşte sağlam kanaatti. Bu görüş, tasarımı gereği uzlaşıyı yansıtan ulusal istihbarat değerlendirmeleri üretme sürecinin bir sonucuydu. Hükümet içinde ve dışında bazı uzmanlar bu genel sonuca kuşkuyla yaklaşıyordu, ancak bunu dağınık ve bireysel biçimde dile getiriyorlardı; uzlaşıya dayalı bir süreçte ise karşıt görüşlerin törpülenip ortadan kalkması kaçınılmazdı.

Bununla birlikte, bu durumun sorumluluğu istihbarat analistlerine ait değildir. Karar vericiler, Kongre üyeleri ve politika danışmanları (ben de dâhil) istihbarat topluluğundan daha geniş bir öngörü yelpazesi talep etmeliydi. Ben, işleri basitleştirmek adına, karar vericilere sunabileceğim farklı bakış açılarından üretilmiş çok sayıda tahmin istemek yerine tek bir genel öngörüyü kabul ettim. Böylesi bir öngörünün, Amerikan ana vatanına yönelik terör tehdidinin süresiz olarak düşük kalma ihtimalinin yüksek olduğuna işaret etmesi muhtemeldi. Bu durum, bölgede kalma gerekçesini zayıflatabilir; ayrıca Obama, Trump, Kongre ve medyanın dikkatini çekebilirdi.

Amerika Birleşik Devletleri, Taliban yönetiminin sağlayacağı istikrarı ya da grubun kendisine karşı çıkmış Afganlara göstereceği görece müsamahayı öngöremedi. Washington, hareket hakkında çok az şey biliyordu; liderleri gizlilik içinde yaşıyor ve dışarıdan çok az kişi onlara erişebiliyordu. (Molla Ömer 2013 yılında öldü; ancak dünyanın geri kalanı gibi kendi hareketinin büyük bölümü de ölümünü ancak iki yıl sonra öğrendi.) Geriye dönüp bakıldığında, harekete ilişkin değerlendirmelerin, 1990’ların sonlarında ülkeyi yönettiği ilk dönem hakkındaki anlatılar tarafından çarpıtıldığı görülmektedir. O döneme ilişkin medya haberlerinin ima ettiğinin aksine, infazlar, recm cezaları ve diğer kötü muamele biçimleri o kadar yaygın değildi. Benzer şekilde, Afgan aşiret siyasetinin karmaşık yapısı ve güvenilmez Afgan hükümet kaynaklarından gelen çarpıtılmış bilgiler, ABD’li yetkililerin hareket içindeki birlik ve hiyerarşi düzeyini hafife almalarına yol açtı; bu durum, hareketin son beş yıldaki başarısını kısmen açıklamaktadır.

Bu yanlış algıları azaltmanın bir yolu, Taliban temsilcileriyle çok daha erken dönemde sürekli bir diyalogu öncelik haline getirmek olabilirdi. 2010 ile 2014 yılları arasında temas kurma girişimleri samimiydi, ancak yetersiz kaynaklarla yürütüldü. Taliban ile temas ve Taliban hakkındaki bilgi ve bu bilgiye duyulan güven büyük ölçüde artmış olurdu; bu da savaşı sona erdirecek müzakereler için daha erken bir fırsat yaratabilirdi.

 

EVDEKİ MAYIN TARLASI

Amerika’nın Afganistan savaşı trajik bir nitelik taşıyordu. Amerika Birleşik Devletleri bu çatışmaya girmekten kaçınamazdı; ancak bir kez girdikten sonra çıkmak için çok az fırsat buldu. Savaşta görev yapanların çoğu bugün onu bir israf olarak görüyor. Bazıları, savaşın sonuçsuzluğuna rağmen kendilerini tehlikeye atmaya devam eden generaller ve sivil yöneticiler tarafından ihanete uğramış ya da yüzüstü bırakılmış hissediyor. Ağustos 2021’de Pew Research tarafından yapılan bir kamuoyu araştırması, Amerika’nın tüm savaşlarında görev yapmış gazilerin üçte ikisinin ABD’nin Afganistan’daki hedeflerine ulaşamadığını düşündüğünü ortaya koydu. ABD Kara Kuvvetleri teğmeni olarak görev yapmış ve bugün emekli olan Ross Berkoff, anılarının sonunda; “2021’in ardından, birçoğumuz hizmetimizin anlamı ve mirası üzerine varoluşsal sorularla boğuşmaya başladık. Fedakârlıklarımızın gerçekten boşuna olup olmadığını sorgulayarak suçluluk ya da pişmanlık duygularıyla mücadele ediyor ve bunları hâlâ anlamlandırmaya çalışıyoruz”  değerlendirmesini yapmaktadır. Emekli Deniz Piyadesi yüzbaşısı Timothy Kudo ise daha sert konuşuyor: “Eski devriye üssümün üzerinde dalgalanan yıldızlı bayrağı düşünüyorum… O bayrağın altında beş adam öldü; ne uğruna?” Savaşmış, yaralanmış ya da arkadaşlarını kaybetmiş binlerce askerin bugün bu savaşı değersiz bir girişim olarak görmesi son derece sarsıcıdır.

Amerikalıların tamamı Afganistan savaşıyla ilgili tek bir ortak hafızayı paylaşmayacak ya da ortaya çıkan sonuca ilişkin tek bir açıklamayı kabul etmeyecektir. Savaşı bir israf olarak görenlerin yanı sıra, hükümetin savaşı hangi gerekçeyle yürüttüğünden bağımsız olarak, görevlerini yerine getirdiklerine ve ülkelerine hizmet ettiklerine inanan subaylar, erler ve diplomatlar da vardır. Ayrıca, Afganistan harekâtına katılmış olup savaşın kazanılabileceğine inanan daha küçük bir grup eski asker de bulunmaktadır. Onlara göre, eğer daha fazla Amerikan askeri ülkede kalmış olsaydı, özel operasyonlar daha kararlı biçimde yürütülseydi, Afgan ordusu daha sağlam inşa edilseydi ya da Washington Taliban’a defalarca çekileceğini söylememiş olsaydı, Afgan hükümeti kendi ayakları üzerinde durabilir ve Taliban yenilebilirdi.

Bu duygular askerî liderler açısından bir mayın tarlası yaratmıştır. Günümüzde subaylar, askerlere kendilerini zaferle sonuçlanmayacak girişimlerde hayatlarını riske atmayacakları konusunda güven vermek zorundadır. Aynı zamanda sivil liderlere de hükümet politikalarının önünde engel oluşturmayacaklarını göstermek durumundadırlar. Vietnam Savaşı’nın ardından görülmeyen benzer bir dinamik, Amerikalıların askeri liderlerine olan güvenini kaybetmesine ve ordunun geleneksel savaşlara odaklanmasına ve kendisini profesyonel tamamen gönüllü bir kuvvete dönüştürmesine yol açtı. Belki de bu deneyim bir ölçüde teselli sunabilir: Yenilgiden çıkarılan çok sayıdaki ders, daha güçlü silahlı kuvvetlerin, daha sağlıklı siyasi muhakemenin ve insan hayatını tehlikeye atmanın gerekçelerine yönelik daha sıkı bir sorgulamanın ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Bir askerin hayatının değeri, Afganistan savaşının anlamına ilişkin tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Savaşın büyük bölümünde Amerikan liderlerinin çoğu ve sıradan Amerikalıların çoğu, güvenlikten elde edilen faydanın verilen can kayıplarının bedelinden daha ağır bastığını düşünüyordu. Bugün ise buna inanan neredeyse hiç kimse kalmamıştır. Benzer düşünce değişimleri, en son Vietnam ve Irak savaşları olmak üzere diğer Amerikan savaşlarının ardından da yaşandı. Her seferinde, o anda her şey son derece önemli görünüyordu. Ancak yıllar sonra birçok kişi, olayların nasıl sonuçlanacağını önceden bilmiş olsalardı bu kadar büyük fedakârlığı desteklemeyeceklerine karar verdi.

Amerikalılar bu fikir değişikliklerini unutmamalıdır. Bir zamanlar destekledikleri bir savaşa yıllar sonra dönüp bakmanın ve “Keşke bugün bildiklerimi o zaman da bilseydim” diye düşünmenin nasıl bir duygu olduğunu hatırlamalıdırlar.

 

*Carter Malkasian, National War College’da Strateji ve Politika alanında doçenttir. 2009 ile 2014 yılları arasında çeşitli dönemlerde Afganistan’da önce Helmand vilayetinde, daha sonra Kabil’de ABD kuvvetleri ve yetkililerine sivil danışman olarak görev yapmıştır. The American War in Afghanistan: A History adlı kitabın yazarıdır.

 

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/afghanistan/afghanistan-reckoning-carter-malkasian

Tercüme: Ali Karakuş