ABD’nin 11 Eylül Sonrası Terörle Mücadele Stratejisi Sünni’den Şii’ye mi Kaydı?
Bölgedeki pek çok kişiye göre, ABD’nin Orta Doğu politikası artık belirgin biçimde Şii karşıtı bir boyut taşıyor gibi.
Yirmi beş yıl önce, 11 Eylül terör saldırıları ABD öncülüğündeki Küresel Terörizmle Savaş’ı doğurdu. Onlarca yıl süren bu savaş, büyük ölçüde El Kaide ve Afgan Talibanı’ndaki müttefikleri gibi Sünni Müslüman radikal gruplarla mücadeleye odaklandı. ABD ve bir “istekliler koalisyonu” da Irak’taki Sünni Baas rejimini devirdi. Washington ardından Irak ordusunu, kamu hizmetlerini ve polisi “Baas’tan arındıran” ve ülkedeki Şii topluluğunu kayıran politikalar uygulamaya koydu. Bu da nihayetinde İslam dünyasında ABD’nin Sünnileri marjinalleştirmeye yönelik bir komplo kurduğu algısını besledi.
IŞİD terör örgütünün ortaya çıkmasının ardından Washington’un “Sünni merkezli” politikası muhtemelen daha da belirgin hâle geldi; bu, İran ve Şii müttefiklerini Sünni Selefi-Cihadi akıma kıyasla iki kötünün ehveni olarak görüyor izlenimi veren bir yaklaşıma yansıyordu. O dönemde Obama yönetimi İran ve onun Irak’taki Şii müttefikler ağıyla iş birliği yaptı. Başkan Barack Obama ayrıca Suriye’de rejim değişikliği politikası yönündeki çabadan vazgeçerek IŞİD’e odaklanmayı tercih etti.
“Sünni merkezli” yaklaşımın başlangıcına işaret eden saldırıların üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra, Trump yönetimi döneminde ABD’nin “Şii merkezli” olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşıma yöneldiğini savunmak için güçlü gerekçeler bulunuyor.
Bu tür bir kaymayı en iyi yansıtan iki büyük gelişme, Suriye’nin kısa süre önce teröre destek veren devletler listesinden ve Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) küresel terör örgütleri listesinden çıkarılması ile İran’la süregelen çatışmadır.
Suriye’nin teröre destek veren devlet statüsünün kaldırılması kararı, en azından görünüşte Sünni’den Şii’ye bir eksen kaymasını teyit ediyor. Washington, 1979’dan bu yana önde gelen Alevi isimler Hafız ve Beşar Esad’ın hükümetlerine yaptırım uygularken, Ahmed el-Şaraa liderliğindeki Sünnilerin iktidara gelmesinin ardından bu statüyü kaldırdı. Aleviliğin Şii İslam’ın bir kolu olduğu düşünüldüğünde, mezhepsel kayırmacılığın Washington’un el-Şaraa’yı desteklemesindeki gerçek niyetleriyle pek ilgisi olmasa bile, bu kararın mezhepsel sembolizmi ne kadar vurgulansa azdır.
Belki daha da önemlisi, ABD, hem IŞİD’in hem de ülkedeki yabancı savaşçıların oluşturmaya devam ettiği tehlikelere rağmen Suriye politikasını gevşetti. Bu yılın başlarında yayımlanan bir BM raporu, IŞİD’in devlet güvenlik birimlerine sızdığı uyarısında bulunurken, üye devletlerin Suriye ordusuna katılmış “bazı yabancı terörist savaşçıların aşırılıkçı ideolojileri” konusundaki endişelerine de dikkat çekti. Bu uyarıların yapılmasından bu yana söz konusu sorunların yeterince ele alındığına dair şimdiye kadar herhangi bir işaret bulunmuyor.
Soufan Group, ABD’nin Suriye’ye yönelik son adımlarını Washington’un İran’a odaklanmasının yönlendirdiği tedbirler olarak nitelendirerek Trump yönetiminin Esad sonrası Suriye’yi daha geniş çaplı bir bölgesel mücadelede potansiyel bir müttefik olarak gördüğüne dikkat çekiyor. Üst düzey Amerikalı yetkililerin açıklamaları da bu görüşü destekliyor. Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şaraa’nın Kasım 2025’te Washington’u ziyaretinin ardından ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack, Şam’ın İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’na (İDMO) ve Hizbullah’a karşı (IŞİD ve Hamas’a ek olarak) bir ortak hâline geleceğini açıkladı.
ABD’nin Suriye’yi Hizbullah’a karşı devreye sokmak istediğine dair kanıtlar da var. Geçtiğimiz mart ayında Reuters’ın yayımladığı bir haber, Amerikalı yetkililerin Suriyeli mevkidaşlarına böyle bir talepte bulunduğunu ortaya koydu. Barrack böyle bir talebin yapıldığını reddetse de Trump, Suriye’nin Hizbullah’la mücadele etmesini istediğini birden fazla kez kamuoyu önünde dile getirdi. Bu dinamikler, ABD’nin 11 Eylül’den bu yana terörle mücadele yaklaşımının nasıl değiştiğini; “Sünni radikallere” verilen öncelik azalırken “Şii radikallere” daha fazla odaklanıldığını gösteriyor.
Bu arada İran Savaşı, birden fazla nedenle Şii karşıtı bir kampanya gibi görünme riski taşıyor. Eski Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney’e düzenlenen suikast, dünya genelindeki Şii topluluklarında şok etkisi yarattı. Suikastın ardından Pakistan, Lübnan, Irak ve Yemen gibi ülkelerde binlerce Şii protestocu sokaklara dökülürken, Hindistan ve Nijerya gibi uzak ülkelerde de benzer gösteriler düzenlendi.
ABD’nin Şii karşıtlığı algısı, İslam Cumhuriyeti’nin kendisini Şii inancı ve onun bölgedeki çıkarlarıyla özdeşleştirme çabalarıyla da ilişkilendirilebilir. Washington Institute analisti Phillip Smyth, 2015’te İran’ın iç savaş sırasında Suriye’de Selefi-Cihadi aşırılıkçılara karşı kendisini Şiilerin öncüsü olarak konumlandırmaya çalıştığını savunmuştu. Özellikle İran’ın, milislerinin Şam’daki Seyyide Zeynep gibi Şii türbelerini ve camilerini koruduğu yönündeki iddiaları, Şii toplumunun geniş bir kesiminde karşılık bulmuş ve İran’ın Suriye’de milis toplama çabalarını güçlendirmişti.
İran Savaşı’nı yürüten ABD, Şii karşıtı bir haçlı seferi yürütüyor gibi görünme riski taşıyor. İran şahinlerinin ve merhum eski Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham gibi Trump’ın yakın müttefiklerinin İran’la yaşanan durumu “fanatik bir Şiilik silsilesine [sic]” karşı dinî bir mücadele olarak çerçevelemesi de bu duyguları daha da besliyor.
Bütün bunlar, Washington’un bilinçli olarak Şii karşıtlığını benimsediği veya Sünni aşırıcılığını körüklediği anlamına gelmiyor. Asıl söylenen, Amerika’nın İran takıntısının onu bu yöne ittiğidir. Asıl büyük soru, bunun ABD’ye karşı daha güçlü, dinî motivasyonlu bir düşmanlıkla tanımlanan yeni bir Şii aşırıcılığı biçiminin ortaya çıkmasına yol açıp açmayacağı ve açacaksa bunun nasıl gerçekleşeceğidir.
Böyle bir senaryo gerçekleşirse, Sünni aşırıcılığıyla onlarca yıl süren savaşından farklı olarak, bu büyük ölçüde Washington’un kendi eseri olacaktır. Bunun nedeni, 11 Eylül’den sonra ortaya çıkan “Sünni merkezli” politikanın, Amerikan ana karasında çok sayıda can kaybına yol açan büyük çaplı bir saldırı gerekçesiyle meşrulaştırılmış olmasıdır.
İran ve Şii müttefiklerinin savunduğu Amerikan karşıtı söyleme rağmen, böyle bir saldırının Şii aşırıcı bir eşdeğeri yoktur. Bu durum, Şiilerin haksız yere hedef alındığı yönündeki duyguları körükleyebilir ve Şiilerin azınlık ve dezavantajlı bir topluluk olarak tarihi ve kolektif hafızası göz önüne alındığında geniş yankı bulabilir. Belki daha da önemlisi, ABD’ye karşı duyguları daha da sertleştirecek, gerekçesiz bir Amerikan Şii karşıtlığı algısı yaratabilir.
*Ali Rizk, Avustralya’daki Macquarie Üniversitesi’nden terörle mücadele alanında yüksek lisans derecesine sahip bir güvenlik analistidir. İran’da geçirdiği beş yıl da dâhil olmak üzere gazetecilik alanında 15 yılı aşkın deneyime sahiptir. The American Conservative, Responsible Statecraft, Amwaj.media ve Middle East Eye dâhil çeşitli yayınlarda yazıları yayımlanmış olup Al Jazeera’da sık sık yorumcu olarak yer almaktadır. X’te takip edin: @AlipressRizk.