Açık Mektup: ‘İmam Humeyni’
Aşağıdaki Açık Mektup, 2004 yılında Yarın Dergisinde yayınlanmıştı.
11 Eylül sonrası ABD ve batı güçleri, İranın ve Şiilerin de desteğiyle Afganistan ve Irak’ı işgal etmişti, Türkiye’yi de bu işgale ortak etmeye çalışıyordu. İsrail’in 28 Şubatçı generalleri ile o zaman hala The Cemaat denilen FETÖ’nün henüz arası bozulmamıştı. Generaller henüz taze ve acemi Ak Parti hükümetine karşı şantaj pozisyonunda yeni darbe hazırlıkları yaparken, FETÖ’de buna karşın Ak Partiyi bu darbeden koruyan psedo mafya konumunda kendi markajına alıyordu. Bu koşullarda, İran’ı da işgal etme veya bir Türkiye-İran savaşı çıkartma hevesi de gündeme getirilmekteydi. Ki, FETÖ’nün 2015’e kadar en önemli hedefi daima bu oldu. Nitekim sonraki yıllarda -Mavi Marmara katliamından sonra-uydurduğu Tevhid-Selam örgütü dosyası ile bu savaşa engel gördükleri Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere tüm siyasetçi ve bürokratları hedefe koyup yargılamaya bile kalkmıştı. İsrail, kendi tükenmiş ömrünü uzatmak ve kalıcı bir hegemon güç olmak için biteviye Ortadoğu gerilimlerini; Şii-Sünni, Türk-Kürt, İran-Arap, Türkiye-İran çelişkilerini kışkırtmaktaydı. İran’da Sasani-Safevi hevesli Şii hilali politikası, Arap dünyasında Selefi görünümlü bedevi nihilizmi şiddeti, Türkiye’de ise sahte Osmanlı görünümlü FETÖ politikaları bu kışkırtmanın eseriydi.
Bu makale, 2004 yılındaki bu koşullarda, hafızamızda 1990 yılındaki duygusal İran gözlemlerini harmanlayarak şekillenmişti.
Şimdi, bizim gibi İslam devriminin o mazlum, mağdur, masum müslüman halkları emperyalist-siyonist şeytanların tasallutundan kurtaracak bir imkan olarak görüp heyecanlananlar olarak, sonradan mollakrasi rejimine dönüşüp mezhepçi ortaçağ gericiliğiyle rezil rüsva olan İran deneyiminin hayal kırıklığını yaşıyoruz. Afganistan, Irak, Suriye, Yemen’de batıyla işbirliği içinde 20 yıldır ABD ve İsrailden kat be kat fazla müslüman kanı döken bu habis rejimin katillerine ağıt yakacak değiliz. Devrimin ruhunu ve amacını terk etmiş bu katillerin rejimine hala ajanlık yapıp, anti abd-anti Siyonist direniş ekseni uydurmaları ve maskesiyle bu İran katliamlarını savunan, tüm sünni dünyaya, Suriye devrimine, mollaşahlığı eleştiren Türkiye Müslümanlarına hala hakaret eden alçak ve namussuz kesimler ise bu utançlarıyla tarihe yazıldı.
ABD-İsrail-İngiltere-Fransa-Rusya-Çin ve diğer işbirlikçi Arap rejimlerinin suratına tokat gibi çarpan 1979 İslam devriminin ruhu ise hala tekrar dirileceği anı bekliyor. Suriye’nin mazlum Müslüman halkının tıpkı İran halkı gibi zalim ve mezhepçi faşist baas-esed katillerini devirdiği gibi, İran halkının da 1979 ‘daki gibi tekrar ve bu defa çürümüş mollaşahlığı devirip devrimin ruhuna geri dönmesini umut ediyoruz. ABD ve İsrail’in azgın, kalleş ve alçakça saldırısı ise, tartışmasız bir şekilde hala bu devrimci ruhu yok etmeyi ve eski Şah düzeni gibi İran’ı batının Aryan faşizminin ve İsrail’in köpeği yapmayı hedefliyor. İran halkının 40 yıldır, hatta 2. Dünya savaşından beridir çektiği acıların son bulması ve onurlu bir düzene kavuşması ise tek dileğimiz.
Molla oligarklarının İslam adına işlediği insan hakları ihlalleri, baskı ve zulümlere asıl İslam adına son verip İran’ı huzura ve güvenliğe taşıyacak bir rejimin kurulması tek temennimiz. Ama bunu kendi vatanlarının hainine dönüşmüş, mollaya kızıp İslam’a da ihanet etmiş, gavurlaşmış ve gavurun kılıcını sallar olmuş sözde İran muhalefetinin değil, mezhepçi olmayan ve adalet isteyen devrimin ruhu ve amacına uygun sahici bir Müslüman düzeni hedefleyen asıl İran halkının gerçekleştirmesini diliyoruz. ABD-İsrail ve diğer Aryan-batı şeytanlarına karşı gerçek direniş ekseni, asıl o zaman kurulacak ve Türkiye de, bu eksenin koordinasyonunda kendi misyonuyla varlık ve bekasını da garantiye alan bir rol oynayacaktır. Belki o zaman İran, aptal köylü Safevi çetesi eliyle içine düşürüldüğü 500 yıllık mezhepçi çukurdan çıkıp, Müslüman dünyayla sağlıklı bir ilişki kurabilir ve Pers -Aryan Zerdüştlüğü, Sasani Mecusiliği, Safevi münafıklığı yerine İranı İran yapan asıl Müslüman damarın yani Melikşah’ın, Nizamaul Mülk’ün, İmam Gazali’nin, Ebu Hanife’nin, Semerkand’dan Isfahan’a oradan Bağdat ve Şam’a uzanan görkemli İslam aydınlanmasının yeniden rönesansını yaşar. İşte o zaman o çok arzuladığı Arap dünyasına da Osmanlı bakiyesine de kültürel ve felsefi katkılar sunup etkili olan model bir ülke haline gelir. Aksi halde bir uçtan (-Şii İran fanatizmi-), öteki uca (-gavur İran- ) savrulup Müslüman dünyasına yeni belalar transfer eden bir fitne çukuru olmaya devam edecektir.
Türkiye İran’ın asıl Müslüman köküne dönmesini desteklemeli, diğer seçeneğe karşı dikkatli olmalıdır. İslam ümmetinin ve uygarlığının müstesna parçası olan İran’ı rezalet bir mezhepçi -katil mollaşahlık çukurundan sonra şimdi de ABD-İsrail şeytanlarına kurban edecek her tür gelişme, her sonuç, Türkiye’nin de Müslüman dünyanın da aleyhinedir. Mezheplerini din edinmiş herkes, meselelere mezheplerinin ortaçağından değil, bugünün ve geleceğin makul, mümkün ve kuşatıcı ferasetiyle bakmalıdır.
———————————
Açık Mektup: ‘İmam Humeyni’
Muhterem İmam Humeyni,
Sanırım birkaç yıl önceydi. Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşım, hiç beklemediğim bir anda, hem de yolda yürürken bana döndü ve ‘Sence 20. yüzyılın en vakur yüzü kim?’ dedi. Şaşırdım. Hem beklemediğim bir soruydu, hem de doğrusu soruyu da tam anlamamıştım. Gayrı ihtiyari hafızamı yoklamaya başladım. Gözünü bana dikmiş cevap bekliyordu. Bazen bir cevap, insanın tüm kimliğini de ele verebilir. Bu nedenle hızlıca ama temkinli bir düşünme moduna girmiştim.
İsimler geçiyordu kafamdan; Malcolm X, Aliya İzzetbegoviç, Dudayev, Che Guevera… Tabii ki Enver Paşa… Yok… Daha evrensel bir kahraman olmalı… Kahraman mı? Evet! Biz Teksas, Tommiks, Tarkan okuyarak büyümüştük. Lider, kahraman demekti… Şöyle hem yakışıklı, hem yönetebilen hem de hep kazanan bir tip olmalıydı. Peki kime torpil geçmeliydim. Birçok kahramanım vardı. Hangisini seçsem ötekine haksızlık edecektim. Çaresiz saydım bu isimleri. Kafasını iki yana salladı, ‘Bu soruyu kime sorsam yanlış anlıyor’ dedi. ‘Ben 20. Yüzyılın en iyi, en büyük, en görkemli liderini sormuyorum, 20. Yüzyılın en vakur yüzü kim diye soruyorum? En vakur yüz, bakış, duruş?’…
Soruyu şimdi anlamıştım. Bu defa yüzler geçiyordu hafızamın perdesinden. Ama aynı isimlerin yüzleri. En çokta, Che’nin yüzü tabii. Çünkü adeta bir sosyal mühendislik çalışması gibi, en şık posterler ve çekici fotoğraflar yıllardır Che’ye aitti. Sonradan bunun bir Avrupa, özellikle Fransa kökenli Ant Amerikan propaganda çalışmasının ürünü olduğunu öğrenecektik. Ama beynimize kazınmıştı işte o uzaklara bakan gölgeli Che resimleri. Çaresiz, ‘bu kadar’ dedim. ‘Bunlar benim kahramanlarım. Hepsi de vakur işte’. ‘Bence Humeyni’ dedi. Kayıtsızca. Döndü yürümeye başladı. Şok olmuştum. Evet, nasılda Humeyni aklıma gelmemişti. Ama nasıl olurdu. Arkadaşım MHP eski tüfeklerinden biriydi. Üstelik bir büyük sağ parti liderinin de yakın arkadaşıydı. Dönüp yüzüne bir daha baktım. Gayet ciddiydi. ‘20. Yüzyılın en vakur yüzü Humeyni’ydi’ dedi. ‘O’nun duruşu, bakışları, heybeti ve edasında baştan sona vakar vardı. Hiçbir şeye, hiçbir güce eyvallah etmeyen bir vakar. Bu yüzüne yansımıştı. Yaptıkları, söyledikleri, hataları, sevapları bir yana.
Ben sadece bir yüzde yoğunlaşmış o vakur ifadeyi, o dünyanın bütün şeytanlarına meydan okuyan cesaret ve yukardan bakışı kastediyorum. Bu en fazla Humeyni’de vardı’.
Evet, son derece ciddiydi, şaka yapmıyordu ve galiba haklıydı. Humeyni resimleri geçmeye başladı zihnimden. Evet, Amerika’ya, Şah’a, Şii taassubuna, her şeye meydan okuyan ama hiç kıpırdamadan duran o müthiş soğukkanlı duruş. Bir an İsrailci-Mason basının malum manşetleri geldi gözümün önüne. ‘Kara Molla’, ‘Molla kendini kolla’, ‘Molla öldü’, ‘Mollalar İran’a’. Yıllarca İran deyince sadece bu ifadeler telkin edilmişti topluma. Bu ABD-İsrail ağzı, toplumun bir kısmında etkili olmuş, İran, Devrim, Humeyni kelimeleri adeta kin ve tiksintiyle hafızalara kazınmıştı.
Acaba bu telkin beni de mi etkilemiş ve bilinçaltımda Humeyni’yi unutturmuştu. Sonra hayır dedim, kendi kendime… Beni etkileyen, İran’daki gördüklerim, İran’ın siyasetleri ve devrimle sonrasını ayırmamı sağlayan Ali Şeriati’ydi.
İsrailci-Mason basının saldırdığı İran’ı da Humeyni’yi de bu nedenle ayrı tutmak gerekir… Hem de sadece inat olsun diye. Biliyoruz ki, oligarşi neye saldırıyorsa, o doğrudur. Ama bu inat dışında kendi özel değerlendirmelerime gelince tabii ki başka eleştirilerim vardı.
Arkadaşım beni eskilere götürmüştü. Günlerce düşünüp durdum. 1980’lerin havasını yeniden soludum. İmam öldükten bir yıl sonra gazeteci olarak İran’a gitmiştim. Şahın sarayını gezdirdiler. Sonra İmam Humeyni’nin evini. Fotoğraflarında gördüğümüz gibi, bir kanepe, bir telefon ve yerde bir halı olan mütevazı odası… O dünyayı titreten adam işte bu evde yaşıyordu. Ama asıl etkilendiğim olay bu değildi. Evden çıkıp, hemen köşedeki bakkala girmiştik. Bir şeyler almak için bakkalla yarı Türkçe yarı tarzanca konuşmaya çalışırken adam Türk olduğumuzu ve ‘İmamın evini’ görmeye geldiğimizi anlayınca ağlamaya başladı. Bir arkadaşın yardımıyla az çok bir şeyler konuşmaya çalıştık. Hüngür hüngür ağlayarak çekmecesinden eski bir defter çıkardı. Sonra işaretlemiş olduğu bir sayfayı açıp bize gösterdi. Gözyaşları iyice boşalmıştı artık.
Farsça Azerice karışık ağlayarak bir şeyler söylüyordu. Bir arkadaşımız dönüp bize anladığı kadarını tercüme etti. Adam Humeyni ailesinin eski komşusuymuş. Yıllardır o mahallede bakkallık yaparmış. İmam’ın devrimden önce sürgündeyken de, devrim sonrasında da ailesini, kendisini iyi tanırmış. Gösterdiği defter ise, veresiye defteriymiş ve Humeyni ailesinin borçları yazıyormuş. O sayfayı öpüp duruyordu, ‘bana borçlu öldü İmam, o işte böyle bir adamdı, hakkımı helal ettim, bu borçları almayacağım, ama o işte böyle bir adamdı’ diyordu. Sayfayı gösterdi bize, gerçektende, bir veresiye borç sayfasıydı, 7 ekmek, 5 yumurta, 1 kilo şeker, 3 ekmek, bir paket çay… Şu kadar tümen alındı, şu kadar kaldı vb… Hepimiz yıkılmıştık. Nede olsa o yıllarda yeğen Yahya’nın işleri, Semra Özal’ın papatyaları, oğul Özal’ın servetinin konuşulduğu bir ülkeden gelmiştik.
Bir devrimci liderin, dünyaya meydan okumuş bir kişiliğin tam göründüğü gibi yaşadığına bizzat şahit olunca, o defteri görünce hepimiz çökmüştük. Demek üç ekmek beş yumurta borç takmıştı bakkalına İmam… Demek, sadece Amerika’ya Rusya’ya değil, bizatihi yaşama, dünyaya da meydan okumuş, seni de takmıyorum demişti ha…
Bir yanda bizim buraların o şark ihtişamı, o milyon dolarlık servetiyle öğünen liderler, o eş dostu üzerine trilyonluk ihaleler, o hırsızlık, arsızlık, doymak bilmez iştiha, o nemrut suratlar, firavun özentiler, Karun soyluluk… Ve şimdi elimizin altında Humeyni’nin veresiye defteri.
Bu şoktan, ertesi günkü Cuma namazında uyandık. Tahran’ın en büyük camisinde, hınca hınç bir kalabalık. Yoksul yığınlar, kış ortası yazlık libaslarıyla kadınlar, erkekler, çocuklar… Yerlerde kar vardı ve özellikle uzun çadorlarının altında zar zor seçilen çıplak ayaklarıyla kadınlar. Evet, çıplak ayaklar. Ya terlikli ya da tamamen yalınayak insanlar. Oturmuş hutbe dinlerken sağımızdan solumuzdan geçen o çıplak ayaklı insanlar. Kar altında ayakkabısız, yamalı, yırtık, eski elbiseli insanlar, insanlar, insanlar…
Ve birden siren sesleri, o nefret ettiğim resmi araç eskortlarının ‘çekilin böyyük bi adam geliyor’ diye bağıran iğrenç sirenleri. Kaçışan insanlar, açılan yollar. Ve son model simsiyah pırıl pırıl cipler. İçinden inen mollalar, eşleri ve çocukları. Siyah gözlükler, parıldayan elbiseler, korumalar, eşlik edenler, yalakalar, kendini onlara göstermek için birbirini çiğneyenler.
Bütün bu sahnelere alışık kayıtsız geri kalan kalabalık… Biz ikinci şoku yaşıyoruz. Humeyni’nin veresiye defteri… Mollaların cipleri… Çıplak ayaklı kadınlar… Korumalı güneş gözlüklü havalı molla eşleri…
Zihnime takılan Bertrand Russell’in bir cümlesi; ‘Sayın Lordum, bunca serveti, uşakları, malikaneleri, koşumlu arabaları elde etmek için doğum sancısı dışında hangi acıları çektin acaba?!’
Allahım, Binbir Gece masalı mıdır, bir şark destanı mıdır, bu nasıl bir şizofrenidir, bu ne yaman çelişkidir? Devrimin üzerinden yıllar geçmiş ama belli ki devrilen sadece Şah Rıza olmuş. Şimdi daha çok şah var. Sarıklı şahlar, çadorlu prensesler… Şehit kanlarının kırmızısı, Hüseyni yiğitlerin siyah yası ve kırmızı halılar, siyah cipler… Bir tarafta Ali Şeriati, Hüseyin Musevi, Humeyni ve öbür tarafta Rafsancani, Hamaney, Laricani..
Bazar olarak nitelenen köklü fars aristokrasisi, devrimi içerden fethedip ‘İran için İslam’ formülüyle bir tür Şii Emeviliği ihdas etmişti. Ve İslam, devrim ve Humeyni, şimdilik İran’a lazım birer sembol haline dönüştürülüp her tarafa sıvanmıştı. Bunu kazıyınca altından kim bilir daha neler çıkacaktı.
Devrim, derin İran tarihinde bir büyük ama kısa ömürlü patlama gibiydi. Değişen tek şey, mollaların Fars aristokrasisinin dengeleyici karşı kutbu olmaktan çıkıp, o aristokrasiye eklemlenmesiydi. İran, artık ruhanilerin de yüksek sınıf sayıldığı bir tür geç ortaçağa girmişti. Mollalar, İran yüksek sınıflarının yeni perdesiydi. Perdenin arkasında hala onlar duruyordu. Ve mahalle bakkalından veresiye alışveriş yapan bir adam, sadece geçici bir önder olabilirdi. O ölünce, Bazar, yanına mollayı da alıp her şeye el koymuştu. İran defteri de, benim için böylece kapanmıştı.
Bunları düşünürken, neden arkadaşımın o sorusuna Humeyni’nin de aklıma gelmediğini anlamıştım. Ben o tarihten beridir, Humeyni’yle İran’ı, Ali Şeriati’yle İran’ı, devrimle İran’ı hep kafamda ayrı tutmuştum. Sanki bu isimler apayrı, hayali bir destanın zaman ve mekan ötesi kahramanlarıydı ve İran ise, yanı başımızda, büyük eski bir komşu ülkeydi. Bu ayrımı yaptığımdan beridir, Humeyni ismini İran’dan kopartıp, bambaşka bir yere gömmüş, üzerine de kırmızı beyaz laleler ekmiştim. Hafızam herhalde bu nedenle 20. yüzyılın bu vakur yüzünü hemen bulup çıkartamamıştı.
‘Yakın komşumuz İran’a gelince… Yüzünü batıya dönmüş bir Türkiye için İran (ve tabi diğer doğu ve Arap komşularımız), hatırlamak bile istemediğimiz bir geçmişin, geri kalmış doğunun, her şeyin din diliyle konuştuğu tutucu bir dünyanın başladığı yerdi. Cumhuriyetle birlikte bu dünyaya arkamızı dönmüş ve bilinçli bir kayıtsızlıkla davranmıştık. Doğumuzla ilişkilerimiz, artık batı üzerinden, Lozan’da karşımızda oturanların çizdiği sınırlar dâhilinde ve onlar adına yürütülür olmuştu. Sadabat paktı, Bağdat paktı, CENTO, CEO, hatta İKÖ üyeliklerimiz, hep bu sınırlara riayetin ürünüydü. Bunun dışında, özellikle batıcı elitlerimiz için Doğu artık yoktu ve mümkünse bir daha olmamalıydı.
Milletimiz ise, kah İslamcılık üzerinden, kah Turancılık üzerinden doğumuzla hep ilgili oldu. Mazlum Müslüman kardeşlerimiz veya esir Türkler, daima aramızdan birilerini ilgilendirdi. Sanki bir farz-ı kifaye yerine getiriliyordu ve bir tür çağdaş Hudeybiye anlaşması hükmündeki Lozan’ın dayattığı bu dramatik kopuşa rağmen toplumun bir yanı, bütünü adına kardeşlik hukukunu hep saklı tuttu. Geri kalan sıradan yığınlar için komşularımız, tarih derslerinde ya da basında verildiği kadar haberdar olunan, Avrupa’dan ve Amerika’dan bile uzak yerler olarak kaldı. Öyle ki, İran, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır…( Tabi Bulgaristan, Arnavutluk, Bosna, Romanya, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Kırım, Kafkasya…) kimi düşman, kimi yabancı, kimi bizi arkadan vurmuş, kimi de tamamen uzak diyarlar olarak soğuk savaş boyunca beyinlere kazındı. Çöl arabı, Acem kurnazlığı, hırsız Bulgar, üçkağıtçı Azeri, çingene Roman diyerek aşağılandı;
Bu ülkelerin Soğuk Savaşta seçtiği safla da birleşince komünist, Baasçı, Rus yanlısı vb. özellikleriyle sunuldu hep. Soğuk savaşın bitişinden sonra bütün bu batı gözüyle telkinin etkisine rağmen, o farzı kifaye görevi yapanların saklı tuttuğu dinamikler harekete geçti. Özellikle 80’lerin sonu ve 90’ların başından itibaren yakın ve sıcak bir komşu siyaseti gündeme girdi. Bosna katliamı bütün Balkanları, Filistin’deki Siyonist zulümler ise Ortadoğu’yu daha yakın hale getirdi. İran, devrim ihracı nedeniyle, Suriye ise PKK’ya desteği yüzünden hala kapalıydı ama geri kalan Müslüman komşularımızla iyi kötü yeniden tanışma fırsatları doğdu.
İran, hala kapalı, adeta vebalı bir ülke kimilerimiz için. Rejim meselesi, aslında işin bahanesi. Bölgenin ikinci büyük devleti olarak İran’la olası bir Türkiye işbirliğinin nelere kadir olacağını iyi biliyor yasağı koyanlar. Birde tabi tarihsel İran-Roma savaşları, Osmanlı-Safevi savaşları, yani derin jeopolitik çelişkiler var. Ama en azından son 300 yıldır İran’la barış içindeyiz ve son dönem rejim kaygılarını saymazsak, hemen hiçbir ciddi problemimiz de yok.
Ders kitaplarında anlatılmıyor, ama Osmanlı yıkılırken, İran’da işgal altındaydı. Kuzeyi Rusya’nın, Güneyi İngilizler’in işgalindeydi. Osmanlı kuvvetleri, özellikle İttihatçılar ve Teşkilat-ı Mahsusa elemanları, İranlı direnişçilerle işbirliği içindeydi. Kuzey İran’da Cengeli bölgesinde büyük bir direniş örgütleyen Mirza Küçük Han’a Enver Paşa silah ve para yardımı göndermiş, bazı İttihatçı subaylar ise askeri eğitim vermişti. Rauf Orbay, Ömer Fevzi Mardin, Ömer Naci gibi Teşkilat üyeleri İran’da işgale karşı halk ayaklanması çıkarmak için defalarca İran’a gidip gelmişlerdi. Yani o çöküş yıllarında, iki ülkenin vatanseverleri bir birine destek olmuş, ortak bir direniş cephesi örgütlemek için yoğun temaslarda bulunmuşlardı. Sonraki dönemde ise bu ilişkiler, resmi düzeyde Lozan benzeri anlaşmalarla varlığına müsaade edilen İran’a Pehlevi Hanedanlığı getirildikten sonra Şah Rıza ile Mustafa Kemal arasında da sürdü. II. Dünya savaşından sonra petrolü koruma ve SSCB’yi kuşatma siyasetinin dörtlü hattı, Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, aynı dünya siyasetinin taşları hükmünde kontrollü ilişkiler içindeydiler. Ama Türk yönetici bürokrasisi ile İran aristokrasisi, derinlerden gelen nedenlerle hep birbirine kuşkuyla, kıskançlıkla ve mesafeli bakıyorlardı.
Mezhep farklılıkları, bu jeopolitik mesafeye jeo-kültürel bir katkı sağlıyordu. Şiilik, Osmanlıdan beri Türkiye’yi Sünniliğin başkenti olarak görüyordu. İranlılar, Azeri ya da Fars, son tahlilde İranlılıkla özdeş olan Şiiliklerinin ifade ettiği özgün bir milliyetçiliği hep korudular. Bu milliyetçilik, derinlerde bir yerlerde, İran’ın yakın batısını, yani Anadolu ve ötesini Roma olarak gören, dolayısı ile öteki olarak algılayan bir sınıra sahipti. İran -Türkiye sınırı, Pers-Roma sınırıydı. Mezhep farklılığı, işte bu kadim jeopolitik diyalektiğin din diliyle ifadesinden başka bir şey değildi. Yine de, aktif bir çelişki oluşturmayan bu iki rakip coğrafya kendi hallerinde barış içinde yüzyıllardır yan yana yaşadı.
Devrimden sonra İran, Anglo-Sakson güçle köprüleri atıp, Avrupa, Rusya ve Çin’le yakınlaşınca, iki ülkenin yönetici elitleri arasındaki mesafe daha soğuk bir hal almıştı.
İran; devrim, Irak’la savaş, Afganistan’da Taliban yönetimiyle gerilim ve ABD ambargosuyla tecrit gibi yoğun ve kritik bir 30 yıl yaşadı. En önemlisi, içerde sosyolojisi devrimci İslam sayesinde bir hayli değişti. Dışarıda ise müttefiklerinin değişmesi nedeniyle batısından kopuk bir doğulu ülke durumuna düştü. Oysa gerçek doğu, İran’dan sonra başlıyordu ve İran, aslında çokça bahsedilen Doğu ile batı arasında köprü konumunda bir ülkeydi.
2003 Irak işgaliyle hem Afganistan hem de Irak yönetimlerinden kurtulan İran’ın petrol fiyatlarının artışını da sayarsak bu süreçten en karlı çıkan ülke olduğunu söyleyebiliriz. Devrimci çizgisini terk ettikten beridir İslam dünyasından ve anti emperyalist ülkelerden çok, Şii ekseni ve reel-politik ilişkilere dayalı bir dış siyaset güden İran, hem Anglosaksonlarla el altından(Aryan Hint üst kastı aracılığıyla), hem Katolik batıyla açıktan yürüttüğü meşhur Fars diplomasisi sayesinde adeta oyun kurucu bir konumda bulunuyor. Rusya, Hindistan ve Çin’le ilişkilerinde de aynı oyun kuruculuk marifetini görebiliyoruz. Petrol ve gazını en ustaca jeopolitik bir silah olarak kullanan tek ülke İran desek abartmış olmayız. Tüm bu süreç boyunca rejimi yumuşatma denemeleriyle iç bütünlüğünü de muhafaza eden İran’ın şimdi nükleer güç olma çabasını doğru anlamanın tek yolu, öncelikle İranlılığın son 30 yıllık krizli geçmişi ile derin İran’ın 2500 yıllık Pers-Sasani-Safevi çizgileri arasındaki iç çelişkiyi tespit etmekten geçiyor.
Devrimci İran, yani Ali Şeriati ve Humeyni çizgisi, esasen İran tarihinde bir parantezi ifade ediyordu. İran’ın Mecusilikle Sasani döneminde, Şiilikle de Safevi döneminde içine girdiği bölgeden kültürel olarak izole olma ve bölgeye dönük siyasal olarak emperyalist hegemonya atakları yapma çabaları ile kıyaslanırsa, 79 devrimi, bu tür bir çizginin de eleştirisi ve hatta tam tersine bir tür evrenselleşme ve bölgeyle kaynaşma çabasıydı. Devrimci ruh, Şii-İran milliyetçiliğini kırıp evrenselliği sağlamıştı, Şeraiti-Humeyni İslam algısı ise Ali Şiası anlayışı ve Darut Takrib (Mezheplerin yakınlaştırılması) çabalarıyla Sünni dünyayla barışmayı simgeliyordu. İran, ilk defa Humeynizm sayesinde kılıcını Sünniliğe değil, gavura kaldırmıştı. Bugün işte bu çizgi, -Humeynizm mi diyelim?-sanılanın aksine yenilmiş ve geri çekilmiştir. İran’da egemen olan, artık Humeynizm değil, kadim İranlılık milliyetçiliğidir.
Humeyni sonrası Hamaney ile birlikte fanatik mollalar ve Fars Aristokrasisi, Humeyni çizgisini içerden sabote ederek devrimi başka bir rotaya soktu. Ve İran’ı, milliyetçi, Şii ekseninin patronajına oynayan, büyük güçlerle dans eden bölgesel hatta küresel bir güç olma çizgisine geri çekti. İran’ın ABD işgali sonrası ABD ile işbirliği içinde Irak ve Afganistan siyaseti, bu çizginin tescili olarak tüm İslam dünyasında dikkatlice gözlemlendi ve not edildi. Nükleer silah sahibi olma çabası, bu manada İran rejiminin ya da devrimci İran’ın korunması görüntüsü altında esasen Fars Aristokrasisinin sahiplendiği bir atak olarak görülebilir. Ahmedinejad’ın sert çıkışları, bu nedenle elverişli bir perdeleme, İran halkına, bölgedeki Şii dinamiğine ve kısmen de anti Siyonist ve anti Amerikan dünyaya, bu yeni İran’ın doğuş adımını haklı ve meşru bir kılıfla atabilmenin perdesi gibi görünmektedir.
Şüphesiz, Ahmedinejad, Humeyni çizgisinden gelen, saf devrimci, inanmış bir mümin yüzüne sahiptir. İran’daki çıplak ayaklıları, sokağı ve hala devrimci kalabilmiş kitleleri temsil etmektedir. Ama sorun da buradadır. Ahmedinejad, Laricani’nin temsil ettiği aristokratlarla Rafsancani’nin temsil ettiği aristokrasiye eklemlenmiş mollaların parantezinde, idealizmle realizmin çatıştığı yerde, sosyolojik olarak etkili ama ekonomi-politik ve jeopolitik açıdan aristokrasiye mahkum bir portredir. Bu nedenle, İran’a Ahmedinejad perdesinin gerisine bakarak anlamayı çalışmayı denemek gerekmektedir.
ABD ve küresel koalisyonun İran’a dönük saldırganlığının nedenlerini biliyoruz. İran’ın devrimle saf değiştirmesini hazmedemeyen anglo-sakson güçlerin intikam hırsı, yeniden İran’ı hizaya getirme çabası, Yahudi lobisinin şirretlikleri, kontrol dışı ülkelere ders verme kabadayılığı, İran üzerinden AB, Rusya ve Çin’e gövde gösterisi… Tüm bu jeopolitik nedenlerin hepsi de doğrudur. Ama bir de meseleyi, İran-Kontra skandalı, Bosna’da ABD ile dolaylı işbirliği, Petrol fiyatlarının artışının, Afganistan ve Irak’taki gelişmelerin en fazla İran’a yaraması gibi tersinden okumaya başlarsak, İran-ABD gerginliğinin, İngiltere üzerinden İran’a yeni bir rol teklifi için bir tür pazarlık olduğu da söylenebilir. Clausewicst’ten biliyoruz ki, ‘savaş, politikanın silahla sürdürülmesi’dir. İran’a dönük bir saldırı, İran’ı yeniden dünya sistemine devşirmek için yürütülen bir pazarlığı kızıştırma hamlesidir.
İran bir gün eğer saf değiştirirse ve yeniden ABD-İngiltere-İsrail ile anlaşırsa, Türkiye için de Ortadoğu içinde daha tehlikeli bir sayfa açılacaktır. O zaman, kimsenin şüphesi olmasın, medyamız ‘kara molla’ haberleri yerine İranlı mollaların Kant, Hegel okuyan, internet kullanan aydın din adamları olduğu, İran’ın eski Türk yurdu olduğu, Fars kültürünün aslında bizim kültürümüzün köklerinden biri olduğu türünden haberlerle dolup taşar. Aryan ırk ve Ari kültür üzerine övgüler dizilip, Kürtlerden sonra Türklerin de aslında Aryanlık’tan kopma bir ırk olduğu tezleri bile gündeme gelebilir. Hatta medeniyetin doğum yeri Yunan’dan taşınıp İran’a aktarılabilir. Yeter ki, İranlılar saf değiştirip anglo-sakson cepheye iltihak etsin! Bu işler böyledir…
İran’ın anglo-sakson cepheye iltihakı, tabii ki yeniden kurulmakta olan ABD-Rusya-Çin yeni soğuk savaş oyunu içinde İran’ı eski rolüne razı etmeyi, petrolün kontrolünü, Çin’e şantaj yapabilmeyi ve tüm bölgede çoğunlukla çelişkili aktif bir azınlık olan Şiilikle de oynayabilmeyi içeren son derece elverişli ve çok yönlü bir imkana sahip olmak demektir. Batı, bu nedenle İran işinde Irak’takinden daha fazla ısrarlı olacak gibidir. İran ise, diplomatik becerisi, jeopolitik imkanları ve enerji gücüyle oyunu iyi oynamakta, pazarlıktan en karlı taraf olarak çıkmanın yollarını aramaktadır. Bu işin sonunda, küresel bir aryan imparatorluğu hevesleri bile çıkabilir. Hasan Sabbah’tan Şah İsmail’e kadar İran’ın yakın tarihi, batıyla oldukça girift ama oldukça stratejik ittifakların mümkün olduğunu da göstermektedir.
Bu operasyonda Türkiye ne yapacaktır? Irak işgalinde kenarda duran, Afganistan işgalinde görev alan Türkiye, Suriye için diplomatik arabulucukla idare etmektedir. Ama İran işi, çok boyutlu ve sıkıntılıdır. Her şeyden önce, Irak’taki mezhep çatışmasının müsebbibi olarak Şiiler dolayısı ile İran görülmekte, buna karşılıkta kuzey Azerbaycan üzerinden İran Azerbaycan’ına dönük istikrarsızlaştırma hamlelerinde Türkiye’ye rol teklif edilmektedir. Siyasal elitlerin bir kısmı bu role teşne görünürken, bir kısmının bu işten her koşulda uzak durmaya çalışmayı tercih ettiği anlaşılmaktadır. Birinciler, buna uygun siyasal ve bölgesel malzemeler toplamakta, ikinciler ise şimdilik topu BM’ye atarak oyalama siyasetiyle yetinmektedir.
Şüphesiz, bir devlet aklıyla bakıldığında, yanı başımızda-kim olursa olsun-nükleer bir gücün eşitsiz var oluşu rahatsız edicidir. Irak’la-yani yarısı Şii bir Müslüman ülkeyle-haklı durumda bile olsa 8 yıl savaşmış bir ülkeden bahsediyoruz. Bu durumda, aramızdan birilerinin dini ve tarihi nedenler dışında, daha teknik ve soğukkanlı nedenlerle düşünüp, ona göre stratejiler geliştirmesi doğaldır. Ama mesele bunu Türkiye’den durarak yapabilmektir, batı adına ve onların dayatmasıyla değil…
Bu nedenle, İran’la nükleer işbirliği ve ortak nükleer çalışmalara yönelme seçeneği üzerinde düşünülmelidir.
Şurası açıktır ki, Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirecek her tür siyaset ihanettir. Bunun tartışması bile abestir. Irak işgalinde amerikancılarımızın bir kısmı teşhir olmuştu. Şimdi İran’a dönük operasyon sırasında geri kalan amerikancılar, İsrailciler ve İngilizcilerde teşhir olacaktır. Bunların ideolojik maskesi önemli değildir. Kemalist, Liberal, solcu, Türk milliyetçisi, hatta İslamcı bir maske takmış olabilirler. Gazetelerde bildik laikçilik kılıflı Uğur Mumcu vb. cinayetler üzerinden ‘kara Molla rejimi’ diskurları telkin edilebilir, bazı kalemler İsrailci masonik ağızla yayınlarına hız verebilir, bazı milliyetçi yayınlarda daha fazla Azerilere özgürlük nidaları duyulabilir… Bazı İslamcılardan ise Ehli Sünnetçilik adı altında Şii düşmanlığı görünümüyle bu dalgaya su taşınması, yine bazı solcularında İranlı muhaliflerin insan hakları sorunlarını daha çok gündem yapması mümkündür. Tüm bunlardan, deşifre olacak saklı ajanlara ulaşacağız. Bunun tam tersini de İran’dan görebiliriz. Türkiye düşmanlığı, Türkiye’ye karşı mezhebi ya da ideolojik hasmane yayınlar, …Doğalgazı kesme türünden rafine şantajlar… İnşallah tüm bunlar gerçekleşmez ama İran’a dönük batı tazyiki yoğunlaştıkça, işte bu gerilimli karşıtlaşmaların da artacağı söylenebilir. Her şeye rağmen, Türk-İran dostluğu her iki tarafın sağduyusunun vazgeçilmez çizgisi olmalıdır.
Türk-İran ilişkilerinin rasyonel zemini, her iki büyük devletin ve yakın komşunun karşılıklı bağımlılıklarını artıracak adımlardır. Bu bağımlılıklar içinde tatlı bir rekabetle, sıcak bir dostluk bir arada götürülebilir. Ama düşmanlık asla!
Kim ki, Türkiye ile İran arasına düşmanlık tohumları ekiyor, Kim ki ABD-İsrail ağzıyla konuşuyor, kim ki milliyetçilik ya da mezhepçilik adına komşularımızla yabancılaşmayı pekiştiriyor, her iki tarafta da bunu yapanlar her iki ülkenin hainleridir. Çünkü İran diz çöktürülürse Türkiye de hedeftedir.
İran-Roma savaşları İslam’ın doğuşuyla bitmiştir. Osmanlı-Safevi savaşları, İran jeopolitiğinin son bir hamlesiydi ve o da Osmanlının kesin galibiyetiyle bitmişti. Bu galibiyet, İran’ın batısına dönük emperyalist bir siyasete bir daha yönelmeyeceğine dair zımni ahitini ifade etmiştir. İşte bu ahit sürmektedir ve sürmelidir. Türkiye’ye düşen, bir şekilde Fars aristokrasisini, mollaları ve Ahmedinejad’ın temsil ettiği sokaktaki İran’ı bu ahitin İran’ın varlık ve bekasının teminatı olduğuna ikna etmektir. Tabi aynı şekilde Türkiye de İran’a dönük hasmane bir tutum içine girmemelidir… Çünkü doğuya doğru kadim siyasetimiz, her zaman arkamızı sağlama almayı ve Doğu’nun haysiyet kalesi olarak davranmayı içerir. Osmanlı da, doğuya arkasını dönmüş görünse de Cumhuriyet dönemi de, bu kadim siyaseti sapmadan uygulamıştır. Bugün bundan sapmamızı gerektirecek hiç bir neden yoktur.
Ama günün birinde mesela, İran, ahitini bozarsa, ona dersini verecek olan küresel şeytanlar ya da savaş veya beşinci kol faaliyetler değil, Müslüman dünyanın yerli iradesi ve İran halkının Ali şeraiti- Humeyni çizgisindeki sosyolojisinin ortak vicdanı olacaktır, olmalıdır. Bu vicdan, bölgemizdeki Türk, Arap, Fars, Kürt ve diğer Müslüman halkları, Ortodoks Hristiyanları, Siyonist olmayan Doğulu Yahudi azınlıkları, kardeş, dindaş, kandaş ya da yoldaş olarak, aynı vatanın, aynı milletin, aynı devletin büyük ve esenlik dolu ülkesini birlikte kurmayı öğütlemektedir. Emperyalizm er ya da geç çekip gidecek, işte bu vicdan galip gelecektir..
Muhterem İmam Humeyni,
Başka bir çok konuda sana olan eleştirilerimize rağmen, o vakarın için seni rahmetle anmaya devam edeceğiz.
Yaşasaydın, eminim sen de işte bu vicdanın da seslerinden birisi olmaya devam ederdin. Senin o vakur yüzündeki ifadeyi taşıyan başka lider-ler çıkarsa bu topraklardan, senin evine benzer bir evde oturup, senin bakkalın gibi bir bakkalda veresiye alışveriş yaparsa, bu vicdan, tüccar siyasetçilerin, hırsız oligarşinin, statükocu bürokratların ve şeytan medyasının esip gürlediği garip ülkelerimizin üzerinden aydınlık ve esenliğin, bağımsızlık ve özgürlüğün, adalet ve gerçek cumhuriyetin sancağı dalgalanmaya başladı demektir.
Bize düşen, bu vicdanın sesini gür tutmak, şer planlarına karşı halklarımızın selameti ve huzurunu, bu vicdanla temin edebilmektir.
Başka türlüsünü düşünmek bile istemiyoruz.
İlk yayın: Mayıs 2004- Yarın Dergisi
Kaynak: Açık Mektuplar-Ahmet Özcan, Yarın yay. 2010