Abluka Altında Yaşam: Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez ile Bir Söyleşi

Helen Yaffe – Nina Blodau

Helen Yaffe (HY): Cuba Analysis Podcast’e hoş geldiniz. Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez ile burada olmaktan memnuniyet duyuyoruz. Bakanım, bugün yoğun programınızdan bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Sorulara Nina başlayacak.

Nina Blodau (NB): Bakanım, uluslararası siyaset hakkında konuşmadan önce sizinle şahsen başlamak istiyorum. Yaklaşık yirmi yıldır Küba diplomasisinin başındasınız. Küba’yı yakın tarihinin en karmaşık anlarından bazılarında temsil ettiniz. Bu sorumluluğu nasıl üstlendiniz ve ülkenizi bunca yıl temsil etmek şahsen sizin için ne anlam ifade etti?

Bruno Rodríguez (BR): Artık fazla uzun zaman oldu. Gerçekten de uzun yıllar geçti. Neyse ki, bunu benden daha iyi yapabilecek, hazır ve donanımlı pek çok genç var. Genellikle kişisel meseleler hakkında konuşmam ama bu sorumluluğa atandım ve onu hizmet etme anlayışıyla üstleniyorum. Neyse ki Küba Cumhuriyeti’nin dış politikasının ilkeleri, gelenekleri, kurucu ilkeleri, Küba Parlamentosunun ve Cumhurbaşkanının ve hükümetin talimat ve yönergeleri arasında öyle bir örtüşme var ki bunları en derin inançlarıma uygun biçimde sürdürebiliyorum. Dolayısıyla insan, kendisine verilen talimatların kendi kişisel inançlarıyla örtüştüğünü hissettiğinde her şey daha kolay hâle geliyor. Bu da Küba devrimci diplomasisinin bir özelliğidir.

HY: Diplomatik dili bir anlığına bir kenara bırakıp yalnızca bir Küba vatandaşı olarak konuşabilseydiniz, 60 yılı aşkın süredir ekonomik abluka altında yaşamanın ne anlama geldiğini mümkün olan en basit şekilde nasıl açıklardınız?

BR: Bunu rahatlıkla yapabilirim, çünkü Küba diplomasisinin kökleri derindir ve halkla yakından bağlantılıdır; ayrıca Kübalı diplomatlar, ben ve ailem, halkımızla aynı koşullarda yaşıyoruz. Bir de ben her zaman ABD ablukası altında yaşadım. Şu anda 26 yaşında olan oğlum da abluka koşulları altında doğdu. Bu, birkaç nesli kapsıyor. Ülke, özellikle sizin de bildiğiniz 1990’larda, ablukanın olağanüstü etkili olduğu dönemler yaşadı; ancak 2019’dan bu yana ve özellikle Ocak ve Mayıs 2026’daki başkanlık kararnamelerinden bu yana ablukanın etkisinde niteliksel bir değişim yaşandığına hiç şüphe yok. Halkımızın, her bir Kübalının çektiği acılar, yaşadığı yoksunluklar ve ıstırap, toplu cezalandırma eylemi teşkil eden zorlayıcı bir mekanizma altında aşırı boyutlardadır.

HY: Bu konuya daha sonra odaklanacağız. Ama sorunun ikinci kısmı şu: Küba’nın yaşadığı zorlukların siyasi sisteminin ve liderlerinin verimsizliği veya yolsuzluğunun sonuçları olduğunu iddia edenlere yanıtınız nedir?

BR: Sistematik olarak yalan söylüyorlar. Bu altmış yıl boyunca, uluslararası sözleşmeler ve yasalar uyarınca soykırım olarak sınıflandırılan bir eylemi haklı çıkarmaya çalışmak için çeşitli bahaneler kullanıldı. Örneğin enerji kuşatması gibi, savaş zamanıyla ilişkilendirilen ve deniz ablukasına eşdeğer eylemleri de içeren aşırı bir ablukanın sonuçlarından hükümeti, Küba halkının tekrarlanan referandumlarda özgürce seçtiği anayasal düzeni sorumlu tutmaya çalışmak olağanüstü derecede siniktir. Ya da Küba’ya mal taşıyan deniz taşımacılığı şirketlerinin yıldırılması gibi, uluslararası hukuku ve uluslararası ticaretin kabul görmüş normlarını ağır biçimde ihlal eden eylemler söz konusu. Şu anda, başta gıda, ilaç ve tıbbi cihazlar olmak üzere 7.000’den fazla konteyner, bu tehdit ve yıldırma nedeniyle, bölgemizdeki bazıları da dâhil olmak üzere çeşitli limanlarda hareketsiz bırakılmış durumda ve Kübalı ailelere ulaşamıyor.

Hepsinden kötüsü ise çok ciddi insani sonuçlardır; bunların en acı verici ve en önemli göstergesi muhtemelen bebek ölüm oranının iki katına çıkmasıdır: tanınmış bir konuma sahip bir kamu sağlık sistemine rağmen, ablukanın yol açtığı koşullar sonucunda ölen canlı doğmuş bebeklerin oranı. Bu, neler olduğunu gösteriyor. Birleşik Devletler hükümeti ve Dışişleri Bakanlığı bu meseleyi sözde “tali hasar” olarak bile değerlendirmiyor — ki bu kavramın kendisi de kabul edilemez ve suç niteliğindedir — çünkü bu aşırı abluka tedbirlerinin yol açtığı insani etkiler, kasıtlı ve soğukkanlılıkla hesaplanmış bir tasarımın parçasıdır. Ablukanın var olmadığını ve enerji kuşatmasının var olmadığını söyleyerek defalarca yalan söyleyen Dışişleri Bakanı, daha birkaç gün önce Küba hükümetinin bulabileceği her çıkış yolunu keseceklerini, ablukanın aşırı koşullarının yol açtığı boğulmayı hafifletebilecek her vanayı kapatacaklarını ilan etti. Bu koşulları yaratıp ardından yol açtıkları korkunç insani sonuçlardan hükümetimizi, halkımızı sorumlu tutmaya çalışmak açıkça son derece çarpıktır.

NB: Her yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda dünyanın neredeyse bütün ülkeleri ABD’nin Küba’ya yönelik ablukasına karşı oy kullanıyor. Her oylamanın ardından bir düzine kadar diplomatın Küba delegasyonuna yaklaşıp onları selamladığını görüyoruz. Bu diplomatlarla kayıt dışı ne tür konuşmalar yapıyorsunuz? Bu ülkeleri, tek taraflı olan ABD yaptırımlarını görmezden gelmekten alıkoyan nedir?

BR: Birleşik Devletler’e ablukanın uygulanmasını koşulsuz olarak durdurması için doğrudan çağrıda bulunan bir karar üzerine yapılan bu yıllık oylamalarda da kendini gösteren, açıkça ortaya konmuş bir uluslararası tutum var. Bu düşmanlık ve abluka politikasına karşı dünya çapında ve Birleşik Devletler’in kendi içinde de çok sayıda muhalefet ve ret ifadesi bulunuyor. ABD vatandaşlarının çoğunluğunun ablukanın uygulanmasına karşı olduğu iyi biliniyor. Dijital ağlardaki toplumsal konuşmalara ilişkin temmuz ayında yapılan bir araştırma, yalnızca çok küçük bir azınlığın enerji kuşatmasını veya Küba’ya yönelik askerî tehditleri desteklediğini gösteriyor.

Birleşmiş Milletler’de, yalnızca abluka konusunda da değil, Küba delegasyonu bazen bir bakıma Küresel Güney’in ya da başka birçok ülkenin sözcülüğünü üstlenme gibi çok ciddi bir sorumluluk taşıyor. Küba tam bir özgürlükle konuşabilir, tamamen bağımsız ve egemen bir dış politika yürütebilir ve çoğu zaman birçok kişinin düşündüğünü, BM üyesi devletlerin çoğunluğunun inandığını doğrudan ya da daha doğrudan söylemesiyle tanınır. Bu, bu tür oylamalarda olduğu gibi, daha yakın zamanda bu meseleyi olağan takvimin dışında ele almak üzere 7 Temmuz’da yapılan olağanüstü oturumdaki oylamada da görülür. Abluka politikasının yasa dışı ve suç niteliğinde olduğu, Küba halkı üzerinde soykırımcı bir etkiye sahip olduğu, bir toplu cezalandırma eylemi teşkil ettiği, uluslararası insancıl hukuk da dâhil olmak üzere uluslararası hukuku ihlal ettiği ve çağdışı olduğu konusunda açık bir uluslararası kabul vardır. Bu politikanın kökleri Soğuk Savaş’ın temellerine uzanmaktadır; uluslararası toplumun iradesine, ABD’li seçmenlerin ve vergi mükelleflerinin iradesine ve ayrıca Birleşik Devletler’de ikamet eden Kübalıların iradesine aykırıdır. Ve açıkça ülke dışı bir etkiye sahip olduğu için istisnasız bütün devletlerin egemenliğine ve bağımsızlığına zarar vermektedir. Yalnızca Birleşik Devletler’in gerçek ulusal çıkarlarını etkilemekle kalmamakta, bütün ulusların ve onların işletmelerinin çıkarlarını da etkilemektedir.

Avrupa Birliği daha erken bir dönemde, hükümetlerini şirketlerinin çıkarlarını ABD yasalarının yasa dışı uygulanmasından veya ABD mahkemelerinin yargı yetkisinin kendi sınırlarının ötesine genişletilmesinden korumakla yükümlü kılacak düzenlemeler ve panzehir yasalarıyla kendisini donattı. Ancak bunları kararlı biçimde uygulamıyor; uluslararası alanda ağırlığı olan bir topluluk oluşturan Avrupa hükümetleri de kabul ettikleri panzehir yasalarını uygulamıyor. Rakiplerinin saldırganlığı karşısında kendi çıkarlarını çok çekingen, fazlasıyla çekingen biçimde savunuyorlar. Bana göre daha da kötüsü, Küba’nın yalnızca belirli bir sembolik anlam taşımakla kalmayıp bugün uluslararası düzen bakımından uluslararası bir yol ayrımını da temsil etmesidir. Eğer nükleer bir süper gücün, siyasi sistemini değiştirmek amacıyla küçük, egemen bir ulusu yok etmeye çalışmasına izin verilirse, bu, gezegendeki herhangi bir devletin başına aynı şeyin gelmesine olanak sağlayacak koşulları yaratacaktır.

HY: Sizin de belirttiğiniz gibi, Trump 2026’nın başından bu yana Küba’yı ABD ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak tanımlayan ve fiilen petrol ablukası uygulayan iki başkanlık kararnamesi çıkardı. 2026’dan bu yana Küba’ya yönelik saldırganlıktaki bu artışı nasıl açıklıyorsunuz?

BR: Bunu Birleşik Devletler hükümetine sormanız gerekir. Bu politikayı bahaneler ve yalanlarla haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Bu kadar ciddi insani ve ekonomik sonuçları olmasaydı, bu büyüklükteki bir adanın başlıca nükleer güç için tehdit oluşturabileceğini iddia etmek hiç de ciddi görünmezdi. Gerçek şu ki yalan söylüyorlar. Küba, Birleşik Devletler’in ulusal güvenliği veya ekonomisi için bir tehdit değildir ve olamaz; düşman değildir, düşman olmaya da niyeti yoktur. ABD ve Küba halkları arasında çok derin kültürel ve çok yönlü bağlar vardır. Ancak bu ABD hükümetinin halkımıza karşı uyguladığı korkunç politikaları haklı çıkarmaya çalışmaya umutsuzca ihtiyacı var.

Aynı şey, Küba’nın sözde “teröre destek veren devlet” olduğuna ilişkin suçlamalar için de geçerlidir. Bu eylemler Birleşik Devletler hükümetinin ciddiyetsizliğini gösteriyor. Bir başkan bir karar alıyor, mevcut başkan ilk döneminde bu kararı tersine çevirip Küba’yı bu şekilde yeniden sınıflandırıyor, sonraki başkan bunun tersini yapıyor ve mevcut başkan Beyaz Saray’daki ilk gününde aynı şeyi tekrar yapıyor; üstelik bunun kurumlar arası istişarelerin ve sağlam kanıtların sonucu olması gereken bir süreç olduğu varsayılıyor. Bu, yalnızca tamamen asılsız bir argüman olmakla kalmıyor, aynı zamanda Küba açısından siyasi ve ulusal güvenlik bakımından ve ayrıca insani bakımdan çok ciddi sonuçlar doğuruyor. Bunun asılsızlığını bütün dünya kabul ediyor. Ve elbette bu, Birleşik Devletler’in gerçek ulusal çıkarlarına hiçbir katkı sağlamıyor; oysa Birleşik Devletler, yakınındaki küçük bir ülkeyle iyi komşuluk ilişkilerine, işbirliğine, ticarete ve yatırıma dayalı normal bir ilişkiden yarar sağlayabilir.

NB: Bu tedbirlerin ekonomik ve toplumsal açıdan, örneğin uluslararası ticaret ve sağlık sistemi üzerindeki etkisi ne oldu?

BR: Bu, tek bir tedbirden ibaret değil; altmış yıla yayılan tarihsel bir birikimin sonucu olan ve Küba’nın küçük ekonomisine olağanüstü zarar veren bir dizi zorlayıcı eylem söz konusu. Yaptırımlar, bazı tedbirler daha önce gelmiş olsa da özellikle 2019’un ikinci yarısından itibaren aşırı düzeylerde sıkılaştırıldı. Covid-19 pandemisinin en yoğun döneminde, ABD hükümeti yaptırım uyguladığı ülkelerin neredeyse tamamına yönelik yaptırım rejimlerini gevşetirken, Küba’ya karşı solunum cihazları ve tıbbi oksijen satın alınmasının engellenmesi de dâhil olmak üzere ilave tedbirler uyguladı. Abluka koşullarını sıkılaştırmak için virüsü fırsatçı bir müttefik olarak benimsedi.

Ocak 2026, ABD hükümetinin fiilen, bir savaş eylemi olan deniz ablukasına tamamen eşdeğer bir enerji kuşatması uygulamasıyla bir başka önemli değişime sahne oldu. Bundan önce bile askerî gemilerin varlığı ve Karayip ülkelerine yönelik askerî tehditlerle yakıtın Küba’ya ulaşmasını engellemişti. Küba bugün çok az miktarda bile yakıt temin edebilse, elektrik kesintileri günde 2 veya 3 saate indirilebilir. Halka içme suyu temini önemli ölçüde iyileşirdi. Birleşmiş Milletler’de, sağlık personelinin cep telefonlarıyla aydınlattığı bir ameliyathanede gerçekleştirilen ameliyatın fotoğraflarını gösterdim. Gıda durumu çok daha iyi olurdu.

Özellikle Dışişleri Bakanı, Küba’nın ücretsiz yakıt aldığını söylerken sürekli yalan söyledi. Bu tamamen asılsızdır. Yalandır. Küba yakıtı normal uluslararası ticaret koşulları altında temin ediyordu; bazı durumlarda tıbbi hizmet ihracatına dayalı olarak, diğerlerinde ise ABD’nin düşmanlığının ülkeler açısından yarattığı risk nedeniyle uluslararası piyasadakinden daha kötü koşullarda yakıt temin ederek. Ancak bugün gerçek şu ki enerji kuşatmasının halkımız ve ekonomimiz açısından son derece ağır sonuçları var ve buna artık yalnızca yakıt değil, her türden ürün ve mal taşıyan ticaret gemilerinin Küba’ya ulaşmasını engellemeye yönelik doğrudan tedbirler de eşlik ediyor. Bu ürünlerin birçoğu Kübalı mikro, küçük ve orta ölçekli özel işletmeler tarafından satın alındı ve bedelleri ödendi. Bu konteynerleri Küba’ya taşımayan deniz taşımacılığı şirketleri, imzaladıkları sözleşmeleri ve bu taşıma için aldıkları ödemeler temelinde üstlendikleri taahhütleri açıkça ihlal ediyorlar. Ve bu konteynerler halkımızın içinde yaşadığı sosyo-insani koşullarla bağlantılıdır.

NB: ABD hükümeti Küba’ya askerî olarak saldırma tehdidinde bulundu. Bu psikolojik savaş mı, yoksa askerî bir saldırı planladıklarına inanıyor musunuz?

BR: Bu, ciddiye aldığımız, hem de çok ciddiye aldığımız bir tehdittir ve son derece vahimdir. Nükleer bir süper gücün, siyasi sistemini, hükümetini değiştirmek amacıyla küçük bir adaya saldırmasına izin verilirse mevcut uluslararası düzene ne olacağını görmek gerekir. İkincisi, bunlar yalnızca retorik eylemler değildir. Bunlar kamuoyuna açıktır. ABD liderleri bunu söylüyor; Dışişleri Bakanı, Savaş Bakanı ve ABD hükümetinin diğer yetkilileri, Küba’ya karşı askerî seçeneğin, Küba’ya doğrudan askerî saldırının, başkanın karar vermek üzere önündeki seçenekler arasında olduğunu sürekli ifade ediyorlar. Propaganda ve psikolojik savaş unsurları bulunmasına rağmen, Küba’ya yönelik askerî bir saldırı için gerçek hazırlıklar yapıldığı kamuoyuna açıktır ve iyi bilinmektedir.

Hiç şüphesiz halkımız, sonuçları ne olursa olsun, bağımsızlığını, egemenliğini ve vatanımızın toprak bütünlüğünü ne pahasına olursa olsun savunacaktır. Bu, Kübalıların ve kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan bir savaşa gönderilen genç Amerikalıların hayatlarını kaybetmesine yol açacak gerçekten trajik bir eylem olurdu. Bir kan gölüne yol açar ve aynı zamanda bölgesel istikrarsızlık yaratırdı. Birçok ciddi ABD’li ve Avrupalı analistin de kabul ettiği üzere Birleşik Devletler, ülkemizi işgal etme, pasifleştirme ve kontrol etme hedefine asla ulaşamazdı; bu imkânsız olurdu. Aynı zamanda Karayip Denizi’nin tamamında, Meksika Körfezi’nde, ticaret yollarında, hava yollarında ve yalnızca Birleşik Devletler açısından değil, Küba’ya komşu ülkeler açısından da bölgesel istikrarsızlık yaratırdı. ABD hükümeti cezai ve soykırımcı bir sorumluluk üstlenir, büyük bir itibar kaybına uğrar ve ülkemize yönelik abluka politikası ve düşmanlığı nedeniyle karşı karşıya olduğu uluslararası yalnızlığı daha da derinleştirirdi.

Gerçekçi bir yaklaşımla, Küba geleneğine uygun olarak ulusumuzun savunmasına hazırlanıyoruz ve bunun hiçbir zaman gerçekleşmemesini umuyoruz. Her türlü bahaneden kaçınmak, ABD hükümetinin ikili ilişkilerde gerilimin tırmanmasına yol açabilecek koşullar yaratmasını önlemek için yorulmadan çalışıyoruz. Ancak aynı zamanda şunu söyledik ve bunu bütün kararlılığımızla yapacağız: Kendi kaderimizi tayin hakkımızı ne pahasına olursa olsun savunacağız. Bu, Birleşmiş Milletler örgütünün ve Güvenlik Konseyinin yararına olacaktır. Genel Kurul, 7 Temmuz’da tüm bölgelerden üye devletlerin temsilcilerinin yaptığı onlarca konuşmayla Küba’ya yönelik askerî bir maceraya karşı sesini yükseltti. Ayrıca enerji kuşatmasına ve Küba’ya giden deniz taşımacılığına yönelik takibata son verilmesini talep ettiler.

Dünyanın, insanlığın, uluslararası düzenin bozulmasının gezegeni insanlığın onlarca yıl önce geride bıraktığı bir duruma — yağma, fetih, toprak işgali, stratejik bölgelerin işgali, son derece öldürücü veya otonom silahların yayılması, tüm halkların çıkarlarına aykırı biçimde silahlanma yarışının geliştirilmesi, silahlanma yarışının uzaya yayılması riski ve devasa nükleer cephaneliklerin salt varlığının yol açtığı nükleer kış tehlikesi durumuna — sürüklemesini önlemek için bütün dürüst insanların, bütün hükümetlerin, bütün ulusların iradesini geniş tabanlı biçimde bir araya getirmeye ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Yüz nükleer savaş başlığının patlaması bile insan türünün yok olmasına yol açardı. Uluslararası örgütlerin, hükümetlerin, parlamentoların, siyasi güçlerin, halk hareketlerinin ve sivil toplum örgütlerinin güçlerini birleştirerek gezegendeki insan yaşamı için gerçek ve aşırı bir tehdit oluşturan bu gidişatı durdurmak üzere giderek bir araya geleceklerine inanıyorum.

Böylece Küba, küçük bir ada olmasına rağmen bir tür sembol hâline geldi. Tarih onu bağımsızlığın, baskıya ve adaletsizliğe karşı başkaldırının uluslararası bir sembolü ve aynı zamanda dayanışmanın bir sembolü hâline getirdi. Küba, onlarca ülkede dayanışma gösterdi; Covid-19 pandemisi sırasında özellikle İtalya’da ya da örneğin Andorra’da. Dolayısıyla Küba’nın hiçbir şekilde yalnız olmadığını, Küba davasının geniş bir uluslararası dayanışma gördüğünü hissediyoruz ve uluslararası toplumun Küba’ya yönelik herhangi bir askerî macerayı durduracağına ve bomba olmasalar bile ölümlere yol açan, öldüren, enerji kuşatması, tam enerji ablukası veya halkımız için temel ihtiyaç maddelerinin ulaşmasının engellenmesi de dâhil olmak üzere aynı zamanda soykırımcı olan bu politikalara son verilmesini zorlayacağına güveniyoruz.

HY: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Küba’ya karşı daha sert bir çizginin başlıca savunucularından biri. Kısa süre önce Axios’a şöyle dedi: “Onlar ilmekten kurtulmaya çalışmak için her yeni mekanizma oluşturduğunda, biz de onu biraz daha sıkıyoruz.” Aynı zamanda ABD hükümetinin Küba halkına 100 milyon dolar insani yardım sağladığıyla övündü. Bunu bağlama oturtmak gerekirse, Küba ABD ablukasının ülkeye yıllık maliyetinin 7 ila 8 milyar dolar arasında olduğunu bildiriyor. Bu çelişkili tutumlar hakkında yorum yapabilir misiniz?

BR: Küba’ya yönelik ablukanın günlük etkisi 900.000 doların üzerinde, neredeyse 1 milyon dolar. Ablukanın Küba’ya her gün maliyeti bu kadar. Bu, yakın tarihli açıklamalarına bakarsanız, ablukanın var olmadığını ve enerji kuşatmasının da var olmadığını iddia ettiğini göreceğiniz aynı Dışişleri Bakanı. İlginçtir ki bu konularda bizzat ABD Başkanıyla ya da Başkanın sözcüsüyle doğrudan çelişti.

Küba ekonomisinin, ülkemizin yok edilmesinden kim yarar sağlar? Yalnızca, genellikle Güney Florida’da bulunan, her şeyden önce Küba Devrimi’nden intikam alma arzusuyla hareket eden küçük bir yozlaşmış siyasetçi grubu. Fikirleri miras aldılar, Fulgencio Batista’nın kanlı diktatörlüğünde hizmet edenlerin, alabildiğine çalanların, o dönemin yolsuzluğundan yararlananların günahlarını miras aldılar. Çok sayıda suçlunun, savaş suçlusunun göçü. Bugün intikam, öç alma ve ülkemizi 1950’lere geri döndürüp yeniden ele geçirme gerekçelerine başvuruyorlar. En radikal ve aşırı tutumları somutlaştıranlar onlar. Bunun yol açacağı korkunç sonuçları düşünmeden, ABD’nin Küba’ya karşı askerî bir maceraya girişması için en fazla baskı yapanlar onlar.

ABD’de, vahşi kapitalizm ve en ortodoks neoliberalizm karşısında, ayrıca bu dönemde güç kazanan faşist ve neo-faşist akımlar karşısında Küba’nın tarihsel deneyiminin temsil ettiği alternatifi ortadan kaldırmak isteyen siyasetçiler de var. Dünya çapında dayatmak istedikleri ve aslında son yıllarda birçok ülkeye dayattıkları modele alternatif bir modelin varlığı onları rahatsız ediyor. Küba, tarihsel koşullara göre kültürlerin çoğulluğu, düşüncenin çoğulluğu, siyasi modellerin çoğulluğu anlayışını ve halkların kendi kaderlerini tayin hakkını temsil ediyor. Yalnızca bu küçük klik, önce ABD hükümetinin mevcut politikalarından, ardından ikili çatışmanın tırmanmasından veya kötüleşmesinden yarar sağlayabilir. Çünkü ablukanın ve ülkemize yönelik tehditlerin ortadan kaldırılmasına dayalı ilişkilerin normalleşmesi sürecini ilerletmek, Birleşik Devletler’deki insanların, vergi mükelleflerinin, hükümetlerini seçenlerin ve ayrıca orada ikamet eden Kübalıların çıkarınadır.

İnsani yardıma gelince: Biz, uluslararası alanda önemli ölçüde insani işbirliği sağlamış ve bugün de dünyanın çeşitli bölgelerinde uluslararası tıbbi işbirliği sağlayan bir ülkeyiz. Bugün Küba, muhtemelen gezegende Güney-Güney işbirliği koşullarında uluslararası tıbbi işbirliği sağlayan en önemli ülkedir. Bu işbirliği de tamamen siyasi saiklerle korkunç bir takibata maruz kaldı. Küba, halkımızın bugünün son derece zor koşullarında büyük ihtiyaç duyduğu uluslararası işbirliğini ve yardımı her zaman kabul etmiştir.

100 milyon dolarlık yardım açıklaması, hatırladığım kadarıyla, Kutsal Makam’da yapıldı. Ancak o sırada böyle bir yardım mevcut değildi. Ne Küba’daki kiliselerle ne de Küba hükümetiyle herhangi bir şekilde temasa geçilmişti. Üstelik orada, Kutsal Makam’da, Küba hükümetinin bu 100 milyon dolarlık insani yardımı kabul etmeyi reddettiği söylendi. Bundan önce 3 milyon dolarlık bir insani yardım teklif edilmişti; bu yardım gerçekten ulaştırıldı ve büyük bir nüfustan söz ettiğimiz için sınırlı sayıda Kübalı ailenin durumunun hafifletilmesine yardımcı oldu. Ardından 9 milyon dolarlık bir yardım paketi teklif edildi, daha sonra bunun 6 milyon dolar olduğu söylendi ve bugüne kadar bunun yalnızca çok küçük bir kısmı ulaştırıldı. 100 milyon dolarlık yardımdan ise yalnızca 700 aileye yönelik yardım ulaştı — 700 aile için küçük miktarda bir yardım. İnsani meseleler, hele insani yardım, hiçbir zaman siyasi amaçlarla ve manipülasyon ve siyasi durumlar yaratmak için kullanılmamalıdır. Ancak hükümetimiz, Küba’daki kiliselerle birlikte, halkımızın yararına bu yardımın alınmasını kolaylaştırmaya hazır olmaya devam ediyor.

HY: ABD Dışişleri Bakanlığı kısa süre önce Küba, 21. Yüzyıl Komünizminin Başkenti başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda Küba, onlarca yıldır ABD ve uluslararası sola yön veren küresel bir yıkıcı güç olarak tanımlanıyor. Bu rapor, Monroe Doktrini’nin yeniden teyit edilmesi ve birçok Latin Amerika ülkesinde seçilen sağcı hükümetlerin geri dönüşü bağlamında yayımlandı. Birkaç hükümet Küba ile diplomatik ilişkilerini kesti. Sağa doğru bu kayışın Küba ve bölge açısından sonuçları nelerdir? Dışişleri Bakanlığı raporuna nasıl yanıt veriyorsunuz?

BR: Böylesine zayıf bir belgeye ciddi bir yanıt vermek zor. Bu belgeyi hazırlamak için hangi yapay zekâ uygulamasının kullanıldığını gerçekten bilmek isterdim. Yaklaşık 100 sayfasını okudum. Sonuna kadar gelmek benim için muazzam bir çaba gerektirdi, çünkü son derece kötü bir işçilikle ve korkunç bir titizlik eksikliğiyle hazırlanmış yalanların, asılsız iddiaların ve manipülasyonların bir karışımı. Dışişleri Bakanlığındaki ciddi ve profesyonel diplomatların, kurumlarının böyle bir iftira yayımlamış olmasından utanıyor olmaları gerektiğine inanıyorum. Pek çok uluslararası analist, içerdiği asılsız iddialar hakkında uzun uzadıya tartışma yürütmek zorunda kalmaktan beni kurtarıyor. Ancak ABD hükümetinin resmî açıklamaları, uluslararası düzenin koşulları ve ulusal güvenlik ve savunma direktiflerinde stratejik rakiplerinin kimler olduğu ve stratejik hasımlarının kimler olabileceğine ilişkin beyanları göz önüne alındığında bile, Küba’yı bütün kötülüklerin kaynağı ve ABD hükümetini devirebilecek ülke olarak sunmak ciddi bir konuşmaya olanak tanımıyor.

Ancak McCarthycilikte ve İkinci Dünya Savaşı’na ve faşizmin gelişimine yol açan süreçlerin inşasında da bunun kadar saçma şeyler söylendi ve bunlara inanan insanlar oldu. 1960’ların başında bir CIA operasyonu, Küba devletinin çocuklar üzerindeki ebeveynlik yetkisini ortadan kaldıracağı yalanını yaydı. Bu, saçma bir yalana dayanılarak 14.000 çocuğun tek başlarına Birleşik Devletler’e, koruyucu ailelere ve yetimhanelere gönderilmesine yol açtı. Yine de buna inanan insanlar oldu. Dolayısıyla ABD hükümetinin izlediği Goebbels tarzı yaklaşımı küçümsememek gerekir; hükümet bu yaklaşımda ayrıca, bugün yalnızca bilgi üzerinde değil, davranışlar ve insanların küresel ölçekte eleştirel düşünme kapasitesi üzerinde de muazzam bir etkiye sahip olan büyük teknoloji platformları üzerindeki mülkiyetine ve kontrolüne dayanıyor. ABD’deki gençlerin ve yurttaşların daha doğru ve gerçeğe uygun bilgi edinmeleri hâlinde, hükümetlerinin Küba’ya ve başka yerlere karşı uyguladığı bu korkunç politikaların gerçekleşmesini engelleyeceklerini söyledim.

Orada öne sürülen iddiaları tamamen reddediyorum; bunların çok ciddi bir amacı var: bir yandan Küba’ya yönelik askerî tehdidi, toplu cezalandırmayı ve soykırım suçunu haklı çıkarmak; aynı zamanda, bazıları Küba’yla dayanışma içinde olmuş, bazıları Küba’ya geziler düzenlemiş, bazılarıysa bunların hiçbirini yapmamış ABD’li sivil toplum örgütlerine yönelik baskı ve takibatı, özünde baskıcı, sivil özgürlüklerin ve insan haklarının ihlali niteliğindeki bir politika çerçevesinde haklı çıkarmak. ABD hükümeti, örneğin ABD vatandaşlarının Küba’ya seyahat etmesini engelleyerek seyahat özgürlüklerini kısıtlamakla kalmadı; aynı zamanda son dönemde üniversitelerde olağanüstü düzeyde baskıya, ABD’de düşünceye ve aydın akademik çevrelere karşı son derece gayrimedeni eylemlere de nezaret etti. Dolayısıyla bu, gülünç ve yalancı bir rapordur. Bununla birlikte, hizmet ettiği amaçları ciddiye almak gerekir; bunlar arasında köklü bir ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, göçmenlere yönelik takibat ve aşırı sağcı güçlerin genel olarak ilericiliğe ve bizzat ABD halkına karşı bu McCarthyci ve baskıcı araçları kullanması da vardır.

Tarihin ilerlemeler ve gerilemeler yarattığı, bir tür sarmal olduğu doğrudur. Bunun tarihsel, diyalektik bir mercekle analiz edilmesi gerekir. Ancak ilericilik, toplumsal adalet, neoliberalizmin ve neoliberal küreselleşmenin aşılması, akıl dışı ve sürdürülemez olan ve gezegendeki yaşamın varlığını tehlikeye atan üretim ve tüketim biçimlerinin aşılması lehindeki tarihsel birikim hiçbir zaman küçümsenmemelidir. Sağa doğru bu kayışlar zaman içinde gerçekleşir; ancak olumlu bir tarihsel birikimin meydana geldiğine derinden inanıyorum ve bu konuda iyimserim. Her koşulda Küba, bütün Latin Amerika ve Karayip halklarıyla çok derin ilişkiler sürdürmüştür, çünkü bu ilişkiler özünde kültüre ve sevgi bağlarına dayanır. Hiçbir siyasi durum, hiçbir hükümet — ve bütün hükümetler geçicidir — bu derin bağları etkileyemez. İnsanlar, neoliberal, aşırı sağcı hükümetlerin önceki dönemlerde elde edilmiş toplumsal kazanımları nasıl ortadan kaldırdığını kısa sürede anlayacaktır. Nihayetinde bütünüyle itibarlarını kaybedeceklerdir.

Bütün Latin Amerika ve Karayip halklarıyla ve ayrıca onların hükümetlerinin çoğuyla bağlarımızın ilerlemeye devam edeceğine güveniyoruz. Küba’nın tarihsel olarak çok yakın ilişkilere sahip olduğu ve bugün de bu ilişkileri sürdürdüğü ülkeler var. Küba halkının Birleşik Devletler’deki insanlarla da benzer ölçüde derin kültürel bağları ve ilişkileri vardır ve bu da göz ardı edilemez. Bazı sağcı hükümetler bu ABD hükümetine tamamen tabi biçimde hareket etti. Kendi tarihlerine, geleneklerine, halklarının özlem ve duygularına karşı hareket ettiler. Yakında gidecekler ve kimse onları hatırlamayacak.

NB: Abluka hakkında konuştuğumuzda genellikle yalnızca Küba’nın uğradığı kayıpları düşünüyoruz; ancak Birleşik Devletler halkının ve bütün dünyanın da kayıpları var. Bu kayıplardan söz edebilir misiniz?

BR: Daha önce de belirttiğim gibi, Küba’ya yönelik abluka gezegendeki herkesin çıkarlarına zarar veriyor; çünkü ulusal yasaların, bütün devletlerin egemen eşitliğinin ve bağımsızlığının ihlalidir ve istisnasız bütün ülkelerin ulusal çıkarlarına zarar vermektedir. Bu ülkelerin iş insanlarının, kültürel, akademik, bilimsel ve diğer tüm alanlardaki en çeşitli toplumsal kesimlerinin çıkarlarına zarar veriyor ve aynı zamanda ekonomik kayıplara da yol açıyor. ABD hükümeti, başka devletlere karşı sık sık zorlayıcı tedbirlere başvururken, üçüncü taraflarla bağ kurmasını sözde engellediği aynı ülkeyle ekonomik ilişkiler geliştirme kapasitesini kendisi için muhafaza ediyor. Bu son derece anlamlıdır. Örneğin Avrupa örneğinde, doğalgaz, yakıt veya ABD’nin jeopolitik koşulları kendine mal edip kendi çıkarına kullanarak Avrupa hükümetlerine ve halklarına son derece ağır koşullar dayatmaya çalıştığı başka alanlarda bunu gördük. Gümrük tarifelerinde de oldu, çeşitli alanlarda da oldu. Dolayısıyla herhangi bir ülke açısından, ABD mahkemelerinin yargı yetkisine sahip olmadıkları konulardaki kararlarını başka bir ülkeye dayatmaya çalışmanın ya da üçüncü ülkelerdeki şirketleri veya kişileri ABD’nin ülke dışı yasalarına uymaya zorlamanın siyasi, etik, uluslararası hukuk ve ulusal hukuk açısından zarara yol açtığını söyleyebilirim. Bu, söz konusu ülkelere gerçek zarar veriyor.

İkinci olarak, örneğin Birleşik Devletler ve başka birçok ülke açısından bu durum, bugün Küba’ya özgü olan bazı bilimsel ilerlemelerden — bunu tevazuyla söylüyorum — yararlanmalarını engelliyor: örneğin kansere karşı tedavi amaçlı aşılar alanında; diyabet ve diyabetik ayak ülserlerine karşı yeni ilaçlar ve tedaviler alanında; Alzheimer da dâhil olmak üzere nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde. Birleşik Devletler’deki insanlar, aynı zamanda çok daha ucuz olacak ve Birleşik Devletler’de kullanılanlardan daha etkili oldukları artık gösterilmiş olan bu tedavilerden neden yararlanamasın? ABD’nin Küba’nın uluslararası tıbbi işbirliğine yönelik takibatı, bu işbirliğinin bulunduğu gelişmiş ülkeleri ve Küresel Güney ülkelerini, özellikle de uzak bölgelerde ve düşük gelirli kesimlerde tek sağlık hizmetini Kübalı doktorlardan alan bütün nüfusları bu hizmetlerden mahrum bırakmayı amaçlıyor.

Küba bugün biyomedikal ve ilaç alanlarında dünyanın en modern ve rekabetçi endüstrilerinden birine sahip. Örneğin kaç Avrupa ülkesi Covid-19’a karşı kendi aşılarını hızla üretebildi? Küba, rekor sürede ve son derece sınırlı kaynaklarla beş aşı üretebildi. Ancak bugün tıp ve ilaç sektörlerindeki ABD’li şirketlerin iştirakleri ve genel olarak Avrupa’da kayıtlı olanlar, Küba’ya yönelik abluka düzenlemelerine uymaya zorlanıyor. Küresel veya uluslararası ölçekte faaliyet gösteren şirketler için de aynı durum geçerli. Dolayısıyla ablukanın ülke dışı niteliği — Küba halkına karşı soykırımcı olan, bombalar düşmese bile ölümlere ve acılara yol açan bu niteliği — gezegendeki bütün uluslara zarar veriyor. Uluslararası düzeyde neredeyse oybirliğiyle reddedilmesinin nedenlerinden biri de budur.

HY: Son soruya geliyoruz. Yaklaşık 70 yıllık çatışma boyunca her ABD başkanı Küba’da rejim değişikliğini kışkırtmaya çalıştı. Hiçbiri başarılı olamadı. Bu gerçek, söz konusu politikanın gerçek etkinliği ve Küba sisteminin dirençliliği hakkında bize ne söylüyor?

BR: Tanınmış sağcı bir ABD senatörü, Küba’ya yönelik düşmanlık ve abluka politikasını sorgulamıştı. O dönemde 50 yıl olmuştu ve şöyle demişti: “Başarısız olmuş bir politikayı elli yıl boyunca uygulamak, herkesi başka bir politika bulmayı düşünmeye sevk etmelidir.” Çünkü gerçek şu ki, düşmanlık ve abluka politikası Birleşik Devletler’i ülkemize, Küba’ya yönelik olarak ilan ettiği hedeflerden hiçbirine, hiçbir bakımdan bir milimetre bile yaklaştırmadı. Aldığı tedbirler ne kadar aşırı olursa olsun işe yaramayacak ve ne mevcut hükümeti ne de başka herhangi bir hükümeti kendi belirlediği hedeflere yaklaştıracaktır. Bu hedefler, Küba üzerindeki hâkimiyeti yeniden kurmak; Küba’yı yeni-sömürgeci ve bütünüyle bağımlı kapitalizmin en kötü yıllarına geri döndürmek; yarım yüzyıl boyunca olduğu gibi ülkeyi ABD şirketlerine teslim etmek ya da sonunda Güney Florida’ya yerleşen Batista dönemi yozlaşmış hırsız ve işkenceci çetelerinin Küba’ya geri dönmesine izin vermektir. ABD hükümeti ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu hedeflere asla ulaşamayacaktır; ancak bugün yaptığı gibi ülkemize muazzam zarar verme kapasitesine sahip olduğunu da kabul etmemiz gerekir.

Bazı ABD hükümetleri ikili ilişkilerde değişiklikler yapmaya çalıştı. Belirli başkanlardan söz etmek istemiyorum. Şunu söylemeliyim ki bu deneyimler, her şeyden önce, ikili ilişkilerde ilerleme sağlanabileceğini, Küba’ya yönelik ablukanın en korkunç tedbirlerinden bazılarının hafifletilebileceğini veya sona erdirilebileceğini ve diyalog ve müzakere yoluyla bazı ikili sorunlara çözüm bulunabileceğini gösterdi. Ayrıca Küba’nın taahhütlerine sadık kalan, sözünü tutan ciddi bir ortak ve ciddi bir uluslararası aktör olduğunu da gösterdi. Küba halkı ile ABD halkı arasında bu zorlama ve abluka politikalarının aşılması ve her iki halka da yarar sağlayacak diyalog, ticaret ve işbirliği bağlarının geliştirilmesi lehinde geniş bir mutabakat bulunduğunu da ortaya koydu.

Defalarca ifade ettik ve tekrar ediyorum: Küba hükümeti, uluslararası hukukun belirlediği temeller üzerinde — egemen eşitlik, eşit koşullar, karşılıklı saygı, her iki halk için karşılıklı yarar, iki ülkenin de iç işlerine müdahale etmeme ve ön koşulsuzluk temelinde — ABD hükümetiyle görüşmeleri sürdürmeye hazırdır. Önceki on yıllardaki bu deneyimler, bunun ABD hükümetine kendi halkı açısından da önemli yararlar sağladığını gösterdi. Örneğin 2018’de 400.000 ABD vatandaşı ve ABD’de ikamet eden buna yakın sayıda Kübalı Küba’yı ziyaret etti. Bu deneyimi doğrudan yaşadılar ve Küba gerçekliği hakkında doğrudan ve gerçeğe uygun bilgi edindiler. Bu durum ABD halkının ve Güney Florida da dâhil olmak üzere ABD’de ikamet eden Kübalıların geniş desteğini de kazandı. Dolayısıyla birikimin, tarihsel eğilimin — yani, bu hükümetle olursa zaman kazanırız; olmazsa başka bir hükümetle olur — bu yönde olduğuna inanıyorum. Ama sonuçta iki halk arasında medeni, verimli ve saygılı bir ilişki hâkim olacak ve bu, iki hükümet arasındaki ilişkilere de yansıyacaktır.

NB: Bitirmeden önce söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Bizi ziyaret ettiğiniz, bu günlerde yaşadığımız sıkıntıları bizimle paylaştığınız ve yalnızca Küba’yı iyi tanımaya değil, aynı zamanda dünya çapındaki yurttaşların, özellikle Avrupa ve Birleşik Devletler’dekilerin gerçeğe uygun ve eksiksiz bilgi almasını sağlamaya böylesine derin ilgi gösterdiğiniz için size çok teşekkür ediyorum.

*Helen Yaffe, Glasgow Üniversitesinde Latin Amerika politik ekonomisi profesörüdür. We Are Cuba! How a Revolutionary People Have Survived in a Post-Soviet World ve Che Guevara: The Economics of Revolution kitaplarının yazarıdır ve Küba üzerine çeşitli belgesellerin ortak yapımcılığını üstlenmiştir. Cuba Analysis podcast’inin ortak sunucusudur.

*Nina Blodau yaklaşık otuz yıldır Küba ile dayanışma faaliyetlerinde yer almaktadır ve halen Cuba Support Group Ireland’ın başkanlığını yürütmekte ve Cuba Analysis podcast’inin ortak sunuculuğunu yapmaktadır. Ayrıca Küba’nın sürdürülebilir kalkınmasını konu alan Cuba: Growing Resilience adlı belgeselin yapımcılığını üstlenmiştir.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/09/07/life-under-blockade-an-interview-with-cubas-minister-of-foreign-affairs-bruno-rodriguez/