ABD-Çin Rekabeti; Kutsalın Kaçınılmazlığı
Dış Politikada Teolojik Okuryazarlık İçin Bir Savunma: Trump-Xi Zirvesi, Rasyonel Diplomasinin Sınırları Hakkında Ne Ortaya Koyuyor
İki ay önce, Trump-Xi Pekin Zirvesi internette, Çin’in Batı ile ilişkilerinin geleceği açısından bir umut kalesi olarak sunuldu. Pek çok dış politika analisti, her zamanki gibi, töreni öz sanmıştır.
2017’den bu yana Çin’e gerçekleştirilen ilk Amerikan devlet ziyareti olan bu ziyaret; şeref kıtaları, Boeing uçak siparişleri ve Xi’ye eylül ayında Beyaz Saray’ı ziyaret etme davetiyle sonuçlandı. Ticaret konusunda, soya fasulyesinden nadir toprak metallerine kadar her alanda ilerleme kaydedildi. Tayvan, İran, teknoloji ve ABD-Çin ilişkisinin daha geniş yapısı konusunda ise hiçbir ilerleme sağlanmadı. Çoğu analist, zirvenin ABD-Çin ilişkilerini istikrara kavuşturduğunu düşünüyor. Ancak çözülen ve çözülemeyen meselelerin salt tesadüfü değil, daha geniş bir örüntüyü temsil ettiği gerçeğini göz ardı ediyorlar.
Zirve, Tayvan, İran ve teknoloji konularında başarısız oldu; çünkü bunlar yapısal olarak ticaretten farklı sorunlardır.
Trump ve Xi somut meseleler üzerinde nispeten kolaylıkla müzakere edebiliyorken, Tayvan ve uluslararası düzenin temelini oluşturan değerler neden düşünülebilecek herhangi bir uzlaşmanın erişiminin ötesinde kalıyor? Standart cevap —bunların yalnızca daha zor sorunlar olduğu ve daha temel çıkarları içerdiği— doğrudur, ancak yetersizdir. Bu cevap, çıkmazın niteliğini açıklamaz: her iki tarafın da bu meseleler hakkında rasyonel hesaplamalardan bütünüyle kopuk bir hararetle konuşma biçimini. Xi, Tayvan’ın yeniden birleşmesinin stratejik açıdan önemli olduğunu ileri sürmüyor. Bunun “Çin Komünist Partisinin sarsılmaz tarihsel misyonu” olduğunu ileri sürüyor. Tayvan’ın bağımsızlığı yalnızca bağdaşmaz bir tercih değil, kozmolojik düzeyde “ateş ve su kadar uzlaşmaz”dır —bunlar benim değil, onun sözleri.
Dolayısıyla ABD-Çin ilişkisine dair standart analizler temel bir noktada yanılıyor. Batılı analistler Xi Jinping’e rasyonel bir otoriter merceğinden bakıyor: rekabetçi bir devletler sistemi içinde gücünü azamiye çıkaran, nüfuz, zamanlama ve çıkar konusunda stratejik hesaplamalar yapan bir lider.
Pekin ise Batı liberalizmine bakıyor ve benzer bir şey görüyor: Amerikan hegemonyasının ince bir ideolojik kılıfı —ilkeler kılığına sokulmuş tercihler.
Her iki okuma da bir ölçüde doğrudur. Ancak ikisi de karşı tarafın varoluşunu belirleyen yapıları gözden kaçırır; her iki taraf da kendi taahhütlerini çıkarlar olarak değil, ihlal edilemez şeyler olarak deneyimler —ayrılmış ve yasaklanmış, her iki tarafın da bunu şiddetle reddedecek olmasına rağmen yapısal olarak dinsel nitelik taşıyan bir gayretle savunulan şeyler olarak.
Bu karşılıklı yanlış okumayı anlamak için Durkheim’ın din hakkındaki gözlemini hatırlamak yararlıdır: kutsal, Tanrı’yla veya doğaüstü olanla ilgili değildir. Kutsal, yapısal bir kategoridir —müzakereden “ayrılmış ve yasaklanmış”, yasaklarla korunan, kirletilmeye karşı yalnızca kişisel çıkarın doğurabileceğinden daha yoğun bir şiddetle savunulan şeylerdir. Bunlar ihlal edildiğinde verilen tepki stratejik değil, kutsalın kirletilmesine daha yakın bir nitelik taşır. Görünen o ki “seküler” hayat, bu tür kutsal taahhütlerle doludur. Liberal bir demokraside anayasal haklar. Bilim insanı için ampirik hakikat. Milliyetçi için toprak bütünlüğü.
Kutsalı dinsel değil, yapısal bir kategori olarak kavradığımızda, onun her yerde işlediğini görebiliriz —geçen ayki zirvenin de gösterdiği üzere, ilişkileri törende sıcak, özde ise donmuş olan, sonuçları bakımından en önemli iki siyasi sistemde de.
Batı’dan başlayalım. Batılı liberal değerlerin —insan onuru, evrensel haklar, demokratik kendi kaderini tayin ve hukukun üstünlüğü— savunucularının nadiren kabul ettiği bir soy kütüğü vardır. İnsan onuru, Hristiyanlığın imago dei (Tanrı sureti) öğretisinden; demokratik eşitlik, Yeni Ahit’in Paulusçu evrenselciliğinden; bireysel vicdan ve inanç özgürlüğü, Protestan Reformu’ndan; hukukun üstünlüğü ise doğal hukuk geleneğinden kaynaklanır.
Dolayısıyla kurallara dayalı uluslararası düzen, evrensel insan aklının bir keşfi değildir. Belirli bir teolojik mirasın, evrenselcilik maskesi altında dünyaya sunulmuş kristalleşmiş biçimidir. Modern seküler toplumlar dini aştıklarına inanıyorlar, ancak gerçekte yalnızca kutsalın yerini değiştirdiler. Açık teolojik çerçevelerin yerine, dinsel sistemlerle aynı şekilde işleyen sözde nesnel seküler değerleri koydular. Bu, sekülerleşmenin başarısızlığı değildir. İnsan toplumlarının yapısal bir zorunluluk olarak “kutsal”dan kaçamayacağının kanıtıdır.
Afganistan bunu inkâr edilemez hâle getirdi. Yirmi yıllık müdahale, Batılı liberal değerlerin evrensel olduğu; meşru siyasi hayatı oluşturan şeyin apaçık ve küresel ölçekte uygulanabilir olduğu iddiasına dayanıyordu. Ancak çekilmeden iki hafta sonra, bu değerleri somutlaştırmak üzere inşa edilen kurumlar bütünüyle çözüldü. Standart açıklamaların tümü —kurumsal başarısızlık, yolsuzluk, yetersiz kapasite geliştirme— çekilmenin açığa çıkardığı şeyi peşinen kabul ediyordu: proje, değerleri gerçekte belirli bir medeniyete özgü olduğu hâlde bunların evrensel olduğunu varsaymıştı. Bu değerleri reddeden Afgan siyasi ve toplumsal bağlamı, evrensel olanı irrasyonel biçimde reddetmiyordu. Belirli bir medeniyetin kutsal taahhütlerini kabul etmeyi reddediyordu.
Çin de tam olarak aynı yapı içinde işliyor. Xi Jinping’in 2012 tarihli “Çin Rüyası” konuşmasını ve 2021 tarihli yüzüncü yıl konuşmasını yan yana okuyun. Ortaya çıkan şey bir siyasi program değil, bir eskatolojidir. Bu yapı —düşüş, ıstırap ve vaat edilen yeniden tesis— olağan türden bir tarihsel mağduriyet siyaseti değildir. Bu, ardından gelen her gelişmenin anlamını ve önemini, başlattığı yeniden tesis çizgisinden aldığı kutsal bir yaradır. Bu anlatıya göre Çin Komünist Partisi yalnızca bir yönetim kurumu değil, ulusal kaderin taşıyıcısıdır. Geri döndürülebilir bir siyasi strateji değil, “geri döndürülemez bir tarihsel süreç”tir. Ve bu kutsal kaderler müzakereye tabi değildir.
Xi, yüzüncü yıl konuşmasında, “Tayvan meselesini çözmek ve anavatanın tam olarak yeniden birleşmesini sağlamak”, “Çin Komünist Partisinin sarsılmaz tarihsel misyonudur” demişti. Yeniden birleşme, aşağılanmadan kurtuluşa uzanan çizgiyi tamamlar. Kutsal yarayı iyileştirir. Bu konuda uzlaşmak, yalnızca jeopolitik bir taviz değil, ÇKP’ye meşruiyetini ve Xi’nin yönetimine amacını kazandıran bütün anlamlandırma sistemine ihanet olurdu.
Xi’nin Tayvan konusunda müzakere etmemesinin nedeni budur. Bu, inatçılık değildir. Kutsal bir taahhüdün gereğidir.
Üstelik bu yalnızca retorikten ibaret değildir. Ülke içinde her Çin vatandaşı, katılımın izlendiği, puanlandığı ve işverenler ile üniversitelere bildirildiği zorunlu bir devlet uygulaması üzerinden Xi Jinping Düşüncesi’ni incelemekle yükümlüdür. İzlenen şey davranış değil, içselleştirmedir: bir ritüelin yerine getirilip getirilmediği değil, ritüelin bilişsel olarak kök salıp salmadığıdır.
Bu ideolojik biçimlendirme aygıtının yapısal olarak dinsel olması tesadüfi değildir. Bu, en azından Konfüçyüs ve Xunzi’den bu yana ritüelin amacının dışsal itaat değil, iç hayatın kademeli olarak yeniden şekillendirilmesi olduğunu daima kavramış bir medeniyetin mantığıdır. Kutsal düzen kendisini yalnızca güç yoluyla veya nesnel gerçeği somutlaştırdığı için sürdürmez; kutsal düzenin doğal göründüğü türden insanları yavaş yavaş üreterek sürdürür. Zorunlu çalışma uygulaması, bu mantığın ulusal ölçekte uygulanmış hâlidir.
Batı’nın bir devlet uygulaması yoktur; ancak kabul edilebilir inancın sınırlarını izleyen ve ihlallere ağır toplumsal bedellerle karşılık veren üniversiteleri, gazeteleri ve mesleki kültürleri vardır. Temeldeki mantık yine aynıdır: kendi taahhütlerini apaçık olarak deneyimleyen kişilerin yavaş yavaş üretilmesi yoluyla kendisini sürdüren kutsal bir düzenin mantığı.
Pekin ile Washington’ın birbirlerini yanlış biçimde rasyonel çıkarların peşinden giden rasyonel aktörler olarak değerlendirdiği bu karşılıklı yanlış okuma, önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Batı, Çin’in tutumunu maksimalist bir açılış teklifi olarak yorumluyor: stratejik bakımdan aşırı, doğru teşvik ve baskı bileşimiyle geri adım attırılmayı bekleyen bir teklif. Çin ise Batı’nın Tayvan’ın demokratik kendi kaderini tayin hakkına bağlılığını, Çin’in gücünü çevrelemeye yönelik ince bir ideolojik kılıf olarak görüyor —sürdürülmesinin maliyeti yeterince yükseldiğinde geri çekilecek bir tercih olarak.
Ancak her iki taraf da birbirini tam olarak aynı şekilde yanlış anlıyor. Her iki taraf da, dinsel doktrinler gibi ihlal edilemez kabul edilen kutsal taahhütlerle karşı karşıya olmasına rağmen, bunları yeniden yönlendirilebilecek rasyonel çıkarlar olarak okumakta ısrar ediyor. Çin, egemenlik normlarına ilişkin Batılı argümanlara uymadığında Batı bunu irrasyonellik olarak nitelendiriyor. Batı, tarihsel kader ve medeniyet bütünlüğüne ilişkin Çin argümanlarına uymadığında ise Çin bunu ikiyüzlülük olarak nitelendiriyor.
Ve bu örüntü Tayvan’ın ötesine uzanıyor.
Çin’in Batı’nın kurallara dayalı dünya düzenine meydan okuması, Batılı analistlerin genellikle çerçevelediği gibi, yalnızca mevcut sistem içinde avantaj elde etmeye çalışan revizyonist bir gücün hamlesi değildir. Çin’in, “hiçbir ülkenin veya modelin insan hakları söylemini kontrol etme yetkisi yoktur” yönündeki ısrarı, kutsala karşı ileri sürülen bir iddiadır. Çin, uluslararası hukukun belirli hükümlerine itiraz etmiyor. Herhangi bir medeniyetin kutsal taahhütlerinin dünyayı yönetme hakkına sahip olduğu iddiasının kendisine itiraz ediyor.
Aslında Pekin, Batılı evrenselciliği tam da okunması gerektiğini düşündüğüm şekilde okuyor: evrensel olduğuna içtenlikle inanılan belirli bir kutsal düzen olarak. Ancak Pekin’in de Batı’nınkine karşı öne sürdüğü, sözde evrensel nitelikte kendi kutsal yapısı vardır: “insanlık için ortak bir gelecek toplumu”.
Bunların hiçbiri görecelilik lehine bir argüman değildir. Yapısal simetri, ahlaki eşdeğerlik değildir. Bir değerin soy kütüğü, onun geçerliliğini belirlemez. Ancak belirlediği şey, o değerin ne ölçüde dürüstçe savunulabileceğidir.
Ve görünen o ki dürüstlük, sahte evrenselcilikten daha zayıf bir diplomatik konum değildir. Hatta belki de daha güçlüdür. Liberal değerlerin evrensel olduğu —tüm rasyonel zihinler için apaçık olduğu ve yalnızca akıl yoluyla keşfedilebildiği— iddiası denendi. Kurallara dayalı düzeni, açıkça kabul edemediği temeller üzerine inşa etti; değerlerinin apaçıklığında, bunları paylaşmayı reddeden medeniyetler karşısında ısrar etti ve tam da öngöremediği tepkiyi doğurdu. “Bunlar bizim değerlerimizdir; biz bunlara inanıyoruz ve dünyanın bu değerlerle daha iyi olacağını düşünüyoruz.” diyen, fakat evrenin bu değerlerin doğruluğunu tasdik ettiğinde ısrar etmeyen dürüst bir liberal düzen, karşı tarafın reddini bir rasyonellik başarısızlığı olarak gören bir düzenden daha ikna edicidir. Üstelik daha dürüsttür.
Dolayısıyla seçim, nesnel evrensel hakikat ile uçurum arasında değildir. Zarar üreten bir kılıf ile değerlerimizin nihai olmaksızın gerçek olduğunun kabulü arasındadır. Bu değerler inşa edilmiş ve olumsaldır, ancak kendi koşulları içinde savunulmaya değerdir. Bu şekilde benimsenen değerler, jeopolitik analizin muhataplarının rasyonel davranmayı reddetmesi karşısındaki bitmek bilmeyen şaşkınlığına son vermesini sağlayabilecek bir dürüstlükle benimsenmiş olur.
Dış politika açısından çıkarımlar, göründüklerinden daha mütevazıdır. Bu, medeniyet göreceliliğini temel alan yeni bir uluslararası düzen için ileri sürülen bir sav değildir. Devlet yönetiminde teolojik okuryazarlık için ileri sürülen bir savdır: kutsal bir taahhütle karşılaşıldığında onu tanıma kapasitesi; bu taahhüdün kişinin kendisi tarafından benimsendiği durumlar da buna dahildir.
Bu, bazı anlaşmazlıkların yapısal olarak çözümsüz olduğunu kabul etmek anlamına gelir —taraflar iyi niyetten veya zekâdan yoksun oldukları için değil, ihlal edilemez olanı savundukları ve ihlal edilemez olan müzakereye yanıt vermediği için.
Bu, Xi’nin Tayvan konusundaki tutumunu maksimalist bir teklif, Batılı liberal normları ise Pekin’in reddinin stratejik bir tutumdan ibaret olduğu evrensel ilkeler olarak değerlendirme şeklindeki kategori hatasına son vermek anlamına gelir.
Bu, zirvelerin sıcaklık üretmeye devam edebileceğini, ancak her iki taraf da kutsal taahhütlerini rasyonel sonuçlarla karıştırdığı sürece baskı noktalarının yeniden ortaya çıkmaya devam edeceğini anlamaktır.
Bunun analitik düzeyin ötesinde de önemli olduğunun kanıtı, Küresel Güney’de şimdiden görülebilir. Çin’in Afrika ve Latin Amerika genelindeki diplomatik başarısı, her ne kadar bunun elbette katkısı olsa da, esas olarak Kuşak ve Yol altyapı yatırımlarının bir sonucu değildir. Bu başarı, Çin’in yapmadığı bir şeyin sonucudur: Çin, kendi kutsal taahhütlerinin ortaklığın koşulları olduğunda ısrar etmez.
Batılı yardım ve angajman, gelişmekte olan ülkelere yönetişim gereklilikleri, insan hakları kıstasları ve demokratik standartlarla birlikte ulaşır —tarafsız kalkınma politikası olarak ihraç edilen liberal evrenselciliğin kutsal düzeniyle. Çin ise aynı türden kalkınmayı teolojisiz sunar. Gelişmekte olan pek çok ülkenin Batı yerine Çin’i seçmesi, Washington’ın genellikle varsaydığı gibi, otoriterliğe duyulan sempatinin veya kurumsal yolsuzluğun kanıtı değildir. Bu, bir yolun bedeli olarak başka bir medeniyetin ihlal edilemezlerini benimsememeyi tercih eden devletlerin rasyonel seçimidir.
Pratikte bunu anlayan Batılı bir politika yapıcı, liberal düzeni onu bir dayatma olarak deneyimleyenler için nasıl daha ikna edici hâle getirebileceğini sormayı bırakır ve diğer tarafın angajmanın koşulu olarak Batı’nın kutsal taahhütlerini benimsemesini gerektirmeyen ortaklıkları nasıl sunabileceğimizi sormaya başlar. Bu, Washington’ın sürdürmeye çalıştığı dış politikadan daha mütevazı bir dış politikadır. Ayrıca, DC’nin mevcut yaklaşımından farklı olarak, gerçekten işe yarayabilecek bir politikadır.
Dolayısıyla Xi’nin “ateş ve su” benzetmesi, kendisinin fark ettiğinden daha isabetliydi. Yalnızca Tayvan hakkında değil, ABD-Çin ilişkisinin bizzat doğası hakkında da.
Kutsal düzenler kendi temellerini müzakere etmez. Hristiyan’ın dirilişi, Müslüman’ın da Tanrı’nın birliğini müzakere edememesi gibi, onlar da varoluşlarının dayandığı ilkeleri reddedemez. Ancak yapabilecekleri şey, uzlaşmazlığı irrasyonellikle karıştırmayı bırakmaktır.
Devlet yönetiminde teolojik okuryazarlığın mümkün kıldığı şey budur: ihlal edilemez olan üzerinde uzlaşma değil —bu inançlar, insan doğasının bir koşulu olarak her iki tarafta da varlığını sürdürecektir— farklı nitelikte bir karşılaşma.
Xi’nin Tayvan konusundaki tutumunun kutsal bir ulusal yeniden tesis anlatısından —bir yüzyıllık uluslararası aşağılanmadan ve medeniyete ihanet etmeden kesintiye uğratılamayacak bir kader çizgisinden— kaynaklandığını anlayan Batılı bir diplomat, Pekin ile çok daha sahici bir biçimde ilişki kurabilir.
Batılı insan hakları taahhütlerinin yalnızca Batı hegemonyasının sinik kılıfları olmadığını, aksine ihlal edilemez şeyler olarak deneyimlendiğini —ayrılmış, yasaklanmış ve kişisel çıkarla hiçbir ilgisi olmayan kimliksel bir hararetle savunulduğunu— anlayan Çinli bir diplomat ise hiçbir zaman gelmeyecek tavizleri beklemeyi bırakabilir.
Taahhütler kalıcı olacaktır. Ancak karşılaşmanın niteliği, salt ilişki yönetiminden daha sahici bir şeye dönüşebilir.
Dolayısıyla teolojik okuryazarlık, Washington ile Pekin arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmayacak, Tayvan’ı müzakere edilebilir hâle getirmeyecek veya Çin’in kutsal ulusal yeniden tesis anlatısını daha az kuşatıcı kılmayacaktır.
Değiştireceği şey, dış politikanın odak noktasıdır. Karşı tarafı kendi ilkelerinizin evrensel olduğuna nasıl ikna edeceğinizi sormak yerine —defalarca, görünür biçimde ve ağır maliyetlerle başarısız olmuş bir proje— birbirinden köklü biçimde farklı kutsal düzenlere sahip iki medeniyetin, taraflardan hiçbirinin kutsal saydığı şeye ihanet etmesini gerektirmeyen bir ilişkiyi nasıl kurabileceğini soracaktır. Bu daha zor bir sorudur. Ancak belki de ilk kez dürüst bir sorudur. Ve dürüst sorular, dürüst olmayanlardan farklı olarak, zaman zaman kalıcı sonuçlar doğuran yanıtlar alır.
*Pia Comer, dış politika, uluslararası ilişkiler ve ifade özgürlüğü üzerine tartışmalar yürüten bir düşünce kuruluşu olan Pinsker Centre’da Politika Bursiyeri ve John Locke Institute’ta Genel Müdür Özel Asistanıdır.
Kaynak: https://www.realclearreligion.org/articles/2026/07/29/the_inescapability_of_the_sacred_1197246.html