Dünyanın Gürültüsüne Karşı Sessiz Bir Müzik Evreni

Loreena Mckennitt’in müziği Üzerine

İnsan kendisini ararken Loreena Mckennitt’ı bulur desem abartmış olmayız. Mckennitt kuşkusuz bir temsil ama dışdünya ile ilişkimizi yalıtıp kendi içimize yönelik yolculuğa ve keşfe çıktığımızda bu sükut halindeki yürüyüşümüzün ritmine eşlik eden tını doğal olarak sessizliğin müziği ile açıklanabilir. Bu yüzden mesela Erkan Oğur’un bir söyleşisinde kendi müziğini anlatırken “sessizliğe yolculuk” (Gitar dergisi, 2011: 26) ifadesini kullanması bahsettiğim hâli pekiştiren bir kavram. Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın, hayatın nesnel boyutundan kurtulup başka bir frekansa ulaşan sanatçıların ortak bir müzik evreninin ruhsal akrabaları olduğuna inandım hep. Mistik bir akrabalık.  

David Hendy Gürültü-Sesin Beşeri Tarihi” isimli kitabının son bölümünde, “Sessizlik arayışımız aslında tam bir sessizlik arzusundan ziyade düşünebileceğimiz bir alan arayışıdır” (2014: 306) der. İnsanlık tarihinin başından itibaren incelenmeye alınan ses ve beşeri ilişkiler anlatımının Hendy’nin kitabında, “Sessizliğin Peşinde” bölümü ile nihayet bulması da bu açıdan manidardır bence. Netice itibarıyla modern tarih gürültünün de tarihidir. Fabrikasyon merkezli makineleşme ve kırın kentlere akarak orada üretilen mekanik sese eklemlenmesi, doğal olarak ortaya, geleneksel zamanlarda karşılaşılmayan rahatsız edici ses birikintilerinin çıkmasına yol açtı. Bu gürültü halinin sadece devasa boyuta ulaşmış makineler, kentlerin merkezine yığılan araçların motor uğultuları ile sınırlı olmadığını, kültürel ve sanatsal üretimlerin de bu gürültü halinden etkilenerek biçim ve tema dönüşümü yaşamak zorunda kaldığını eklemek gerekli. Özellikle rock müziğin bütün bu gürültü tarihine sembolik anlamda gürültü ile cevap veren bir form üretip yeni bir farkındalık kazandırmayı amaçladığını söyleyebiliriz.

Sesin giderek gürültü haline gelmesi ve müziğin bütün bu süreçlerle senkronik ilişki kurup Adornocu yaklaşımla söylersek artık “endüstrileşmesi” ardından yaşanan durum karşısında adeta “kurtarılmış alanlar” inşa etmek üzere dünyanın farklı yerlerinde şekillenen yeni müzikal arayışların belirdiğini iddia etmek mümkün. Gürültülü bir yaşam döngüsünün içerisine sıkışıp kalan modern insanın sükûnet arayışının tezahürü olarak 1980’lerde ve 90’larda hayli rağbet gören “Yavaş Şehir” ya da “Yavaş Gıda” gibi alternatif hareketlerin de aynı zaman dilimi içerisinde şekillenmesi bu açıdan hiç şaşırtıcı değil. Yine “Sessizliğin Peşinde” (George Prochnik), “Sessizliğin Ruhu” (John Lane) gibi kitapların meseleyi temel alan kuramsal kazıları ve önerileri, büyük uğultuların basıncı altında insanın kendisi ile baş başa kalabileceği, her şeyi yeniden düşünebileceği alternatif alanlar inşa etmek için daha sakin ve huzurlu bir yeni hayat arayışının metinleri olarak görülebilir.

Diane Stewart Rapaport’un  “How To Make And Sell Your Own Recordings” (Kendi Kayıtlarınızı Yapıp Satmanın Yolları, 1985) adlı kitabının verdiği ilhamla, sistem dışı başka müzikal kanalları zorlama istencinin peşine takılan İrlanda asıllı ve çiftçilik ile hemhal olmuş Loreena McKennitt isimli gizemli genç bir kız, Kanada’da kendi imkânları ile kayıtlarını aldığı “Elemental” adını taşıyan ilk albümünü yayınladığında gürültülü dünyamıza sükûnet vadeden, kendimiz ile baş başa kalıp düşünebileceğimiz alan arayışının da kapısını büyük bir cesaretle aralamış oldu bir bakıma. McKennitt’ın müzikal tercihinin ya da arayışının şekillenmesinde hiç kuşkusuz 1982 yılında ilk kez seyahat ettiği İrlanda’da karşısına çıkan Kelt kültürünün bu gizemli topraklara sirayet etmiş tahrik edici havası olduğunu söyleyebiliriz. Bütün bir müzikal yolculuğunu belirleyen bu seyahatten geri dönerken İrlanda edebiyatının modernleşme tarihinde önemli yere sahip ve bu topraklara ait masalları, mitolojiyi yeni bir söyleyiş ile şiirleştiren, metinlerinde bu mistik ve büyülü damarı koruyan W. B. Yeats’ın “The Stolen Child” şiirini bestelemesi ve bahsi geçen ilk albümünde yer vermesini, ben şahsen çok önemsiyorum. Sembolik olarak W. B. Yeats’da karşılık bulan bu birliktelik adeta Loreena McKennitt’ın kişisel yolculuğu ile geleneksel Kelt kültürünün/müziğinin dönüşüp günümüze ulaşacak ana hattını belirleyen temel eseri gibidir.

Yerleşik, hatta verili müzikal dilin dışına taşıp, beslenme kaynağı olarak modernite evveli ve hatta Hristiyanlık öncesi Kelt kültürünün ses evrenini tercih eden McKennitt, bu arkaik birikimi aynen tekrar etmek ya da tek yanlı bir modernleştirme biçimine sıkıştırmak yerine çok daha başka bir sese ulaşmıştır. Ben o sesin, çokkültürlü dünya ve birey algısından hareket ettiğine inanmışımdır hep. Yaptığı müziğe, “Eklektik Kelt Müziği” denmesinin gerekçesi de kuşkusuz bu olsa gerek. Çünkü onun müziğine sirayet eden müzikal aura, salt İrlanda, İskoçya ve Galler bölgesine ait bu kültürün teknik formu, öyküsü ile sınırlı değil. Hatta zamanın belirli bir aralığına hapsolmuş bir Kelt tarihi bile değil. Beslendiği kültürün arkaik, saf, yalın, öz haline ait duyarlılık ile sadece coğrafyadan coğrafyaya seyahat etmiyor, zamanda geçişler yaparak Keltlerin müziğini çağıran bütün istasyonlara uğrayıp her birinden farklı tınılar alarak günümüze taşıyor.

Dolayısı ile oralardan getirip söylediği şarkılar, aynı duyarlılıklardan esinler taşıyan ve birbiri ile ilgisiz gibi görünen topraklarda yine de herkesi kuşkusuz onu da şaşkınlığa uğratacak kadar karşılık buluyor. Loreena McKennitt, bu şaşkınlığının kırılma noktasını 1991 yılında Venedik’te gerçekleştirilen ve uluslararası nitelik taşıyan Kelt El Sanatları Sergisi olduğunu belirtiyor çoğu söyleşisinde. Orada Keltlerin sadece İrlanda, İskoçya, Galler gibi bilinen bölgelerden gelmediğini, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve hatta Anadolu’ya kadar uzanan çok daha derin bir hat üzerinde yaşadıklarını öğreniyor. Bu bilgi, ürettiği müziğin genişlemesine (bizim, “Kâtibim” şarkısından esinlenerek söylediği “Sacred Shabbat” gibi), tercih ettiği enstrümanlarının zenginleşmesine (mesela ut ve kanun gibi), zamanda ve coğrafyada geçişler yapabilmesine dair yeni imkânlar sunuyor aynı zamanda. Böylece Eski Yunan’da gezinip, oradan Osmanlı’ya uzanabilen müzikal bir hat üzerinden iz sürebiliyor.Sürdüğü bu izin en önemli özelliğinin eski zamanlara ait ve insanın kendisi üzerine düşünebileceği (Anadolu’ya ait “irfan” bilgisi ile söylersek “insanın kendisini bilmesine imkân tanıyan”) sükûneti, tarihin saklı odalarından çıkarıp modern zamanlara taşıdığı çok açık.

Bu, onun ürettiği müziğe yönelik ortak kültürel duyarlılığın (Keltlerin uğrak noktaları) bir tezahürü olduğu kadar modern insanın sınırlarına kapandığı gürültü medeniyetinden(!) kaçmak, en azından sükûnet içerisinde kendisi, evren ve varlık üzerine “zikredebileceği bir alan arayışı”nın bilgisi ile de açıklanmaya müsaittir. Kelt ezgilerinden hareket etse bile modern dünyanın heyulasından sıyrılmak, hiper kentlerin uğultusundan uzaklaşmak ve nasıl yaşayacağımızdan, neleri düşüneceğimize kadar her şeyi kontrol düzenekleri altında tutmaya çalışan sistemler karşısında zihinsel de olsa kurtarılmış alanlar oluşturabileceğimiz bir müzikal evren öneren şarkıları ile Loreena McKennitt, arkaik zamanlardan günümüze doğru seslenen şarkılarıyla gizemini, ruhunu, büyüsünü kaybetmiş modern dünyaya aslında yeni bir şey öneriyor. Bu, David Hendy’in söylediği gibi, “tam bir sessizlik hali” değildir aslında.Belki de artık günümüzde bütünüyle böylesi bir sessizlik de mümkün olmayabilir.McKennitt’in önerisi, modernitenin parçalayamadığı bu arkaik ruhla, seyahatte bulunduğu coğrafyalardan ilhamlar alarak gürültünün dışına çıkmak, en azından çıkabilecek düşünsel bilinci, farkındalığı müzikleri sayesinde işaret etmektir bence.

Evrenin ürettiği büyük müzik ile ilişki kurabilen seslerin, insan üzerinde etkili olabilmesinin gerekçesini, “insan ruhunun en derin katmanlarına bile rahatlıkla ulaşabilmesi” olduğunu söyleyen Sufi İnayet Khan’ın dediği gibi, “Dış dünyaya ait başka hiçbir şey müzik kadar etkili bir biçimde insan ruhuna hitap edemez” (2001: 17). Ruhumuzun “elemental” dengesini bozan gürültü hali karşısında McKennitt’in müziği, kurtarılmış bir sükûnet sunarak dış dünyanın tahrip edici tahakkümüne direnen ve farklılıklara rağmen bütün insanlık birikiminin abartılarından uzaklaşıp, fazlalıklarını attıkça basitliğin, saflığın, öz olanın bilgisi etrafında gizemli zihinsel dünyalara kavuşabileceğini söylüyor adeta. Bu yüzden zaten Erkan Oğur ile akraba. Ya da daha geri götürürsek öyküyü; Aşık Veysel ile, Erzurumlu Emrah ile…