Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Şer’i-Meşru Tartışmasına dair İzahat

Diyanet İşleri eski başkanı, İslam Düşünce Enstitüsü başkanı ve İslam, Bilim, Teknoloji Üniversitesi rektörü, Sn Prof. Dr. Mehmet Görmez’in 2 yıl önce özel bir derste yaptığı konuşmayı kesip sosyal medyada aleyhinde tezvirat yapan bazı art niyetli ve din simsarı çevrelere karşı Sn. Görmez cevabi nitelikte bir video yayınladı.  Sn. Mehmet Görmez’in şer’i ve Meşru kavramları etrafında İslam ilim geleneği adabı ve birikimi ile serdettiği çok önemli tespitlerinin daha ciddi zeminlerde ilim çevreleri ve aydınlar tarafından tartışılması ümidiyle, videoyu ve konuşma metnini ilginize sunuyoruz.
Kritik Bakış
———————————————————————————————
Bismillahirrahmanirrahim.
Bizleri var eden Rabbimize hamdu sena başta efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere bütün peygamberlere salat ve selam olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Değerli kardeşlerim, uzun süredir sosyal medyada bazı hassas dini meselelerin büyük bir kolaylıkla hatta zaman zaman pervasızca konuşulduğunu ve tüketildiğini görüyoruz.
Bu tartışmaların çoğu kez derinlikten uzak olması, ilmi ciddiyetten kopması hatta bazen hayırh bir maksattan uzak olması hepimizi üzüntülere gark ediyor.
Böyle olunca meseleler kişiselleşiyor, tarafgirlik keskinleşiyor.
Ağır ve vebal konularda hüküm vermek, ahkam kesmek son derece kolay hale geliyor.
Neredeyse her gün belirli mecralarda yaşasın veya Kahrolsun nidaları arasında hüküm dağıtan küçük engizisyon mahkemeleri kuruluyor.
Bu da hepimizi bütün gençlerin huzurunda, bütün toplumun huzurunda bu tartışmalar gerçekleştiği için hepimizi rahatsız ediyor.
Hocalarımızın bilgilerini takipçileriyle paylaşmaları, ilmi birikimlerini samimiyetle ortaya koymaları elbette çok kıymetlidir. İnsanları saflaştırmak, kutuplaştırmak veya taraftar toplamak için değil de onların ilmini ve ufkunu genişletmek, onların maneviyatlarını güçlendirmek için yapılan dersler ve kaleme alınan yazılar şüphesiz faydadan hali olmaz.
Fakat çok boyutlu ve derin ilmi birikim gerektiren bu meselelerin birkaç cümleye sıkıştırılması yahut kesilip kısaltılarak bağlamından koparılması işin dedikodulara, hakaretlere hatta tekfire, tadlile, tefsike vardırılması gibi çok ciddi fitne kapılarını aralayabiliyor. Ardından tabiri caizse bitmek tükenmek bilmeyen bir tweet savaşları başlıyor. Saflar oluşuyor. Taraftarlar çoğalıyor. Karşılıklı hükümler veriliyor.
İlmin o sükuneti yok oluyor. İlmin insaf ve tahkik isteyen dili yok oluyor.
Bunun yerine sosyal medyanın o hoyrat sertliği, keskinliği ortaya çıkıyor.
Daha da üzücü ve düşünürücü olan şu: Bütün bunlar giderek bir sosyal medya tüketimine dönüşüyor.
Her gün yeni bir mesele, yeni bir isim, yeni bir tartışma tüketiliyor. Fakat ben bunun gerçekte bir tüketim değil bir tür tükeniş olduğunu görüyor, ifade etmek istiyorum. Çünkü bu süreçte yalnızca meseleler tüketilmiyor değerli kardeşlerim. Kavramlar aşınıyor. İlmi ciddiyet zedeleniyor. İnsanlar birbirine karşı hoyratlaşıyor.
Belki de en önemlisi hakikati birlikte arayabilme imkanımız yok oluyor, tükeniyor.
İlmi ihtilaf elbette olacaktır. İlmin tabiatında var bu.
Hatta ilim büyük ölçüde soru sormakla, itiraz etmekle, farklı görüşlerin karşılaşmasıyla gelişir. Barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar.
Fakat ihtilafın bir ahlakı var. Münazaranın bir adabı var.
Bir sözü sahibinin kastetmediği yere taşımamak, bilmediğimiz konuda hüküm vermemek, muhatabımızı önce anlamaya çalışmak, eleştirdiğimiz kişiye karşı insaf ve adalet ölçülerini elden bırakmamak bu ahlakın asgari gerekleridir. Hakikat sesimizi yükselttiğimiz veya takipçi sayımızı artırdığımız ölçüde değil, delilimizi, insafımızı, ahlakımızı koruyabildiğimiz ölçüde ortaya çıkar.
Bu umumi halin hususi bir tezahürünü geçtiğimiz hafta benim bir konuşmam, bir video vesilesiyle yaşandı. 2 yıl önce yaptığımız bir usul dersi müzakeresinde hükümlerin şari tarafından sevk olunma sebebi yani hikmet-i teşri ile bu hükümlerin tatbiki sırasında ortaya çıkabilecek uygulama sorunlarından söz ettiğimiz bir dersti. böyle bir uyumsuzluğun hükümleri şekle indirgeyeceğine, gayelerinden uzaklaştıracağına işaret etmiştik. O ders sırasında kullandığımız bazı cümlelerin iki yıl sonra iznimiz olmaksızın bağlamından ve maksadından koparılarak sosyal medyada sevimsiz ve kısır bir tartışmaya konu edildiğini gördük. Hatta tartışmada söylenen bazı sözler sebebiyle bunları söyleyen kardeşlerimiz adına ne kadar üzüldüğümü yer yer utandığımı ifade etmek isterim.
Bugünkü derste yapmak istediğim şey meseleyi oturtulduğu bu kısır zeminden çıkarıp ilmi bir çerçevede ele almaktır. Ve aslında o ifadelerin zikredildiği geniş derste ancak bir kısmına temas edebildiğimiz hususları tavzi etmek istiyorum. Aslında ben prensip olarak, ilkesel olarak yıllardır şahsıma ve bazı fikirleme ve düşüncelerime yönelik hatta büyük oranda içinde yalan ve iftira bulunan herhangi bir reddiye cevap vermedim. Bunu ilkesel olarak uygun görmedim. Ama bu konuda özellikle bu fikir ve düşüncelerimi açıklama ihtiyacı duydum. Neden? Birkaç sebeple.
Birincisi bazı kardeşlerimizi hakkımızda tekfire kadar varan sözlerle fitne ateşine odun taşıma vebalinden sakındırmaktır.
İkincisi ve belki daha önemlisi ilmi bir tecessüs ve samimiyetle bu mevzu hakkında soru soran kardeşlerimize meseleyi toplu biçimde açıklamak, böylece ortaya koymaya çalıştığımız ilmi faydayı daha geniş bir zemine taşımaktır.
Üçüncüsü ise bu vesileyle usulün, üslubun, ihtilaf ahlakının, adab-ı münazaranın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha kardeşlerimizle paylaşmaktır.
Ne söylediğimiz ve ne kastettiğimiz meselesine geçmeden önce bu dersleri yapmaktaki niyetimizi sorgulayan bazı kardeşlerimizin bir sorusuna cevap vermek isterim. Deniliyorki madem bu kayıt enstitüde yapılan bir derse ait, kayıt izniniz dışında yayınlanması sizi neden rahatsız ediyor?
 Yoksa içeride başka, dışarıda başka şeyler mi anlatıyorsunuz?

Değerli kardeşlerim şunu hatırlatmak gerekir.

İlmin bir hikmeti var. İlmin bir siyaseti var. Her konu herkesle, her zeminde aynı üslupla konuşulmaz.
Hz. Musa ile Haz. Hızır arasına geçen kıssa bize her bilginin muhatabı ve bağlamı meselesini güçlü biçimde hatırlatır.
Bazı meseleler ilmi meclislere mahsustur.
O meselelerin kavramsal arka planına hiç vakıf olmayanlarla aynı ayrıntı düzeyinde konuşulmasının bazen fayda yerine zararı olabilir. Nitekim sosyal medyaki din tartışmalarının zararı tam da buradan kaynaklanıyor. doktora öğrencileriyle ki aralarında alim gençlerimiz var. Siyak ve sibakı belli bir çerçevede söylediğimiz bazı hususların ayrıntılarına muttali olmayanlar tarafından yanlış anlaşılabileceğini ve garazkar kimseler tarafından
çarpıtılabileceğini düşünerek bundan iki yıl önce enstitü sosyal medya sayfalarında yalnızca birkaç saat kalan videoyu kaldırmayı uygun bulduk.

Üzülerek ifade edeyim ki kaldırdığımız bu video bazı kişiler tarafından indirilip arşivlenmiş ve daha sonra güya uygun bir zemin ve zamanda bir kampanya malzemesi olarak yeniden dolaşıma sokulmuştur. Burada üzücü olan bir sosyal medya fenomeninin bazı hocalarımızın önüne bunu atar atmaz hocalarımızın konuşmayı yapan kişinin yazdığı eserlerini yok sayarak neredeyse 10-15 yıldır milletimizin önünde mihrapta minberde yaptığı bütün konuşmaları yok sayarak hükümlerini sadece o 2 dakikalık video üzerine bina etmeleridir. İşte videonun iznimiz dışında yayınlanması ifadesiyle kastettiğimiz tam olarak da budur. Yoksa enstitümüzdeki derslerimizin tamamı kayıt altındadır ve bunların önemli bir kısmı ilim talebeleriyle zaten paylaşılmaktadır.

İlmin gerektirdiği her türlü mesele hassasiyetle ve samimiyetle ele alınmaktadır. Şimdi asıl meseleye yani büyük tartışmalara yol açan şeriyet ile meşruiyet arasındaki farka gelelim.

Müsaadenizle bu konuyu ilmi ve kavramsal boyutlarıyla ele almak istiyorum. Bu açıdan bugünkü dersimizin biraz teknik yönleri bulunacağını şimdiden hatırlatmak isterim.Sizden hiç değilse bu dersin sonuna kadar şeri ve meşru kelimelerinin Türkçedeki gündelik kullanımlarını bir kenara bırakmanızı hasseten istirham ediyorum.

Konu hakkındaki görüşümü iki cümlede özetleyecek olursam teknik birer terim olarak tekrar ediyorum günlük Türkçe kullanım olarak değil teknik birer terim olarak şeri ile meşru kavramları arasında bazı nüanslar bulunmaktadır. Bu ikisi her durumda ve her bakımdan aynı şeyi ifade eden kavramlar değildir. aralarında özellikle nispet, tatbik, sıhhat, hakkaniyet ve maksat bakımından dikkate alınması gereken çok önemli farklar vardır. Bu görüş şeri olanın sırf şeri olması bakımından gayrimeşru olduğu yönünde bir şeyi asla savunmamaktadır.

İddiamız şudur. Şerin kendisi değil. Bir şeyin şeriata nispet edilmesi, onun her durumda doğru tatbik edildiğini, her durumda adaletin gerçekleştirdiği gerçekleştiğini, her durumda şariin maksadının eksiksiz biçimde tahakkuk ettiğini zorunlu olarak göstermez.

Baştan belirtmek isterim ki bu ilk kez şahsım tarafından ortaya atılmış kökü ve esası hiç bulunmayan bir mesele değildir. Benim yaptığım bu ayrım üzerinden dini hükümlerin hikmet, adalet, münasebet ve rahmete dayanan özü ile zamana şekle hatta şekilciliğe, taklitçiliğe, mezhepçiliğe indirgenebilen o formel görünüşü arasındaki mahiyet farkını nazara vererek bu konu üzerine tefekkür edilmesine bir vesile açmaktır. Şimdi bu görüşü açmaya çalışacağım.

Şeriyet ve meşruiyet ayrımını üç ayrı düzlemde daha doğrusu üç farklı disiplin açısından ele almak mümkündür. Biri hukuk felsefesi açısından, biri siyaset-i şeriye kaynaklarımız açısından, birisi de fıkıh ve usuli fıkıh açısından.

Birinci düzlem hukuk felsefesi. Hukuk felsefesi literatüründe çok kıymetli kardeşlerim bu mesele özellikle tabii hukuk tartışmaları bağlamında ele alınmıştır. Ayrım çoğu zaman legality ve legitimisi kavramları üzerinden kurulur. legalite yahut legalite bir normun, bir kararın veya hukuki bir tasarrufun mevcut hukuk düzeninin öngördüğü yetki, usul ve kurallara uygun olup olmadığını ifade eder.

Legitimisi ise yani meşruiyet ise bir adım daha ileri gider ve bunun hangi gerekçeyle haklı, hangi gerekçeyle adil veya kabul edilmeye değer olduğunu sorar. Dolayısıyla bir şeyin hukuk düzeni bakımından geçerli ve legal olması onun zorunlu olarak legitimate yani meşru olduğu anlamına gelmez.

İkinci düzlem bu şeriet ve meşruiyet ayrımının ele alındığı ikinci düzlem siyaset-i şeriye kaynaklarımızdır. Burada meşruiyet meselesi daha çok iktidar, siyasi otorite ve yönetme hakkı üzerinden tartışılır. Uluslararası ilişkilerde de benzer bir ayrım söz konusudur. devletlerin, uluslararası kurumların, müdahalelerin, yaptırımların veya güç kullanımının yalnızca uluslararası hukuka uygun olup olmadığı değil, hangi gerekçelerle haklı ve meşru kabul edilebileceği de tartışılmıştır.

Bizi esasen ilgilendiren üçüncü düzlem.

Üçüncü düzlem İslami ilimler bağlamında özellikle fıkıh ve usul-i fıkıh bağlamında meseleyi ele almak.
Şunu baştan teslim etmek gerekir. Buna bazı kardeşlerimiz yazılarında işaret ettiler. Bu arada şunu ifade etmek isterim. Bazı kardeşlerimiz çok güzel eleştiriler de yazdılar. İhtilafın ahlakına uygun olduğu için katılmadığım halde bazı görüşlerine bizzat telefon ederek kendilerini tebrik ettim.
Klasik literatürde şeriyet -meşruiyet ayrımı bu adla müstakil bir fasıl halinde ele alınmış değildir. Fakat gerek usul gerekse fıkıh müktesebatımız dikkatle incelendiğinde şeriet -meşruiyet ayrımının hem lafız hem de içerik düzeyinde izlerini açıkça görmek mümkündür.
Lafız düzeyinden başlayacak olursak şeriyet ile meşruiyet aynı köke dayanmakla birlikte farklı sigalardan türemiş kelimelerdir. Siga farklılığı da tabiatıyla anlam nüansını beraberinde getirir. Bu çerçevede altı kavram üzerinde durmak zorundayız .

Şer, şari, meşru, şeriat, teşri ve şeri. belki bu derste hepsini açacak imkana sahip değiliz ama tasnifin anlaşılması için, şeriyet ile meşruiyet arasındaki ayrımı anlayabilmek için bilhassa dört kavramı birbirinden ayırmamız gerekir.

Önce şer kavramı ile başlayalım.

Eşşeru nedir? Şer Allah ve resulünün asli beyanıdır. Bu beyanı yalnızca hukuki hükümlerden ibaret görmek doğru olmaz.

İtikadi, ahlaki, ameli hükümler, emirler, nehyler, temel değerler, ilkeler şer dediğimiz beyanın içindedir. Bu sebeple sahibi şer veya şari dediğimizde biz fakihi kastetmeyiz. Kadıyı yahut yöneticiyi kastetmeyiz. Allah’ı ve onun vahyini tebliğ ve beyan eden resulünü kastederiz.
Fakih şer vaz etmez, edemez. Kadı şer vaz etmez, edemez.
Yönetici şer vaz etmez, edemez. Onların yaptığı şey nedir? Onların yaptığı şey şeri anlamaya ve şerden hüküm çıkarmaya. veya onu uygulamaya çalışmaktır.

Şeriat kelimesine gelince şer ile şeriat arasında katı bir terminolojik sınır bulunmaz.

Bununla birlikte şeriat kelimesinin şer kelimesinden daha geniş ve daha farklı bağlamlarda kullanıldığı görülür.
Başlıca dört kullanımdan söz edebiliriz.
Bir, önceki şeriatlarla birlikte düşünüldüğünde büyük vahiy silsilesinin her bir parçası yahut halkası Hz. İbrahim’in şeriatı, Hz. Musa’nın şeriatı gibi. İki, şeriat-i Muhammediye anlamında şeriat. Resulullah tarafından tebliğ edilen dinin adı olarak şeriat. 3. Zaman içinde kazandığı ıstilahi genişleme ile asli hükümler yanında hem içtihadi hükümleri hem de mezhebi birikimi de içine alan İslam fıkhı ve fıkhın bütünü için kullanılmıştır.

4. Özellikle modern bazı kullanımlarda ceza hukuku yahut ukubat alanına tahsis edilen bir anlamından söz edebiliriz. ‘şeriatın kestiği parmak acımaz’ sözünde olduğu gibi. Buna göre şer daha çok Allah ve resulüne mahsus vaz ve beyanı ifade eder. Şeriat ise bu beyanı önceki vahiy gelenekleriyle ve sonraki tarihi fıkhi gelişmelerle ilişkilendiren daha geniş bir normatif bütünlük içinde kullanılır.

Üçüncü kavram meşru kavramıdır. Tekrar ediyorum. Lütfen buna dikkat edelim. Burada meşru kelimesini Türkçedeki gündelik anlamıyla düşünmeyelim.

Ben meşru derken şerin asli beyanında olumlu bir normatif karşılığı bulunan şeyi kastediyorum. Şeriatın dışında bir şeyi kastetmiyorum. Namaz meşrudur. Zekat meşrudur. Nikah meşrudur. Talak meşrudur. Alışveriş meşrudur.

Fakat meşru olanlar yalnızca hukuki işlemler değildir. Adalet de meşrudur. Çünkü bir ilke olarak şeriate vaz edilmiştir.
Canın korunması, aklın korunması, malın, ailenin korunması meşrudur. Zira bütün bunların dinin asli beyanında bir karşılığı ve normatif dayanağı vardır.
Burada meşruyu mübah ile karıştırmamak gerekir. Meşru olan bir şey farz olur, vacip olur, müstehap olur, mübah olabilir. Dolayısıyla meşru teklifi hükümlerin karşısında altıncı bir kategori değildir. Tekrar ifade etmek istiyorum. Meşruiyetten kastım asla Türkçedeki gündelik anlamı değildir.
 Şeriatın bir başka veçhesi ve tatbikidir. Kısa videoda ifade edildiği gibi tikel bir ayetten veya bir hadisten değil hatta bu İmam Şafii’nin ifadesidir. Külli istidlal yöntemiyle birden fazla ayet ve hadisten hatta bütün akli ve nakli delillerin tamamından hareketle ulaştığımız şariin külli maksadıdır. külli gayesidir.
Haşa burada beşerin muradı ile şariin muradını bir mümin nasıl mukayese edebilir? Bir kardeşimiz bunu nasıl düşünebilir?
Yahut seküler batı hukuku ile şeri hukuku kim mukayese edebilir? Bu ifadeler bir mümine nasıl isnat edilebilir?
Konu buraya kadar nasıl getirilebilir?

Asıl önemli nüans değerli kardeşlerim şeri kavramına geldiğimizde ortaya çıkar. Şer başka, şeri başkadır.

Buradaki nispet y’sı önemlidir. Nasıl ki İslam başka, İslami başkadır. Nasıl ki İslam ile İslami aynı şey değil. Din ile dini aynı şey değil, şer ile şeri de aynı şey değildir. Bir düşünceye İslami düşünce dediğimizde o düşüncenin bizatihi İslam olduğunu söylemiş olmayız. İslam’a nispet edilen bir düşünceden söz ederiz sadece.
Aynı şekilde şeri dediğimizde de şere nispet edilen bir hükümden bahsederiz.
Bir görüşten, bir kurumdan, bir karardan, bir uygulamadan söz ediyor olabiliriz.

İşte şeriyet kavramının anlamı da burada belirginleşiyor. Şeriyet bir şeyin şer’e nispet edilme vasfıdır. Bu nispet doğrudan nasla kurulabilir? Bu nispet içtihatla kurulabilir, fetva ile kurulabilir, kaza ile kurulabilir yahut siyasi ve hukuki bir uygulamayla kurulabilir.

Nispet söz konusu olduğunda ise ne olur? Beşeri faaliyet alanına girmiş oluruz. Bu nispet doğru olabilir, yanlış olabilir. Bu nispet kuvvetli olabilir, zayıf olabilir. Dolayısıyla kıymetli kardeşlerim, bir şeyin şeri diye nitelendirilmesi o nispetin her durumda Allah ve resulünün asli beyanıyla, bütünüyle örtüştüğünü peşinen garanti etmez.
Şeriliğin ortaya çıktığı iki alanı özellikle birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi meşru olanın tatbikidir.
Mesela zekat meşrudur. Fakat belirli bir dönemde belirli mallardan, belirli kişilerden belirli bir yöntemle zekat alınması artık bir tatbikattır. Talak meşrudur. Fakat bir kişinin eşini belirli bir zamanda, belirli bir biçimde boşaması somut bir tasarruftur.
Adalet meşrudur. Fakat bir kadı’nın, bir hakimin belirli bir davada verdiği hüküm adaletin kendisi değildir. Adaleti gerçekleştirme iddiası taşıyan şeri bir uygulamadır.
İşte bu noktada şeriyet ile meşruiyet arasındaki ayrım ortaya çıkıyor. Çünkü meşru olan bir hükmün şeri tatbiki o hükmün asli çerçevesini, o hükmün hikmetini, o hükmün maksadını her somut durumda eksiksiz biçimde gerçekleştirmeyebilir.

Birde talak diye bir kavram var. Bunun bilhassa açık bir örneğidir. Talak meşru bir kurumdur. Öyle değil mi? Fakat kişinin eşini adet halinde boşaması veya bir defada üç talakla boşaması cumhura göre hukuki sonuç doğurmasına rağmen yasaklanmış bir tasarruftur, caiz değildir denmiştir.Bu işlem fıkhi hukuki sistem içinde tanınır ve kendisine şeri sonuçlar bağlanır. Bu anlamda bir tasarruf-i şeridir. Fakat aynı zamanda caiz değildir.

Demek ki hukuki sonuç doğurmak ve şeri bir tasarruf olarak tanınmak ile o tasarrufun din tarafından tasvip edilmesi aynı şey değildir.
İkinci alan ise içtihatla ortaya çıkan hükümlerdir.
Burada artık asli olarak vaz edilmiş bir hükmün uygulamasından değil, şerin beyanından hareketle yeni bir meselenin hükmüne ulaşılmasından söz ediyoruz.
Fakih kıyas yapar. İllet tespit eder.
Fakih nasların umum ve hususunu değerlendirir. Fakih örfü veya maslahatı dikkate alır.
Sonunda bir hükme ulaşır. Peki ortaya çıkan hüküm Kur’an ve sünnetin asli beyanında bu şekliyle bulunmasa da şere isnat ettirilmez mi? Ettirilir. İşte buna biz şeri hüküm diyoruz.
Bu ayrım bilginin kaynağı bakımından son derece önemlidir.

Bir müçtehidin ulaştığı zanni hükümle Allah ve resulünün asli beyanını aynı seviyeye koymak mümkün değildir. Aksi takdirde fakihin içtihadındaki hata ihtimalini de biz Allah’a ve resulüne nispet etmiş oluruz. Fakih din vaz etmez, edemez. dini anlamaya çalışır.

İçtihat şerin kendisi değildir. Şeri anlama ve ona nispetle hüküm üretme yönündeki beşeri bir faaliyettir. Bu yüzden şerin hükmüyle şeri hüküm ifadeleri her durumda aynı epistemik kesinliği ifade etmek zorunda değildir.

Kıymetli kardeşlerim, bugün bütün İslam dünyasında yaşanan bazı büyük tartışmaların temelinde bu ayrımın yeterince gözetilmemesi yatıyor. Din ile dini olan, İslam ile İslami olan, şer ile şeri olan birbirine karıştırılıyor. Bir fakihin görüşü şeri olabilir. Bir fetva şeri olabilir. Bir mahkeme şeri olabilir. Bir siyasi uygulama kendisini şeri olarak nitelendirebilir.

Fakat bunların hiçbirinin bu sıfatı taşıması onları bizatihi Allah’ın dini haline getirmez. Getiremez. Mesela şeri mahkeme dediğimizde o mahkemenin verdiği her kararın bizati Allah’ın hükmü olduğunu söylemiş olmayız. Şere göre hükmetme iddiasıyla ve belirli bir fıkhi çerçeve içinde çalışan bir mahkemeden söz edebiliriz. kadi yanılabilir, delili yanlış değerlendirebilir ve sonuçta adaletsiz bir karar verebilir. Keza hile-i şeriye diye bir tabirimiz vardır. Bildiğiniz gibi bugünkü hukuk dilinde hukuki çare diye adlandırılan bazı yollarla mukayese edilebilecek bu terimdeki şeriye sıfatına dikkatinizi çekmek istiyorum. Hile-i şeriye, şeriye sıfatı yapılan hilenin haşa Allah tarafından emredildiği veya istendiği anlamına gelir mi?

Tam tersine bazı hileler hukuki şekli korurken hükmün maksadını ortadan kaldırabilir. Nice kötü örnekleri var bunun.
Nitekim fukahamızın önemli bir kısmının hilelere, hile-i şeriye karşı çıkmasının sebebi de budur. Çünkü şerilik görüntüsü veya teknik uygunluk tek başına
meşruiyetin garantisi değildir. Aynı durum siyaset-i şeriye kavramı için de geçerlidir.
Bu isimlendirme yöneticinin verdiği her kararın haşa Allah tarafından doğrudan vaz edildiğini ifade etmez.

Burada genel ilkelere ve maslahata dayanma iddiasıyla kullanılan geniş bir içtihat ve takdir alanından ancak söz edebiliriz. Tarih boyunca mesela tazirin genişletilmesi, müsadere, bazı hisbe uygulamaları ve kamu düzeni gerekçesiyle getirilen çeşitli tedbirler siyaset-i şeriye kitaplarında bu başlık altında uygulanmış ve tartışılmıştır. Bunların şeri diye isimlendirilmesi her somut uygulamanın zorunlu olarak meşru olduğu anlamına gelmez.

Cüveyni’nin Gıyasül Umem kitabında ifade ettiği gibi aksi halde fakihlerin ve yöneticilerin içtihatlarını doğrudan dinin kendisine dönüştürmüş oluruz.
Mazallah.
Usulde şeri kelimesinden türetilen bir de şeriyat kavramı vardır.

Şeriat, dinin kesin emirleri midir? Yoksa şere nispetle ortaya konan içtihatlar ve hükümler alanını mı ifade eder? Bu soru nispet meselesinin önemini bir kez daha ortaya koyar. Aladdin Semerkandi diye meşhur fakihimiz, usulcümüz onun mizan-ukul adlı usul eserinde şeriat şöyle tarif edilir: Şeri meseleler akli olarak mümkün olan şeyler cinsindendir. Öyle ki şeriat aklın öngördüğünün hilafına bir hüküm getirse bile bu caiz aklen mümkün olurdu ve imkansız sayılmazdı der Alaaddin Semerkandi.

Bir de fıkıh kitaplarımızda kıymetli kardeşlerim bu şeriyet ve meşruiyet ayrımına benzer iki ayrım daha vardır. Biri sıhhat hil ayrımı biri kazai ve diyani ayrımıdır. Bu iki ayrım da çok önemlidir. Sıhhat ve hil ayrımı. Ne kastediyorum?

Bir tasarruf hukuki bakımdan sahih olabilir. Fakat o tasarrufun yapılma biçimi veya içinde bulunduğu şartlar sebebiyle kişi açısından haramlık söz konusu olabilir.
Mesela cuma namazıyla mükellef bir kimsenin cuma vaktinde yaptığı alışveriş; ‘eyine ameliti cumatihi ‘ ezan okunduğu zaman Allah’ı anmaya ibadete koşun. Alışverişi terk edin.
Bazı fıkhi yaklaşımlara göre bu hukuki sonuç doğurabilir. Burada yapılan alışveriş. Fakat o vakitte namazı bırakıp alışverişle meşgul olmak helal değildir. Bu meseleyi daha da berraklaştıran çarpıcı bir delil vardır.
Lütfen şu soruyu birlikte düşünelim.
Allah Resulünün mahkemesinden daha şeri bir mahkeme olabilir mi?
Onun hükmünden daha şeri bir hüküm olabilir mi?
Buna rağmen Ümmü Seleme’den rivayet edilen müttefakun aleyh bir hadiste efendimiz şöyle buyuruyor. Bu hadisi nev aman okusam Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’in o kıyamete kadar İslam’ın evrenselliğini ortaya koyma bakımından şari-i hakimin o büyük hikmeti karşısında saygıyla eğilirim. Ne buyuruyor Allah Resulü?
Siz davalarınızı bana getiriyorsunuz. ‘Ve in beşerun’. Ben de bir beşerim.
Olabilir ki bazılarınız delilini diğerinden daha etkili biçimde ortaya koyar. Daha iyi edebiyat yapar.
Ben de sadece zahiri delillere göre, işittiğime göre onun lehine hükmederim.
Kime kardeşinin hakkından bir şey hükmedersem şunu bilsin ki ona ancak ateşten bir parça vermiş olurum. Lütfen onu kabul etmesin der, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem.

Kardeşlerim bunun anlamı açıktır. Hakim önündeki delile ve zahire göre hükmeder. Bu şeri bir hükümdür. Fakat Allah katındaki hakikat ve kişinin diyani sorumluluğu eğer farklıysa verilen hüküm maddi hakikate ve hakkaniyete uygun düşmeyebilir.

Bu örnek şekli hukuki geçerlilik ile asli meşruiyet ve hakkaniyet arasında bazı durumlarda nasıl ayrım bulunabileceğini son derece açık biçimde göstermektedir.

Değerli kardeşlerim, o kısa 2,5 dakikalık videoda ifade edilen kölelik gibi, erkeğin eşini dövmesi gibi Hz. Ömer’in bazı içtihatları ve tatbikatlarına gelince her durumda ve her zamanda kaydının konulmamış olması orada elbette yanlış anlamalara yol açmıştır. Ancak şunu ifade etmek isterim ki şeriatın bir cezayı hüküm olarak vaz etmiş olmasıyla o cezanın belirli bir kişiye belirli bir olayda uygulanmasının gerekli olması aynı şey değildir. Bunu bir örnekle izah etmek istiyorum.

Bu tatbikatların her birine tekrar girmek istemiyorum. Bir ilaç düşünün.
Bir ilaç tıp tarafından kabul edilmiştir.
Eczanede bulunuyor. Bu her hastaya her durumda verilmesini gerektirmez.
İlaç vardır. İlacın tedavi edici vasfı da vardır. Fakat uygulanabilmesi için hastalığın teşhis edilmesi gerekiyor. Endikasyonun bulunması, ilacın kullanılmasına engel, başka bir durumun olmaması gerekiyor.
Bunlar sağlanmadığında ne olur? İlacı veremeyiz. Tıbbı veya ilacın tedavi edici özelliğini bu reddetmek anlamına gelmez. Tam tersine tıbbın gerekliliğine uygun davranmaktır. Burada insanı takvaya ve kemalata götüren gıda mesabesindeki hükümlerle toplumsal hastalıkları tedavi ve ıslahında kullanılan acı ilaçların durumu farklıdır. İşte Hz. Ömer radıyallahu anhu bazı uygulamalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Kıtlık yılında hırsızlık sebebiyle el kesme cezasını uygulamaması elbette o dersin önünde de sonunda da ifade ediyorum onun haşa hırsızlık hükmünü veya ilgili nassı geçersiz saydığı anlamına gelmez. Burada Hz. Ömer’in yaptığı şey hükmün tatbik şartlarının gerçekleşmediğine bakmaktır.

Çünkü ağır bir kıtlığın yaşandığı, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı ve toplumsal şartların insanları başkasının malına yönelmeye sevk ettiği bir ortamda meydana gelen çalma fiiliyle normal şartlarda ihtiyaç ve zaruret bulunmaksızın gerçekleştirilen hırsızlık aynı hukuki değerlendirmeye tabi tutulamaz. Bu evrensel bir hukuk prensibidir ve ceza hukukunda suçun unsurları meselesiyle bu açıklanabilir.

Bir fiilin dışarıdan suça benzemesi ya da öyle anlaşılması yeterli değildir. Suçun maddi ve manevi unsurlarının, isnat şartlarının veya cezalandırılabilirlik şartlarının gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan biri bulunmadığında cezanın uygulanmaması, ceza normunun yürürlükten kaldırılması anlamına gelmez. Şeriatın hükümlerini uygulamak şeriatın hükmüdür. Fakat bu hükümleri uygulamanın şartları oluşmadığında bu hükümleri uygulamamak da şeriatın hükmüdür. Dolayısıyla bunu şeriat hükümlerinin tatili, geçersiz kılınması olarak değil daha yüksek bir hassasiyet olarak okumak gerekir.

Had cezalarının şüphelerle düşürülmesi. İdraul hududa bir şubuhat hadisi. Bu mesele işte o fıkhi yaklaşımda aynı hassasiyetin başka bir tezahürüdür. İbn Kayyim El Cevziye, ‘ehlamül muakkin’de 2530 sayfada sadece bu ilkeden dolayı Hanefi ulemasını hadleri tatil etmekle suçlar. Bildiğiniz gibi buradan daha genel bir ilkeye ulaşabiliriz. Şeriata sadakat her hükmü her durumda uygulamak değildir. Her hükmü uygulanması için öngörülen şartlar ve maksatlar içinde uygulamaktır. İşte bu meşruiyettir.
Değerli kardeşlerim elbette ben de pek çoğunuz gibi şeri ile meşru kelimelerini birbirinden ayırmadan kullanan çok kıymetli hocalarımızın bulunduğunu biliyorum. Aynı şekilde şeriat lafzının farklı bağlamlarda farklı kapsamlarla kullanıldığının da farkındayım.
Fakat bu terminolojik kullanımların muhtemel sonuçlarından hareketle doğrudan akidevi hükümler çıkarmaya asla taraftar değilim. Bu doğru değildir.
Başında şeri sıfatı bulunan beşeri bir içtihadı Allah’ın şeriatından hiç ayırmamanın ciddi mahsurlar doğurabileceğini düşünüyorum. Ve bu konuda uyarıda bulunuyorum. Fakat bir kimseyi sırf bu istilahı farklı kullandığı için tekfir etmek, Allah’a şirk koşmakla suçlamayı da büyük bir haksızlık sayıyorum. Bu tür terminolojik meselelerden hareketle tekfire, tadlile, tefsika varmak, insanları küfürle, dalaletle, fıskla suçlamak, insanları bu yönde sevk etmek son derece ağır veballi bir iştir. Hem şeri değildir hem meşru değildir.
Değerli kardeşlerim, sözlerimi tamamlarken, bu tür meseleleri tartışırken nasıl bir yol izlememiz gerektiğine dair birkaç hususa daha işaret ederek bitirmek istiyorum.
Bir görüş ileri sürüldüğünde ilk vazifemiz o görüş hakkında doğru bir tasavvur oluşturmaktır.
Başka bir ifadeyle önce ne kastedildiğini, hangi bağlamda söylendiğini, hangi gayenin güdüldüğünü anlamamız gerekir. Çünkü ilmi münazara açısından meşhur bir kaide var. Yani bir şey hakkında hüküm vermek önce onu doğru tasavvur etmeye bağlıdır. Bir kavram yeterince tasavvur edilmeden onun hakkında tasdik veya tekzipte bulunmak usul olarak sağlıklı değildir. Doğru değildir. Bu doğru tasavvur oluşması için akli selim kadar kalbi-i selime de ihtiyaç vardır. iyi niyet olmadan, muhatabını anlamaya açık bir kalp taşımadan, en doğru yöntemin bile bizi hakikate ulaştırması güçleşir.

Bir telefon kadar size yakın bir kardeşinize ulaşıp, “Hocam bundan ne kastettiniz?’ diye sorabilirsiniz.’Bu yanlış anlaşıldı. Bunu derhal düzeltin” diye ikazda bulunabilirsiniz. Bu sizin kardeşlik hakkınız.

Ama bütün konuşmalarını, kitaplarını, makalelerini mihrapta, minberde söylediklerini yok sayarak 2,5 dakika üzerinden tekfire kalkışmanız bir müslümana asla yakışmaz. Tasavvur aşaması yeterli değil. Tasavvur aşaması tamamlanmış bir münazarayı doğrudan tasdik veya tekzip aşamasına taşımak metodolojik bir hatadır. Bunu ifade ediyorum. Ama bu da yeterli değil.

Burada usul ve münazara kitaplarında bir kaide daha var. ‘Tahriru mahallin niza’ yani ihtilaf noktasının doğru biçimde belirlenmesi ilkesi devreye girer. Arızi bir bağlamda söylenmiş, mücmel bırakılmış hatta yanlış veya eksik ifade edilmiş bir cümleyi hemen münazaranın merkezine yerleştirmek yerine önce maksadın açıklığa kavuşmasını sağlamak gerekmez mi? Ne yazık ki 3-5 cümlelik sosyal medya ortamları da bu tahkik için son derece elverişsizdir.

Bir diğer önemli ilke de ‘lazimül mezhep leyse bir mezhep’ kaidesidir. Yine ilmi münazaranın kaidesi. Bir kimsenin söylediği A önermesinden sizin değerlendirmenize göre B sonucu zorunlu olarak çıkıyor olabilir. Bu durumda o lazım üzerinden görüşü eleştirebilir.
Hatta bunun gerçekten zorunlu bir sonuç olup olmadığını tartışabilirsiniz.
Fakat kişi B’yi açıkça benimsemiyorsa B’yi onun görüşü veya mezhebiymiş gibi doğrudan kendisine nispet edemezsiniz.
Hele B’ye nispet edilmenin tekfir, tadlil, başka ağır sonuçları varsa mesele yalnızca ilmi bir hatadan ibaret kalmaz. Aynı zamanda ciddi bir ahlak problemine dönüşür. Böyle durumlarda değerli kardeşlerim İmam Şafii’nin bir sözünü hep birlikte hatırlayalım. O büyük imam ne diyor?
‘Her kiminle münazara ettiysem onun hakka erişmesini, onun doğruyu bulmasını ve Allah’ın yardım ve inayetine mazhar olmasını diledim içimde.
illyen alishi hiçbir münazarada hakkın benim dilimden mi yoksa muhatabımın dilinden mi ortaya çıkacağına aldırmadım. Benim için mühim olan Cenabı Hakk’ın hakikati ortaya çıkarmasıydı.” diyor.

Aziz kardeşlerim, değerli kardeşlerim ve çok kıymetli kardeşlerim, her biri Allah’ın dinine farklı alanlarda hizmet eden kıymetli hocalarım, değerli dostlarım, gelin dinimizi, muazzez dinimizi birbirimizin öfkesinden koruyalım. Gelin dini meselelerimizi nefislerimizin mücadele alanına çevirmeyelim.

Gelin birbirimizi susturmaya çalışmak yerine birbirimizi anlamaya çalışalım.
Gelin eleştirileri düşmanlık görmeyelim.
İtirazları husumet olarak değerlendirmeyelim.
Farklılıklarımızı hemen sapkınlık olarak yaftalamayalım.
Gelin bir kardeşimiz susuyorsa susmayı da yenilgi olarak değerlendirmeyelim.
Ve şunu hiçbir zaman unutmayalım kardeşlerim. İslam bizim öfkelerimizden daha büyüktür.
İslam bizim tartışmalarımızdan daha büyüktür. İslam bizim bütün mensubiyetlerimizden daha büyüktür.

Kardeşlerim biz bu dinin sahibi değiliz. Biz bu dinin hamisi değiliz. Bu dinin hizmetkarları ancak olabiliriz.

Bize düşen hakikati kendi nefsimizin hizmetine vermek değildir. Nefsimizi hakikate teslim etmektir.
Öyleyse tartışırken de, eleştirirken de, eleştirilirken de, konuşurken de, susarken de aynı ölçüyü hatırlayalım.
Hakikati arayalım. Adaleti gözetelim, edebi koruyalım. kardeşliği incitmeyelim ve ne olursa olsun hakikati savunurken hakikatin ahlakını kaybetmeyelim.
Son olarak hadislerde Mira diye bir kavram vardır.
Mira hilaf değil, ihtilaf değil, cid, münazara değil, münakaşa değil, başka bir şeydir. Mira’yı, miraı hadis, garibül hadis kitapları şöyle tarif ediyor.
Mira, galip gelmek kastıyla husumet beslemek ve tartışmaktır. Ve izhar tefavuki üstünlük taslamak için yapılan tartışmalardır.
Mira hakka vasıl olmak kastıyla değil, başkasına galip gelmek ve başkasına üstün gelmek için yapılan din tartışmalarına Allah Resulü Mira adını veriyor.
Ebu Umame Elbahili anlatıyor; Bir gün Allah Resulü dini bir mesele hakkında birbirimizle mira ederken bizi gördü ve hiç benzerini görmediğimiz şekilde öfkelendi. Sonra bizi azarladı ve şöyle dedi: “Ya ümmete Muhammed, ey Muhammed ümmeti, kendiniz için cehennem ateşinin alevini tutuşturmayın.” Sonra şöyle dedi. Siz bununla mı emrolunduz? Bundan nehy edilmediniz mi? Sizden öncekiniz, öncekiler bundan dolayı helak olmadılar mı? Mirayı terk edin. Çünkü onda hayır pek azdır. Mirayı terk edin çünkü faydası azdır.
Mirayı terk edin. Çünkü kardeşler arasında düşmanlığı körükler.
Mirayı terk edin. Çünkü miranın doğuracağı fitneden emin olamazsınız.
‘Zer mira miris ve amel’, mirayı terk edin. Çünkü mira şüphe doğurur. Ameli boşa çıkarır.
Mirayı terk edin. Çünkü gerçek mümin mira etmez.
Mirayı terk edin. Çünkü mira eden kimsenin hüsranı tamamlanmıştır.
‘Zer mira kefake ismenen’, mirayı terk edin. Çünkü sürekli mira ediyor olmak kişiye günah olarak yeter.

Cenab-ı Hak bizi miradan muhafaza etsin ve hep birlikte kardeşler olarak hakkı arama yolunda birde ve takvaya yardımlaşmayı nasip etsin.

Hepinizi sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.