ABD-Devlet A.Ş. ile Çin’in Parti-Devleti Arasında: Bir Turnusol Testi Olarak Yapay Zekâ

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki sosyalist ülkelerin sona ermesi, ekonomiyi ve toplumu örgütlemenin “doğal” yolu olarak görülen kapitalizmin evrensel ölçekteki büyük tahkimatı, tarihin sonu olarak selamlandı. Kapitalizmin felsefesi, uygulanabilir tek yaşam biçimi hâline geldi. 1991’den itibaren Yugoslavya, sosyalizmin Avrupa’daki kalıntılarını ortadan kaldırmayı amaçlayan şiddetli bir saldırıya maruz kaldı. Balkanlar fiilen Balkanlaştırıldı. Bu arada Çin, Komünist Parti’nin liderliği altında kalmaya devam ederken, ABD egemenliğindeki küresel kapitalizme kademeli olarak eklemlendi. Bu süreç bugüne kadar devam etti ve öylesine başarılı oldu ki Çin artık Amerikan egemenliğine meydan okuyor. ABD ile Çin arasındaki rekabet, küresel kapitalizmin mevcut durumunu en belirgin biçimiyle tanımlıyor.

Küresel kapitalizm bölümlere ayrılmış durumdadır. Bir yanda ABD’nin öncülük ettiği segment, yani kendilerine hizmet eden bir devlet tarafından desteklenen çokuluslu şirketlerin kapitalizmi vardır. Diğer yanda ise Çin Komünist Partisi’nin yönettiği devletin stratejik rolünü merkeze alan, Çin’in öncülük ettiği segment vardır. Şu anda, küresel düzeyde kendilerini kapitalist gelecekler olarak ortaya koyan, yakın geleceğe ait iki farklı modelle karşı karşıyayız. Her ikisi de farklı biçimlerde, modern kapitalizm açısından demokrasinin her zaman ikincil olduğunu; sonsuz birikimin ve kâr elde etmenin genişlemesinin önünde engel oluşturduğunda gözden çıkarılabildiğini ortaya koymaktadır. Bu iki model, post-liberal devletin iki biçimine dayanır: ABD-Devlet A.Ş. ve Çin’in Parti-Devleti. Her birinin yapay zekânın rolünü nasıl kavradığı, siyasal niteliğini ve kalitesini değerlendirmek için bir turnusol testi işlevi görmektedir.

ABD-Devlet A.Ş.

Büyük yapay zekâ şirketlerinin öncülük ettiği, savaş ve gözetim gibi zaten iyi bilinen işlevlerin ötesinde devletin birçok işlevini otomasyon yoluyla özelleştirmeyi amaçlayan proje hâlâ pek bilinmiyor. Proje, ABD’de eyalet yönetimleri düzeyinde kamu-özel sektör ortaklıkları aracılığıyla deneniyor. Büyük yüksek teknoloji şirketleri yatırımlarını belirli bölgelerde yoğunlaştırarak teknolojik gelişim merkezleri oluşturuyor, “büyük teknoloji” üniversiteleri, yarı iletken üretim tesisleri ve devasa veri merkezleri kuruyor. Yapay zekâ oligarklarının yerel yönetimler üzerinde sahip olduğu siyasal güç, bu tür ortaklıklarda özel çıkarların kamu çıkarlarına dönüştürülmesi ve böylece vatandaşların ödediği vergilerin bu yatırımcıların özel çıkarlarının hizmetine koşulması anlamına geliyor.

Yakın zamanda belgelenen örneklerden biri, Ohio eyaletinin Columbus metropol bölgesindeki Silicon Heartland’dir:[1] New Albany Company, New Albany kent yönetimine dönüştü. Bunlar, devletin özelleştirilmesinin —ABD-Devlet A.Ş.’nin— henüz ilk aşamalarıdır ve hem coğrafi olarak hem de faaliyet gösterdikleri yönetim kademeleri bakımından genişlemektedir.

Bu büyük şirketler, aynı zamanda savunma ve istihbarat alanlarında federal hükümetle sözleşmeler yapan ve ulusal güvenlik politikasını belirleyici biçimde şekillendirmeye başlayan şirketlerdir. Nitekim sözünü ettiğim örnekte etki alanı eyaletin kendisinin ötesine geçerek uluslararası jeopolitik bir boyut kazanıyor. Verilen örnek, İsrailli start-up’ların bu teknolojik yatırımlarla ne denli iç içe geçtiğini ve bunun sonucunda ABD güvenlik politikasının, karşı koyma imkânı olmaksızın, teknolojik açıdan İsrail’in güvenlik çıkarlarının rehinesi hâline geldiğini gösteriyor.

Peter Thiel veya Elon Musk gibi isimlerin medyadaki görünürlüğünün ardında, ana akım toplumun yüzeyinin altında giderek pekişen ve görünüşte birbirinden ayrı iki mutabakatı —yapay zekâ mutabakatı ile aşırı sağ mutabakatını— oluşturup birleştiren bir siyaset felsefesi şekilleniyor. Bu felsefenin bana özellikle önemli görünen iki bileşenini seçtim: yapay zekâ merkezli tekno-iyimserlik ile “Karanlık Aydınlanma” ya da neo-reaksiyonerlik.

Tekno-iyimserlik

Tekno-iyimserlik, teknolojinin kendisinin yarattıkları da dâhil olmak üzere tüm sorunların çözümü olarak teknolojik ilerlemeyi savunan bir harekettir. Teknolojik ilerleme iki sütuna dayanır: yapay zekâ ve ekonomik, toplumsal, siyasal ve kültürel alanların başlıca düzenleyicisi olarak piyasa. Hareketin önde gelen ideologlarından biri, bu konuda çeşitli metinler kaleme alan Marc Andreessen’dir; bunların başında “Tekno-İyimser Manifesto” gelir (https://a16z.com/the-techno-optimist-manifesto/).

Başlıca fikirlerden bazıları şunlardır:

Uygarlığımız teknoloji üzerine kuruludur; tekno-iyimserler, toplumların da köpekbalıkları gibi ya büyüdüğüne ya da öldüğüne inanır; bize gerçek dünyadan bir sorun verin, onu çözecek bir teknoloji icat edebiliriz; serbest piyasaların teknolojik bir ekonomiyi örgütlemenin en etkili yolu olduğuna inanıyoruz; piyasaların, daha üstün kolektif sonuçlara ulaşmanın özünde bireyci bir yolu olduğuna inanıyoruz; kapitalist kârlar ile savunmasız kesimleri koruyan bir sosyal refah sistemi arasında herhangi bir çatışma olmadığına inanıyoruz; piyasaların sömürücü değil üretken, sıfır toplamlı değil pozitif toplamlı olduğuna inanıyoruz; teknoloji ile piyasaları birleştirdiğinizde, Nick Land’in tekno-kapital makinesi adını verdiği, sürekli maddi yaratımın, büyümenin ve bolluğun motorunu elde edersiniz; doğaya inanıyoruz ama doğayı aşmaya da inanıyoruz; yıldırımdan korkup sinen ilkeller değiliz, biz tepe yırtıcıyız, yıldırım bizim için çalışıyor; yapay zekânın bizim simyamız, Felsefe Taşımız olduğuna inanıyoruz — kelimenin tam anlamıyla kumu düşündürüyoruz; yapay zekâyı evrensel bir sorun çözücü olarak düşünmenin en doğrusu olduğuna ve çözmemiz gereken pek çok sorun bulunduğuna inanıyoruz; düşmanlarımız kötü insanlar değil, kötü fikirlerdir; günümüz toplumu altmış yıldır teknolojiye ve hayata karşı yürütülen kitlesel bir moral bozma kampanyasına maruz bırakılıyor; bu kampanya “varoluşsal risk”, “sürdürülebilirlik”, “ESG” [Çevresel, Sosyal, Yönetişim], “Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları”, “sosyal sorumluluk”, “paydaş kapitalizmi”, “İhtiyat İlkesi”, “güven ve emniyet”, “teknoloji etiği”, “risk yönetimi”, “küçülme”, “büyümenin sınırları” gibi çeşitli adlarla yürütülüyor.

Teknoloji ilerlemenin motoruysa, yapay zekâ da yakıtıdır. Marc Andreessen, “Yapay Zekâ Dünyayı Neden Kurtaracak” başlıklı başka bir makalesinde şöyle yazıyor:

Yeni yapay zekâ çağımızda:

Her çocuğun sonsuz sabırlı, sonsuz şefkatli, sonsuz bilgili ve sonsuz yardımsever bir yapay zekâ öğretmeni olacak. Yapay zekâ öğretmeni, gelişiminin her aşamasında her çocuğun yanında olacak ve sonsuz sevginin makine versiyonuyla potansiyelini en üst düzeye çıkarmasına yardımcı olacak.

Her insanın sonsuz sabırlı, sonsuz şefkatli, sonsuz bilgili ve sonsuz yardımsever bir yapay zekâ asistanı/koçu/mentoru/eğitmeni/danışmanı/terapisti olacak. Yapay zekâ asistanı, hayatın bütün fırsatları ve zorlukları boyunca kişinin yanında olacak ve herkesin elde ettiği sonuçları en üst düzeye çıkaracak.

Her bilim insanının, bilimsel araştırma ve başarı alanını büyük ölçüde genişletecek bir yapay zekâ asistanı/iş birlikçisi/ortağı olacak. Her sanatçı, her mühendis, her iş insanı, her doktor, her bakım veren de kendi alanında aynısına sahip olacak.

İnsanlara liderlik eden herkes —CEO, kamu görevlisi, kâr amacı gütmeyen kuruluş başkanı, spor antrenörü, öğretmen— aynısına sahip olacak. Liderlerin daha iyi kararlarının yönettikleri insanlar üzerindeki büyütücü etkisi muazzamdır; dolayısıyla bu zekâ artırımı hepsinden önemlisi olabilir.

Ekonominin tamamında verimlilik artışı çarpıcı biçimde hızlanacak; ekonomik büyümeyi, yeni sektörlerin ve yeni işlerin yaratılmasını ve ücret artışını tetikleyecek ve bunun sonucunda dünya genelinde maddi refahın yükseldiği yeni bir dönem başlayacak.

Yapay zekâ, doğa yasalarını daha ileri düzeyde çözümlememize ve onlardan kendi yararımıza faydalanmamıza yardımcı oldukça bilimsel atılımlar, yeni teknolojiler ve ilaçlar çarpıcı biçimde artacak.

Yapay zekâyla güçlendirilmiş sanatçılar, müzisyenler, yazarlar ve sinemacılar, tasavvurlarını her zamankinden çok daha hızlı ve çok daha geniş ölçekte hayata geçirme imkânına kavuşurken yaratıcı sanatlar altın çağına girecek.

Hatta savaş kaçınılmaz olduğunda, yapay zekânın savaş zamanındaki ölüm oranlarını çarpıcı biçimde azaltarak savaşı iyileştireceğini düşünüyorum. Her savaşta, çok sınırlı insan liderler yoğun baskı altında ve son derece sınırlı bilgiyle korkunç kararlar verir. Artık askerî komutanların ve siyasi liderlerin, çok daha iyi stratejik ve taktik kararlar almalarına yardımcı olacak, riski, hataları ve gereksiz kan dökülmesini en aza indirecek yapay zekâ danışmanları olacak.

Kısacası, insanların bugün doğal zekâlarıyla yaptıkları her şey yapay zekâyla çok daha iyi yapılabilir; ayrıca tüm hastalıkları tedavi etmekten yıldızlararası yolculuğu gerçekleştirmeye kadar, yapay zekâ olmadan ele alınması imkânsız olan yeni zorlukların üstesinden gelebileceğiz.

Üstelik mesele yalnızca zekâ değil! Yapay zekânın belki de en fazla hafife alınan özelliği, ne denli insanileştirici olabileceğidir. Yapay zekâ sanatı, başka türlü teknik becerilerden yoksun olacak insanlara sanatsal fikirlerini yaratma ve paylaşma özgürlüğü veriyor. Empati kurabilen bir yapay zekâ dostuyla konuşmak, insanların güçlüklerle başa çıkma becerisini gerçekten geliştiriyor. Yapay zekâ destekli tıbbi sohbet robotları ise şimdiden insan muadillerinden daha empatik. Sonsuz sabırlı ve anlayışlı yapay zekâ, dünyayı daha sert ve daha mekanik hâle getirmek yerine daha sıcak ve daha güzel bir yer hâline getirecek.

Burada söz konusu olan çok şey var. Fırsatlar muazzam. Yapay zekâ, büyük olasılıkla uygarlığımızın bugüne dek yarattığı en önemli —ve en iyi— şeydir; kesinlikle elektrik ve mikroçiplerle aynı düzeydedir ve muhtemelen onların da ötesindedir.

Yapay zekânın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, korkmamız gereken bir risk olmak şöyle dursun, kendimize, çocuklarımıza ve geleceğimize karşı taşıdığımız ahlaki bir yükümlülüktür.

Yapay zekâyla çok daha iyi bir dünyada yaşıyor olmamız gerekir ve artık bunu yapabiliriz. (https://a16z.com/ai-will-save-the-world/)

Karanlık Aydınlanma ve Neo-Reaksiyonerlik

ABD-Devlet A.Ş.’nin temelinde yatan felsefe, liberal aşırılığı —özgürlük, bireysel mülkiyet, serbest piyasalar ve sınırsız yapay zekâ piyasaları— otoriter aşırılıkla, yani neo-reaksiyonerlikle birleştirir: devlet özelleştirilmediği sürece düzen ve güvenliği eşitliğin, demokrasinin ve devletin önüne koymak. Az önce alıntıladığım iki metinde devletten yalnızca “piyasaların durumu” ifadesinde söz edilir. Bunun bugün küresel aşırı sağın büyümesini besleyen felsefelerden biri olması şaşırtıcı değildir. En sık atıfta bulunulan filozof, Warwick Üniversitesi’nin eski öğretim üyelerinden Nick Land’dir. Land, o dönemde Gilles Deleuze ve Félix Guattari’den etkilenmiş anarşist ivmeciliğin savunucusuyken bugün “Karanlık İllüminizm” adını verdiği düşüncenin savunucusudur. Ona göre 18. yüzyıl Aydınlanması ölümcül bir hataydı; demokrasi ve toplumsal ilerlemecilik durgunluğun başlıca etkenleri olmuştur; modern devlet ise onun “Katedral” adını verdiği, yapay zekâ temelli kapitalizmin gelişmesiyle yerini başka bir yapıya bırakacak, miadını doldurmuş bir yapıdır. Geleceğin otoriter siyasal sistemi, devletin bir şirkete —bir anonim şirkete— dönüşmesinden doğacaktır; bu şirket, ülkenin kârını ve verimliliğini güvence altına alan bir CEO (diktatör) tarafından yönetilecek, vatandaşlar ise müşteri ve hissedar olacaktır. Land bu siyasal modele “Yeni Kameralizm” adını verir. Muhalefete yer yoktur; aynı fikirde olmayanlar ayrılıp başka bir şirket-devlete katılma seçeneğine sahiptir. Yanis Varoufakis’in tekno-feodalizm olarak tanımladığı ve günümüzün post-kapitalizmi olarak eleştirdiği şey, burada görkemli bir geleceğin tasarısı olarak sunulur. Birinin distopik bugünü, diğerinin ütopik geleceğidir.

Daha önce savunduğum gibi, kapitalizm küreselleşmiş üretim tarzı olmayı sürdürüyor ve hiçbir zaman bugün olduğu kadar kapsamlı biçimde küreselleşmiş değildi. Otoriterlik liberalizmin özünde yer alır ve bu otoriterlik, yalnızca burjuvazi —o zamana kadar aristokrasi ile Eski Rejim’in ruhban sınıfının elinde bulunan— siyasal iktidarı ele geçirmek için mücadele ederken gizlenmişti. Liberal Omega’ya, liberalizmin çelişkilerinin doruğa ulaştığı ana tanıklık ediyoruz.

Çin’in Parti-Devleti

Çin’in ekonomik rejiminin niteliği konusunda ilginç bir tartışma yürütülüyor; gerçi bu tartışma benim argümanım açısından bir ölçüde konunun dışında kalıyor: Komünist bir rejim mi? Sosyalist bir rejim mi? Devlet sosyalizmi rejimi mi? Karma kapitalist-sosyalist bir rejim mi? Devlet kapitalizmi rejimi mi? Çin rejimini bu konuda bir tutum alacak kadar iyi tanımıyorum; ayrıca geliştirmekte olduğum argüman açısından bunun bir önemi de yok. Benim ilgilendiğim, Çin’in öncülük ettiği küresel kapitalizm segmentinin profilidir. Başka bir deyişle Çin, uluslararası ilişkiler alanında genişleme sürecindeki kapitalist bir ülke gibi davranmaktadır. Tam da genişlemekte olan bir segment olduğu için, uluslararası iş birliği bakımından kapitalist olmayan (yani amansız kâr arayışıyla yönlendirilmeyen) bazı durumsal özellikler gösterebilir; ancak ABD ile arasındaki temel rekabet (nüfuz alanları arayışı ve doğal kaynaklara erişim mücadelesi) açısından bakıldığında genel profil, genişlemekte olan bir küresel kapitalizmin profilidir.

Komünist Çin, eşitliği özgürlüğün önüne koyan, özel mülkiyeti asgari düzeye indiren ve başta devlet mülkiyeti biçiminde olmak üzere ortak mülkiyeti tercih eden anti-liberal ilkeler üzerine kurulmuştur; nihayetinde benimsediği siyasal sistem de liberal demokrasi değil, halk demokrasisi olmuştur.

Alışılmış Kalıpların Dışında Bir Karşılaştırma

Bu devlet modellerini liberalizmin üç kurucu fikri ışığında karşılaştırıyorum: özgürlük, özel mülkiyet, demokrasi.

Özgürlük

ABD-Devlet A.Ş. ile Çin Parti-Devleti arasındaki karşılaştırma, bazılarını şaşırtabilecek sonuçlar ortaya koyuyor. Özgürlük-eşitlik denklemi bakımından, görünüşte birbirine karşıt iki çözümle karşı karşıyayız.

ABD-Devlet A.Ş. devleti, özgürlük ilkesinin eşitlik ilkesi üzerindeki aşırı hâkimiyetini temsil eder. Bunun en açık tezahürü, servetin eşi görülmemiş ölçüde yoğunlaşmasıdır. Ancak liberalizmde somut özgürlük ve eşitlik, özel mülkiyete dayalı mübadele ilişkilerinden doğan özgürlük ve eşitlik ise toplumsal eşitsizliğin artması, yoksullaşmış toplumsal sınıflara mensup bireyler açısından özgürlük kaybına dönüşür. Onlara tanınan özgürlüğe, gerçekten özgür olmalarını sağlayacak koşullar eşlik etmez. Bu koşullarda, kararlar almak ve yaşamlarına ilişkin seçimler yapmak bakımından soyut düzeyde ne kadar özerklerse, bu özerkliği fiilen kullanabilecekleri fırsatlar da o kadar azalır. Büyük çoğunluğa tanınan özgürlük, sefil olma özgürlüğüyse karşımızda özgürlüğün sefaleti vardır.

Soyut olarak özgür olmak ne anlama gelir? Eşitlikten bütünüyle koparıldığında özgürlük bütün anlamını yitirmez, fakat niteliği değişir. İnsan önemsiz ve nihayetinde sahte seçimler yapmakta özgürdür; çünkü bunlar, kendi iktidarlarına meydan okuyabilecek çözümlerin seçilmesini engelleme gücünü elinde bulunduranların belirlediği bir menü dâhilinde izin verilen seçimlerdir. Dolayısıyla bunlar büyük ölçüde yanılsamalı özgürlüklerdir. Bugünün sosyal medyasında bıktırırcasına dolaşıma sokulan da bu tür seçimlerdir.

Çin’in Parti-Devleti, özgürlük pahasına eşitliği azami düzeye çıkarır. Eşitlik hiçbir zaman eksiksiz değildir. Nitekim bu tür bir devlette yönetici bürokrasinin ve partinin sahip olduğu ayrıcalıklardan her zaman söz edilmiştir. Dahası, Çin’de yürürlükte olan sosyoekonomik rejim türü, eşitsizliği artıran bir yönde gelişmiştir. Teorik olarak, varsayımsal biçimde eşitliği azami düzeye çıkarmayı başaran liberal bir devlet, özgürlüğü de aynı ölçüde azami düzeye çıkarırdı; çünkü özellikle eşitler arasında gerçekleşen mübadelelerin karşılıklı olarak dengeli olması gerekirdi. Ancak gerçek şu ki Parti-Devleti liberal bir devlet değildir ve liberalizm-kapitalizmin hiçbir koşulda somut eşitliğin azami düzeye çıkarılmasına izin vermeyeceği düşüncesine dayanır. Bu nedenle özgürlüğe getirilen sınırlamalar bireyler arasındaki yatay mübadele ilişkilerinden değil, devlet ile bireyler arasındaki dikey ilişkilerden kaynaklanır. Burada da izin verilen ve izin verilmeyen özgürlükler vardır; ancak ölçüt, özgürlük ilkesinin eşitlik ilkesine üstün gelmesinin bir sonucu olarak değil, siyasal buyrukla belirlenir.

Bütün bunlardan, özgürlüğe getirilen sınırlamalar açısından farklılıkların sanılabileceği kadar büyük olmadığı sonucuna varabiliriz; özellikle de eşitsizlikten en fazla zarar görmüş toplumsal sınıfların (büyük çoğunluğun) ve Parti-Devleti’nin yoksulluktan kurtardığı kesimlerin yaşam deneyimlerini hesaba katarsak. Çin’in son kırk yılda 800 milyon insanı aşırı yoksulluk sınırının üzerine çıkardığı tahmin edilmektedir. Çin, 2021’de mutlak yoksulluğu tamamen ortadan kaldırdığını resmen ilan ederek BM’nin 2030 Gündemi’ndeki hedefini planlanandan on yıl önce gerçekleştirdi. Yoksulluğun azaltılmasına ilişkin küresel rakamlar, büyük ölçüde Çin’in performansından kaynaklanmaktadır.

Özel Mülkiyet

ABD-Devlet A.Ş., devletin ve dolayısıyla devlet mülkiyeti veya devlet işlevleri olarak değerlendirilebilecek her şeyin tamamen özelleştirilmesini içerir.

Çin’in Devlet-Partisi, 1949’da kuruluşundan bu yana özel mülkiyet ile ortak mülkiyet, özellikle de devlet mülkiyeti biçimindeki ortak mülkiyet arasındaki ilişki bakımından önemli ölçüde değişim geçirmiştir. O zamandan bu yana bireysel özel mülkiyetin kapsamı salt tali olmaktan çıkmış ve çok daha genişlemiştir —belki de toplumsal eşitsizliğin artmasının nedenlerinden biri tam olarak budur. Bununla birlikte devlet mülkiyeti, özellikle egemenliğin, ulusal güvenliğin ve kolektif yaşamın sürdürülebilirliği için gerekli varlıkların dengeli dağılımının güvence altına alınması açısından stratejik değere sahip olduğu düşünülen alanlarda mutlak önceliğini korumaktadır. Örneğin kentsel araziler (üzerlerine inşa edilmiş binalar değil), başlıca temel sanayiler, kamu bankaları ve doğal kaynaklar devlet mülkiyetindedir.

Devlet mülkiyetinin yanı sıra kolektif mülkiyet, yani devlet dışı ortak mülkiyet de vardır. Devlet mülkiyeti nüfusun tamamına aitken, kolektif mülkiyet belirli bir vatandaş grubunun ortak mülkiyetindedir. Kentsel arazilerin aksine devlete değil yerel köylü kolektiflerine ait olan kırsal araziler ile küçük ölçekli komünal işletmeler buna örnektir. Özel mülkiyet (bireylere veya şirketlere ait mülkiyet) ise örneğin konutları, otomobilleri, makineleri ve bireysel yatırımları kapsar.

Devlet mülkiyetinin ortak niteliği, “halka hizmet” işlevlerinin genel niteliği göz önüne alındığında, her zaman daha soyuttur. Ancak devlet, ABD-Devlet A.Ş. örneğinde olduğu gibi özelleştirilmediği ölçüde, devlet mülkiyeti kolektif çıkarlara daha kolay hizmet edebilir.

Demokrasi

ABD-Devlet A.Ş., liberal demokrasinin nihai çarpıtılmasını temsil eder. Thomas Hobbes’un ifadesini kullanacak olursak, doğal güç ile araçsal güç arasındaki orantısızlık öyle bir noktaya ulaşır ki ekonomik güç, her zaman yaptığı gibi genişlemek için siyasal güce başvurmak yerine, doğrudan siyasal gücün kendisine dönüşür ve liberalizmin minimal devlet teorisinin bile devletin asli işlevleri saydığı ulusal savunma, kamu düzeni ve vergilendirme gibi bütün işlevleri yerine getirir. Liberal demokrasinin çarpıtılması, siyasal gücün vatandaşlardan ve onların maddi refah ile insan onuruna yaraşır yaşam koşullarına ilişkin beklentilerinden uzaklaşma biçiminde açıkça görülür. Devlet, bu mesafeyi gizlemek ve bunun yol açabileceği siyasal maliyeti azaltmak için popülist ve milliyetçi tonlar taşıyan sembolik politikalara yatırım yapar; bunun için sürekli iç ve dış düşmanlar icat etmeye ve gerçekte kaybedilmiş savaşlarda yanıltıcı zaferler ilan etmeye başvurur. Vatandaşların söz sahibi olabildiği ve karar verebildiği anlar (seçimler), büyük keyfîlik dönemlerine imkân tanır; vatandaşlar karar verdiklerinde ise alternatifler giderek birbirinden ayırt edilemez hâle gelir ve buna rağmen kararları çoğu zaman görmezden gelinir. Liberal demokrasilerde yönetenlerle yönetilenler arasındaki giderek büyüyen mesafeyi ölçmek için Avrupalı ve Amerikalı vatandaşlara hükümetlerinin yürüttüğü ve hazırlığını yaptığı savaşlar hakkında ne düşündüklerini sormak yeterlidir.

Çin siyaseti üzerine çalışan araştırmacılar ise Çin Komünist Partisi’nin, vatandaşlarının gerçek çıkarlarıyla etkileşim kurmasını sağlayan (istişare ve değerlendirme) kanallarının “Batı demokrasilerindeki” partilerinkinden daha güçlü olduğunu ortaya koymuştur. Çin’in “halk demokrasisi”, performansını vatandaşlarının maddi yaşam koşullarını ne ölçüde etkili biçimde iyileştirdiği ve uzun vadeli refahlarını ne ölçüde güvence altına aldığı üzerinden değerlendirir. Tabanla istişare süreklidir. Siyaset bilimi uzun zamandır biçimsel demokrasi ile maddi demokrasi arasında —bir yanda partiler arası rekabet ve seçim tiyatrosu, diğer yanda ise demokratik katılımın doğrudan sonucu olan, vatandaşların refahındaki somut iyileşmeler arasında— ayrım yapmaktadır. Çin, biçimsel demokrasi olmaksızın vatandaşlarını dinlemek ve ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamak için başka yollar bulmuş görünmektedir. Aslında biçimsel demokrasinin yokluğu mutlak değildir; çünkü parti yapılarının adayları liyakate dayalı olarak seçmesinin ardından, seçilen adaylar arasında demokratik bir seçim yapılmaktadır.

Batı’da biçimsel demokrasi maddi demokrasi karşısında mutlak önceliğe sahipken —ve aslında ondan giderek daha da uzaklaşırken— Doğu’da maddi demokrasi mutlak önceliğe sahiptir ve katılım ile istişare mekanizmaları yönetenlerle yönetilenler arasında görece bir yakınlık sağlar. Bunun ışığında, iki devlet modelini siyasal olarak birbirinden ayırmak için kullanılan otokrasi-demokrasi karşıtlığının anlamının bir kısmını yitirmekte olduğuna işaret eden her şey mevcuttur.

Karşılaştırma Üzerine Düşünceler

Orta (hatta kısa) vadeye yönelik iki proje —ABD-Devlet A.Ş. ile Çin’in Devlet-Partisi— de post-liberaldir.

Birincisi, liberalizmin mümkün olan gerçekleşmesini sınırına kadar taşıdıktan sonra diyalektik olarak kendi karşıtına dönüşmüş olması nedeniyle; ikincisi ise liberalizmi en başından reddetmiş olmasına rağmen, küresel kapitalizmin sonraki evriminin pre-liberalizmi diyalektik olarak post-liberalizmin eşdeğeri hâline getirmiş olması nedeniyle post-liberaldir.

Özgürlük, özel mülkiyet ve demokrasi ilkelerini bir bütün olarak değerlendirip her birine eşit değer verdiğimizde, Çin Parti-Devleti’nin vatandaşların çoğunluğuna ABD-Devlet A.Ş.’den daha iyi yaşam koşulları sunduğu —ya da sunabilecek hâle gelebileceği— nesnel olarak açık görünmektedir. Gerçekten de ikincisi, açıkça distopik bir niteliğe sahiptir.

Bu, iki sistemden herhangi birinde yaşayan bir kişinin, kendisine seçim hakkı tanındığında, daha iyi yaşam koşulları sunanı tercih edeceği anlamına gelmez. Öznel olarak, bu iki devlet biçiminden herhangi birinin vatandaşları, ne kadar hayal kırıklığına yol açarsa açsın, içinde yaşadıkları devlet deneyiminin mümkün ya da meşru olan tek deneyim olduğuna inanmaları yönünde ideolojik olarak koşullandırılmıştır. Üstelik vatandaşlar bütünü, bireylerden oluşan bir topluluk değildir; özgürlük, mülkiyet ve demokrasi değerlerine farklı ağırlıklar veren, birbiriyle çatışan sınıflardan oluşan bir bütündür.

Bir tür tarihsel açmaz içinde yaşadığımızı düşünmeyin. Nüfuz alanlarını ele geçirmeyi ya da sağlamlaştırmayı amaçlayan küresel, gerilimli ve son derece dinamik hareketlerle karşı karşıyayız. Çin Parti-Devleti, küresel kapitalizmin yükselişte olan segmentine öncülük ediyor ve felaket boyutunda bir savaş onu durdurmadığı sürece az ya da çok hızlı biçimde ilerleyecektir. Ancak bu süreçte hem Çin Parti-Devleti hem de ABD-Devlet A.Ş., yakın geleceğin çok kutuplu dünyasının alacağı biçim kadar öngörülemez yönlerde evrilecektir.

Pandora’nın kutusunu açmak istememekle birlikte, ekolojik meselenin ve yapay zekânın rolü sorununun, karşı karşıya gelen bu iki devlet rejiminin niteliği ve siyasal kalitesi açısından belirleyici iki sınama olduğuna inanıyorum. Şimdilik yapay zekâya odaklanacağım.

Bir Turnusol Testi Olarak Yapay Zekâ

Yakın geleceğe ilişkin bu iki modelin yapay zekâ anlayışlarının karşılaştırılması, her birinin toplumsal ve siyasal yönelimini ortaya koymaktadır.

ABD-Devlet A.Ş. açısından yapay zekâ, özel mülkiyetin toplumsal ve siyasal bir güç olarak var olmasını mümkün kılan nihai araçtır. Peter Thiel ve Nick Land gibi bazılarına göre yapay zekâ sayesinde İkinci Geliş beliriyor. Bununla birlikte, yapay zekânın yeni bir refah teolojisinin temelini oluşturan tanrıya dönüştürüldüğü yeni bir teoloji şekilleniyor. Ancak yapay zekânın başka bir potansiyeli daha var: Çin’e karşı bir Kutsal Savaş’a öncülük etmek ve İyi’nin —yani ABD-Devlet A.Ş.’nin— zaferini güvence altına almak.

Marc Andreessen’in yukarıda alıntılanan, yapay zekânın dünyayı kurtarmadaki rolüne ilişkin metninde şöyle deniyor:

Yapay zekâyla ilgili son —ve gerçek— bir risk var ki muhtemelen hepsinden daha korkutucu:

Yapay zekâ yalnızca Batı’nın görece özgür toplumlarında geliştirilmiyor; Çin Halk Cumhuriyeti Komünist Partisi tarafından da geliştiriliyor. Çin’in yapay zekâ vizyonu bizimkinden çok farklı — onlar yapay zekâyı nüfus üzerinde otoriter denetim kurmanın bir mekanizması olarak görüyorlar, nokta. Üstelik bu konuda ketum bile davranmıyorlar; meseleyi son derece açık biçimde ortaya koyuyor ve gündemlerini şimdiden hayata geçiriyorlar. Yapay zekâ stratejilerini Çin’le sınırlamak gibi bir niyetleri de yok — 5G ağlarını kurdukları her yerde, “Kuşak ve Yol” girişimi kapsamında kredi verdikleri her yerde, merkezî komuta-kontrol yapay zekâlarının paravanı işlevi gören TikTok [yakın zamana kadar] gibi kullanıcı dostu tüketici uygulamalarını kullanıma sundukları her yerde bunu dünyaya yaymayı amaçlıyorlar.

Yapay zekânın en büyük riski, Çin’in küresel yapay zekâ hâkimiyetine ulaşması ve bizim —Amerika Birleşik Devletleri ile Batı’nın— ulaşamamamızdır. Buna karşı basit bir strateji öneriyorum — aslında Başkan Ronald Reagan’ın Sovyetler Birliği’ne karşı ilk Soğuk Savaş’ı kazanmak için kullandığı stratejinin aynısını.

“Biz kazanırız, onlar kaybeder.”

“Katliamcı” yapay zekâ, “zararlı” yapay zekâ, işleri yok eden yapay zekâ ve eşitsizlik yaratan yapay zekâ etrafındaki temelsiz paniğin bizi savunmaya geçirmesine izin vermek yerine, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı olarak seferber edebileceğimiz bütün güçle yapay zekâya bel bağlamalıyız. Yapay zekâ alanında küresel teknolojik üstünlük yarışını kazanmaya çalışmalı ve Çin’in kazanmasını engellemeliyiz.

Bu süreçte, ekonomik verimlilik ve insan potansiyeli açısından sağlayacağı faydaları en üst düzeye çıkarmak için yapay zekâyı ekonomimize ve toplumumuza mümkün olduğunca hızlı ve kapsamlı biçimde entegre etmeliyiz. Bu, hem yapay zekânın gerçek risklerinin etkisini dengelemenin hem de yaşam biçimimizin çok daha kasvetli olan Çin vizyonuyla yer değiştirmemesini sağlamanın en iyi yoludur.

Çin Parti-Devleti’nin yapay zekâ anlayışının en güncel ifadesi ise, bu yıl 16 Temmuz’da Şanghay’da düzenlenen Dünya Yapay Zekâ Kongresi’nin açılış konferansında Devlet Başkanı Xi Jinping tarafından ortaya kondu; burada 29 ülke Dünya Yapay Zekâ İşbirliği Örgütü’nün (WAICO) kurulmasına yönelik bir anlaşma imzaladı. Xi Jinping konuşmasında, yapay zekânın küresel bir kamusal mala dönüştürülmesi gereken stratejik bir teknoloji olduğunu vurguladı. Yapay zekâ, az sayıda ülke ve şirkete ayrılmış bir ayrıcalık olmaya devam edemez. Ülkeler arasındaki yeni eşitsizlikleri ortadan kaldırmak ve güvenlik, etik ve yapay zekânın sorumlu kullanımına ilişkin ortak kurallar oluşturmak amacıyla çok taraflılığa, uluslararası iş birliğine ve ortak kalkınmaya dayalı bir küresel yapay zekâ yönetişimi modelini savundu. Bu bağlamda bazı bölümlerden yapılacak uzun bir alıntı yerindedir:

Bugün, dünyada bir yüzyıldır görülmemiş büyük değişimler hız kazanıyor. Yeni teknolojik devrim ve endüstriyel dönüşüm dalgası daha hızlı ilerliyor ve dünya, yapay zekâ teknolojilerinde eşi görülmemiş ölçüde yoğun bir inovasyon dönemine girmiş bulunuyor. Akıllı bağlantı, insan-makine iş birliği, sektörler arası entegrasyon, ortak yaratım ve paylaşım ile diğer akıllı teknolojiler muazzam bir gücü açığa çıkarıyor. Bütün bunlar büyük fırsatların yanı sıra yönetişim açısından zorlukları da beraberinde getiriyor. Biz insanlar çağımızın ortaya koyduğu sorulara cevap vermek zorundayız: Düşünen makinelerle nasıl bir arada yaşayacağız? Algoritma karar alma sürecinin bir parçası olduğunda güvenliği nasıl sağlayacağız? Teknolojilerin yol açtığı etik zorlukları uyarlanabilir yönetişim yoluyla nasıl ele alacağız? Uçurum giderek büyürken herkes için yapay zekâyı nasıl hayata geçireceğiz? Bu sorular, bütün uluslararası toplumun ciddi biçimde düşünmesini ve gerçek yanıtlar vermesini gerektiriyor.

Çin’e göre bütün ülkeler insan merkezli bir yaklaşım benimsemeli ve yapay zekâyı olumlu amaçlarla ve iyilik için geliştirmelidir. Yapay zekânın ortak refahın ve ortak güvenliğin önemli bir itici gücü olmasını sağlamalıyız. Adil ve hakkaniyetli bir küresel yapay zekâ yönetişimi sistemi kurmak için el ele vermeliyiz. Bu amaçla dört görüşümü paylaşmak istiyorum.

Birincisi, açıklık ve kazan-kazan ilkesine bağlı kalmalı ve inovasyona dayalı kalkınmayı hızlandırmalıyız. Dünya ekonomisindeki büyümenin yeni motoru ve büyümenin itici güçlerindeki dönüşümün hızlandırıcısı olarak yapay zekâ, dijital dünyadan fiziksel dünyaya geçiyor. Açık kaynağı, açıklığı, iş birliğini ve paylaşımı teşvik etmek için bu nadir tarihsel fırsatı değerlendirmeliyiz. Teknolojik inovasyonu, endüstriyel gelişmeyi ve yapay zekânın farklı uygulama senaryolarında kullanılmasını kolaylaştırmalıyız. Geleneksel sektörlerin dönüştürülmesi ve geliştirilmesi, gelişmekte olan sektörlerin yetiştirilip büyütülmesi ve geleceğin sektörlerine yönelik ileriye dönük planlama alanlarında eşgüdümlü ilerlemeler sağlamalıyız ki bütün sektörler ve işletmeler yapay zekâdan yararlanabilsin.

İkincisi, risk farkındalığını güçlendirmeli ve yapay zekânın güvenli ve kontrol edilebilir olmasını sağlamalıyız. Yapay zekâ insanlık için güvenilir bir araç olmalıdır. Yapay zekânın tetikleyebileceği çeşitli içkin ve ikincil riskleri ciddiye almalıyız. Güvenlik savunma hattını güçlendirmek, suistimalleri ve kötü niyetli kullanımı önlemek ve yapay zekânın daima insan denetimi altında kalmasını sağlamak amacıyla yasa ve yönetmelikler ile teknolojik izleme, erken uyarı ve acil müdahale sistemleri oluşturmalıyız. Aynı zamanda yapay zekâ alanında ulusal güvenlik kavramının aşırı genişletilmesine ve bir ülkenin güvenliğinin diğer ülkelerin güvenliğinin önüne konmasına birlikte karşı çıkmalıyız.

Üçüncüsü, kapsayıcılığı teşvik etmeli ve uygarlıklar arasında karşılıklı öğrenmeyi desteklemeliyiz. Yapay zekânın geliştirilmesi ve uygulanması, dünya uygarlıklarının çeşitliliğini veya farklı ülkelerin kültürlerinin özgünlüğünü aşındırmamalı ya da zayıflatmamalıdır. Yapay zekânın değerlerini insanlığın ortak değerleriyle şekillendirmeli; bütün uygarlıklar arasındaki anlayışı, hoşgörüyü, etkileşimi ve paylaşımı artırmak için yapay zekâ teknolojilerinden iyi yararlanmalıyız. Her uygarlığın güzelliğinin takdir edilmesini ve paylaşılmasını sağlamak için uygarlıklar bahçesine büyük bir özenle bakmalıyız.

Dördüncüsü, dayanışmayı savunmalı ve küresel yönetişimi geliştirmeliyiz. Yapay zekâ, insanlığın kolektif bilgeliğini bünyesinde barındıran paha biçilmez bir varlıktır. Gerçek çok taraflılığı hayata geçirmeli ve Birleşmiş Milletler’in önemli rolünü kabul etmeliyiz. Bu öncü teknolojinin insanlığa daha fazla fayda sağlaması için, mümkün olan en kısa sürede mutabakata dayalı bir küresel yönetişim çerçevesi oluşturmak üzere yapay zekâ geliştirme stratejileri, yönetişim kuralları ve teknik standartlar arasındaki uyum ve koordinasyonu güçlendirmeliyiz. Kapsamlı uluslararası iş birliği yürütmeli ve Küresel Güney ülkelerinin kapasite geliştirmelerine yardımcı olarak yapay zekâ ve dijital uçurumları kapatmalı, sürdürülebilir kalkınmayı teşvik etmeli ve yapay zekâ alanında yeni tarihsel adaletsizliklerin yaratılmasını önlemeliyiz.

http://english.scio.gov.cn/topnews/2026-07/18/content_118605932.html

XIV. Leo ve Xi Jinping

Pek çok kişiyi şaşırtacak şekilde, Çin’in yapay zekâ anlayışı, Papa XIV. Leo’nun yakın zamanda yayımlanan ilk büyük genelgesi Magnifica humanitatis’te savunduğu vizyona, ABD-Devlet A.Ş.’deki yapay zekâ oligarklarının vizyonundan çok daha yakındır.

(https://www.vatican.va/content/leo-xiv/en/encyclicals/documents/20260515-magnifica-humanitas.html).

Çin’in ve ABD’nin yapay zekânın stratejik ve uluslararası rolüne ilişkin anlayışları bundan daha karşıt olamazdı. Bu, söylem ile pratiğin örtüştüğü ya da Çin’in ABD ile rekabet etmediği anlamına gelmez. Tam tersine, bu rekabet oldukça görünürdür. Ancak Çin’in, ABD’den farklı olarak, yapay zekânın bu kez daha da derin ayrılıklar yaratan ve öngörülemez sonuçları olan dijital uçurumun yeni bir versiyonuna dönüşmesini önlemek amacıyla bu rekabeti çok taraflı bir küresel yönetişim çerçevesi aracılığıyla hafifletmeyi hedeflediği de aynı ölçüde açıktır. Bunlar, Papa XIV. Leo’nun genelgesinde dile getirdiği kaygılardır.

Doğu despotizmi, eğer gerçekten var olduysa, yerini Papa XIV. Leo’nun da mücadele ettiği, yükselen bir Batı despotizmine mi bırakıyor?

Sonuç mu, İkilem mi?

ABD-Devlet A.Ş. ile Çin Parti-Devleti arasındaki karşılaştırma, günümüz dünyasının çok kutuplu olduğunu göstermektedir. ABD-Devlet A.Ş. ile Çin Parti-Devleti, her birine bugün küresel kapitalizme hâkim olan iki güçten birinin öncülük ettiği, yakın geleceğe ilişkin iki olası modeli temsil etmektedir. Ülkelerin büyük çoğunluğu her ikisiyle de eşitsiz ilişkilere —asimetrik karşılıklılık ilişkilerine— sahiptir; bu ilişkilerde ulusal çıkarlar ile jeostratejik kısıtlamalar iç içe geçer ve tarih, sanılabileceğinden daha fazla ağırlık taşır. Küresel Kuzey ülkeleri (Avrupa ve özellikle Amerika kıtaları ile Okyanusya’daki “kendi yeri dışındaki Avrupalar” ve İsrail), ABD’nin öncülük ettiği küresel kapitalizm segmentiyle (gönüllü ya da gönülsüz olarak) aynı safta yer alırken, Küresel Güney ülkeleri (bunların çoğu tarihsel olarak Avrupa sömürgeciliğine maruz kalmıştır) son otuz yılda Çin’in öncülük ettiği küresel kapitalizm segmentiyle bağlarını güçlendirmektedir.

Çin’le uluslararası ilişkiler daha sorunsuz ilerlemiş ve karşılıklı yararları daha görünür olmuştur. Aslında Çin’in dünyaya açılmasının ilk on yıllarında ABD’nin Çin’le ilişkilerinin niteliği de buydu — Çin’in genişlemesi çokuluslu şirketlerin karşı karşıya olduğu kapitalist birikim krizinin çözülmesine yardımcı olduğu ve bu genişleme ABD açısından varoluşsal bir rakibe dönüşmediği sürece. Geçmişte yükseliş dönemindeki imparatorluklarda olduğu gibi Çin de uluslararası ilişkilerini ekonomik alan üzerine kurmakta ve nüfuz alanındaki ülkelerin iç siyasetine kayda değer ölçüde müdahale etmemektedir. Mübadeleler ekonomik niteliktedir; yatırımlar ise güvenlik politikalarına ve askerî ilişkilere çok az ağırlık verilerek altyapıya ve doğal kaynaklara erişime odaklanmaktadır.

Bu, hiçbir şekilde ülkelerin ittifaklarını seçmekte tamamen özgür oldukları anlamına gelmez. Bunun kanıtı, Ukrayna’dan Orta Doğu’ya, Kuzey Afrika’dan Sudan’a kadar çoğalan bölgesel savaşlarda ya da ABD’nin geleneksel olarak kendi nüfuz alanları içinde bulunan ülkelere —özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya ve Amerika kıtalarına— giderek yoğunlaşan müdahalesinde görülebilir.

Geleceği, yakın geleceği bile öngörmek mümkün değildir. İki hipotez doğrulanabilir de doğrulanmayabilir de. Birincisi, Çin Parti-Devleti’nin yönelmekte olduğu yapay zekâ anlayışının barış ve ortak yararlar açısından daha güçlü güvenceler sunduğudur. İkincisi ise, her iki devlet modeli de uzun vadeli zorluklarla yüzleşmeye hazır olmasa da —üstelik bu zorlukların yalnızca devletler tarafından, hele de birbirlerinden yalıtılmış hâlde ele alınabileceğine inanmak mümkün değilken— Çin Parti-Devleti’nin bunlara hazırlanmak için nesnel olarak daha donanımlı olduğudur.

Belirli bir kesinlikle söylenebilecek olan, mevcut performansları ışığında ne devlet modelinin ne de emperyal genişleme modelinin uzun vadede sürdürülebilir olduğudur. Karşımızda küresel kapitalist genişlemenin birbirine rakip iki biçimi bulunmaktadır. Geçmişten farklı olarak, ekonomik ve siyasal-ideolojik genişlemenin temelden farklı iki biçimiyle karşı karşıya değiliz. Çin rejiminin ülke içinde sosyalist olduğunu kabul etsek bile, uluslararası düzlemdeki rekabet kapitalist küreselleşmenin iki farklı biçimi arasındadır.

Komünist Üçüncü Enternasyonal’in, en azından Stalinizasyon aşamasına kadar, kurmaya çalıştığı dünyadan bütünüyle farklı bir dünyada yaşıyoruz. Nitekim özel mülkiyetin Çin’de giderek daha büyük bir rol oynaması ve ABD’de liberal demokrasinin giderek aşınması göz önüne alındığında, iki sistemin birbirinden uzaklaşmak yerine birbirine yakınlaştığı ileri sürülebilir. İki emperyal genişleme, doğal kaynaklara erişim mücadelesi bakımından birbirine çok benzemektedir.

Savunageldiğim genişletilmiş sömürü kavramı ışığında, modern çağda her zaman olduğu gibi, insanın sömürülmesi doğanın sömürülmesiyle el ele gitmektedir. Doğanın hakları vardır ve bu hakların ağır biçimde ihlal edilmesi giderek tahammül edilemez hâle gelmekte ve özellikle doğanın sınırsızca sömürülmesine en az katkıda bulunmuş ya da bundan en az yararlanmış ülkelerde yaşayan vatandaşların hayatları üzerinde açık etkiler yaratmaktadır. Modern çağda insan-doğa ilişkisindeki metabolik kopuş (aynı bütünün iki yüzü) eşi görülmemiş düzeylere ulaşmaktadır: orman yangınlarından çölleşmeye, sellerden aşırı hava olaylarına, pandemilerden yüksek kirlilik düzeylerinin sağlık üzerindeki sonuçlarına kadar. Yukarıda belirttiğim gibi, böyle bir kopuşun sonuçları ancak yaşanabilir başka bir gezegen olsaydı ertelenebilirdi. Öte yandan, tekno-iyimserlerin iddia ettiğinin aksine, yapay zekâ da doğal kaynakları önceki teknolojiler kadar büyük bir açgözlülükle tüketmektedir.

Orta ve uzun vadede çözüm, müştereklerin (bunların devlet mülkiyetinde olması şart değildir) özel mülkiyete üstün geldiği ve insanların doğanın kendilerine ait olmadığını idrak ettiği post-kapitalist bir çerçevede bulunmalıdır. Aksine, aynı birleşik ve çeşitli bütünün parçaları olarak insanlar doğaya aittir. Bizi buraya kadar getiren liberalizmin ve post-liberalizmin tuhaf seyirleri sona ermiştir. Bundan böyle, bu küçücük mavi gezegendeki müştereklerin köklü biçimde özgürleştirilmesi zorunludur. Bunun bir savaştan önce mi yoksa sonra mı gerçekleşeceği, yaşayanlar için paradigmatik bir geçiş ile hayatta kalanlar için devrimci bir proje arasındaki farkı belirleyecektir.

[1] Chris Hedges Report: Epstein & Ohio’s ‘Silicon Heartland’. Consortium News (https://consortiumnews.com/2026/08/11/chris-hedges-report-epstein-ohios-silicon-heartland/)

Boaventura de Sousa Santos, Portekiz’deki Coimbra Üniversitesi’nde emeritus sosyoloji profesörüdür. En son kitabı Decolonizing the University: The Challenge of Deep Cognitive Justice başlığını taşımaktadır.

Kaynak: https://znetwork.org/znetarticle/between-the-usa-state-inc-and-chinas-party-state-ai-as-a-litmus-test/