Prof. Dr. Mehmet Görmez’den Şer’i-Meşru Tartışmasına dair İzahat
Değerli kardeşlerim şunu hatırlatmak gerekir.
Üzülerek ifade edeyim ki kaldırdığımız bu video bazı kişiler tarafından indirilip arşivlenmiş ve daha sonra güya uygun bir zemin ve zamanda bir kampanya malzemesi olarak yeniden dolaşıma sokulmuştur. Burada üzücü olan bir sosyal medya fenomeninin bazı hocalarımızın önüne bunu atar atmaz hocalarımızın konuşmayı yapan kişinin yazdığı eserlerini yok sayarak neredeyse 10-15 yıldır milletimizin önünde mihrapta minberde yaptığı bütün konuşmaları yok sayarak hükümlerini sadece o 2 dakikalık video üzerine bina etmeleridir. İşte videonun iznimiz dışında yayınlanması ifadesiyle kastettiğimiz tam olarak da budur. Yoksa enstitümüzdeki derslerimizin tamamı kayıt altındadır ve bunların önemli bir kısmı ilim talebeleriyle zaten paylaşılmaktadır.
İlmin gerektirdiği her türlü mesele hassasiyetle ve samimiyetle ele alınmaktadır. Şimdi asıl meseleye yani büyük tartışmalara yol açan şeriyet ile meşruiyet arasındaki farka gelelim.
Müsaadenizle bu konuyu ilmi ve kavramsal boyutlarıyla ele almak istiyorum. Bu açıdan bugünkü dersimizin biraz teknik yönleri bulunacağını şimdiden hatırlatmak isterim.Sizden hiç değilse bu dersin sonuna kadar şeri ve meşru kelimelerinin Türkçedeki gündelik kullanımlarını bir kenara bırakmanızı hasseten istirham ediyorum.
İddiamız şudur. Şerin kendisi değil. Bir şeyin şeriata nispet edilmesi, onun her durumda doğru tatbik edildiğini, her durumda adaletin gerçekleştirdiği gerçekleştiğini, her durumda şariin maksadının eksiksiz biçimde tahakkuk ettiğini zorunlu olarak göstermez.
Baştan belirtmek isterim ki bu ilk kez şahsım tarafından ortaya atılmış kökü ve esası hiç bulunmayan bir mesele değildir. Benim yaptığım bu ayrım üzerinden dini hükümlerin hikmet, adalet, münasebet ve rahmete dayanan özü ile zamana şekle hatta şekilciliğe, taklitçiliğe, mezhepçiliğe indirgenebilen o formel görünüşü arasındaki mahiyet farkını nazara vererek bu konu üzerine tefekkür edilmesine bir vesile açmaktır. Şimdi bu görüşü açmaya çalışacağım.
Şeriyet ve meşruiyet ayrımını üç ayrı düzlemde daha doğrusu üç farklı disiplin açısından ele almak mümkündür. Biri hukuk felsefesi açısından, biri siyaset-i şeriye kaynaklarımız açısından, birisi de fıkıh ve usuli fıkıh açısından.
Birinci düzlem hukuk felsefesi. Hukuk felsefesi literatüründe çok kıymetli kardeşlerim bu mesele özellikle tabii hukuk tartışmaları bağlamında ele alınmıştır. Ayrım çoğu zaman legality ve legitimisi kavramları üzerinden kurulur. legalite yahut legalite bir normun, bir kararın veya hukuki bir tasarrufun mevcut hukuk düzeninin öngördüğü yetki, usul ve kurallara uygun olup olmadığını ifade eder.
Legitimisi ise yani meşruiyet ise bir adım daha ileri gider ve bunun hangi gerekçeyle haklı, hangi gerekçeyle adil veya kabul edilmeye değer olduğunu sorar. Dolayısıyla bir şeyin hukuk düzeni bakımından geçerli ve legal olması onun zorunlu olarak legitimate yani meşru olduğu anlamına gelmez.
İkinci düzlem bu şeriet ve meşruiyet ayrımının ele alındığı ikinci düzlem siyaset-i şeriye kaynaklarımızdır. Burada meşruiyet meselesi daha çok iktidar, siyasi otorite ve yönetme hakkı üzerinden tartışılır. Uluslararası ilişkilerde de benzer bir ayrım söz konusudur. devletlerin, uluslararası kurumların, müdahalelerin, yaptırımların veya güç kullanımının yalnızca uluslararası hukuka uygun olup olmadığı değil, hangi gerekçelerle haklı ve meşru kabul edilebileceği de tartışılmıştır.
Bizi esasen ilgilendiren üçüncü düzlem.
Şer, şari, meşru, şeriat, teşri ve şeri. belki bu derste hepsini açacak imkana sahip değiliz ama tasnifin anlaşılması için, şeriyet ile meşruiyet arasındaki ayrımı anlayabilmek için bilhassa dört kavramı birbirinden ayırmamız gerekir.
Önce şer kavramı ile başlayalım.
Eşşeru nedir? Şer Allah ve resulünün asli beyanıdır. Bu beyanı yalnızca hukuki hükümlerden ibaret görmek doğru olmaz.
Şeriat kelimesine gelince şer ile şeriat arasında katı bir terminolojik sınır bulunmaz.
4. Özellikle modern bazı kullanımlarda ceza hukuku yahut ukubat alanına tahsis edilen bir anlamından söz edebiliriz. ‘şeriatın kestiği parmak acımaz’ sözünde olduğu gibi. Buna göre şer daha çok Allah ve resulüne mahsus vaz ve beyanı ifade eder. Şeriat ise bu beyanı önceki vahiy gelenekleriyle ve sonraki tarihi fıkhi gelişmelerle ilişkilendiren daha geniş bir normatif bütünlük içinde kullanılır.
Üçüncü kavram meşru kavramıdır. Tekrar ediyorum. Lütfen buna dikkat edelim. Burada meşru kelimesini Türkçedeki gündelik anlamıyla düşünmeyelim.
Ben meşru derken şerin asli beyanında olumlu bir normatif karşılığı bulunan şeyi kastediyorum. Şeriatın dışında bir şeyi kastetmiyorum. Namaz meşrudur. Zekat meşrudur. Nikah meşrudur. Talak meşrudur. Alışveriş meşrudur.
Asıl önemli nüans değerli kardeşlerim şeri kavramına geldiğimizde ortaya çıkar. Şer başka, şeri başkadır.
İşte şeriyet kavramının anlamı da burada belirginleşiyor. Şeriyet bir şeyin şer’e nispet edilme vasfıdır. Bu nispet doğrudan nasla kurulabilir? Bu nispet içtihatla kurulabilir, fetva ile kurulabilir, kaza ile kurulabilir yahut siyasi ve hukuki bir uygulamayla kurulabilir.
Birde talak diye bir kavram var. Bunun bilhassa açık bir örneğidir. Talak meşru bir kurumdur. Öyle değil mi? Fakat kişinin eşini adet halinde boşaması veya bir defada üç talakla boşaması cumhura göre hukuki sonuç doğurmasına rağmen yasaklanmış bir tasarruftur, caiz değildir denmiştir.Bu işlem fıkhi hukuki sistem içinde tanınır ve kendisine şeri sonuçlar bağlanır. Bu anlamda bir tasarruf-i şeridir. Fakat aynı zamanda caiz değildir.
Bir müçtehidin ulaştığı zanni hükümle Allah ve resulünün asli beyanını aynı seviyeye koymak mümkün değildir. Aksi takdirde fakihin içtihadındaki hata ihtimalini de biz Allah’a ve resulüne nispet etmiş oluruz. Fakih din vaz etmez, edemez. dini anlamaya çalışır.
İçtihat şerin kendisi değildir. Şeri anlama ve ona nispetle hüküm üretme yönündeki beşeri bir faaliyettir. Bu yüzden şerin hükmüyle şeri hüküm ifadeleri her durumda aynı epistemik kesinliği ifade etmek zorunda değildir.
Kıymetli kardeşlerim, bugün bütün İslam dünyasında yaşanan bazı büyük tartışmaların temelinde bu ayrımın yeterince gözetilmemesi yatıyor. Din ile dini olan, İslam ile İslami olan, şer ile şeri olan birbirine karıştırılıyor. Bir fakihin görüşü şeri olabilir. Bir fetva şeri olabilir. Bir mahkeme şeri olabilir. Bir siyasi uygulama kendisini şeri olarak nitelendirebilir.
Fakat bunların hiçbirinin bu sıfatı taşıması onları bizatihi Allah’ın dini haline getirmez. Getiremez. Mesela şeri mahkeme dediğimizde o mahkemenin verdiği her kararın bizati Allah’ın hükmü olduğunu söylemiş olmayız. Şere göre hükmetme iddiasıyla ve belirli bir fıkhi çerçeve içinde çalışan bir mahkemeden söz edebiliriz. kadi yanılabilir, delili yanlış değerlendirebilir ve sonuçta adaletsiz bir karar verebilir. Keza hile-i şeriye diye bir tabirimiz vardır. Bildiğiniz gibi bugünkü hukuk dilinde hukuki çare diye adlandırılan bazı yollarla mukayese edilebilecek bu terimdeki şeriye sıfatına dikkatinizi çekmek istiyorum. Hile-i şeriye, şeriye sıfatı yapılan hilenin haşa Allah tarafından emredildiği veya istendiği anlamına gelir mi?
Burada genel ilkelere ve maslahata dayanma iddiasıyla kullanılan geniş bir içtihat ve takdir alanından ancak söz edebiliriz. Tarih boyunca mesela tazirin genişletilmesi, müsadere, bazı hisbe uygulamaları ve kamu düzeni gerekçesiyle getirilen çeşitli tedbirler siyaset-i şeriye kitaplarında bu başlık altında uygulanmış ve tartışılmıştır. Bunların şeri diye isimlendirilmesi her somut uygulamanın zorunlu olarak meşru olduğu anlamına gelmez.
Şeriat, dinin kesin emirleri midir? Yoksa şere nispetle ortaya konan içtihatlar ve hükümler alanını mı ifade eder? Bu soru nispet meselesinin önemini bir kez daha ortaya koyar. Aladdin Semerkandi diye meşhur fakihimiz, usulcümüz onun mizan-ukul adlı usul eserinde şeriat şöyle tarif edilir: Şeri meseleler akli olarak mümkün olan şeyler cinsindendir. Öyle ki şeriat aklın öngördüğünün hilafına bir hüküm getirse bile bu caiz aklen mümkün olurdu ve imkansız sayılmazdı der Alaaddin Semerkandi.
Bir de fıkıh kitaplarımızda kıymetli kardeşlerim bu şeriyet ve meşruiyet ayrımına benzer iki ayrım daha vardır. Biri sıhhat hil ayrımı biri kazai ve diyani ayrımıdır. Bu iki ayrım da çok önemlidir. Sıhhat ve hil ayrımı. Ne kastediyorum?
Kardeşlerim bunun anlamı açıktır. Hakim önündeki delile ve zahire göre hükmeder. Bu şeri bir hükümdür. Fakat Allah katındaki hakikat ve kişinin diyani sorumluluğu eğer farklıysa verilen hüküm maddi hakikate ve hakkaniyete uygun düşmeyebilir.
Değerli kardeşlerim, o kısa 2,5 dakikalık videoda ifade edilen kölelik gibi, erkeğin eşini dövmesi gibi Hz. Ömer’in bazı içtihatları ve tatbikatlarına gelince her durumda ve her zamanda kaydının konulmamış olması orada elbette yanlış anlamalara yol açmıştır. Ancak şunu ifade etmek isterim ki şeriatın bir cezayı hüküm olarak vaz etmiş olmasıyla o cezanın belirli bir kişiye belirli bir olayda uygulanmasının gerekli olması aynı şey değildir. Bunu bir örnekle izah etmek istiyorum.
Kıtlık yılında hırsızlık sebebiyle el kesme cezasını uygulamaması elbette o dersin önünde de sonunda da ifade ediyorum onun haşa hırsızlık hükmünü veya ilgili nassı geçersiz saydığı anlamına gelmez. Burada Hz. Ömer’in yaptığı şey hükmün tatbik şartlarının gerçekleşmediğine bakmaktır.
Bir fiilin dışarıdan suça benzemesi ya da öyle anlaşılması yeterli değildir. Suçun maddi ve manevi unsurlarının, isnat şartlarının veya cezalandırılabilirlik şartlarının gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan biri bulunmadığında cezanın uygulanmaması, ceza normunun yürürlükten kaldırılması anlamına gelmez. Şeriatın hükümlerini uygulamak şeriatın hükmüdür. Fakat bu hükümleri uygulamanın şartları oluşmadığında bu hükümleri uygulamamak da şeriatın hükmüdür. Dolayısıyla bunu şeriat hükümlerinin tatili, geçersiz kılınması olarak değil daha yüksek bir hassasiyet olarak okumak gerekir.
Bir telefon kadar size yakın bir kardeşinize ulaşıp, “Hocam bundan ne kastettiniz?’ diye sorabilirsiniz.’Bu yanlış anlaşıldı. Bunu derhal düzeltin” diye ikazda bulunabilirsiniz. Bu sizin kardeşlik hakkınız.
Burada usul ve münazara kitaplarında bir kaide daha var. ‘Tahriru mahallin niza’ yani ihtilaf noktasının doğru biçimde belirlenmesi ilkesi devreye girer. Arızi bir bağlamda söylenmiş, mücmel bırakılmış hatta yanlış veya eksik ifade edilmiş bir cümleyi hemen münazaranın merkezine yerleştirmek yerine önce maksadın açıklığa kavuşmasını sağlamak gerekmez mi? Ne yazık ki 3-5 cümlelik sosyal medya ortamları da bu tahkik için son derece elverişsizdir.
Aziz kardeşlerim, değerli kardeşlerim ve çok kıymetli kardeşlerim, her biri Allah’ın dinine farklı alanlarda hizmet eden kıymetli hocalarım, değerli dostlarım, gelin dinimizi, muazzez dinimizi birbirimizin öfkesinden koruyalım. Gelin dini meselelerimizi nefislerimizin mücadele alanına çevirmeyelim.
Kardeşlerim biz bu dinin sahibi değiliz. Biz bu dinin hamisi değiliz. Bu dinin hizmetkarları ancak olabiliriz.
Cenab-ı Hak bizi miradan muhafaza etsin ve hep birlikte kardeşler olarak hakkı arama yolunda birde ve takvaya yardımlaşmayı nasip etsin.
Hepinizi sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum.
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.