21.Yüzyıl İçin Yeni Bir Ekonomi

Bu yılki Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası Bahar Toplantıları öncesinde, gürültüyü aşan tek haber, Dünya Bankası’nın on yıllarca karşı çıktığı sanayi politikalarını benimsemiş olmasıydı. Ancak ortaya çıkan tartışmaların büyük bir kısmı bu “U dönüşünün” iyi mi kötü mü, gecikmiş mi yoksa tehlikeli mi olduğuna odaklanırken, en önemli meseleyi ise çok az kişi düşündü: gerçekten ne değişti?

Banka, birçoğumuzun uzun zamandır savunduğu şeyi teyit etmiş oldu: 1993’te Doğu Asya Mucizesi raporunda sanayi politikası araçlarına karşı uyarıda bulunduğundan beri desteklediği çerçeve, gelişmekte olan ülkelere iyi hizmet etmedi. Dünya Bankası Baş Ekonomisti Indermit Gill’in yakın zamanda belirttiği gibi, bu tür tavsiyelerin “bugün bir disket kadar pratik değeri var.” Ancak raporu savunurken, değişimin ne kadar sınırlı kaldığını da açıkça belirtti. Sanayi politikasının, daha geniş ekonomik dönüşümleri yönlendirmek için bir araç olmaktan ziyade, piyasa odaklı bir model için istisna teşkil edecek şekilde “hedefli ve geçici” olması gerektiğini savundu.

Bankanın son çalışması, sanayi politikasının, eski genel kabulün aksine, gelir düzeyleri ve kurumsal bağlamlar genelinde daha fazla tekrarlanabilir olduğunu ve araç setinin tarifeler ve sübvansiyonların ötesine uzandığını doğruluyor. Banka artık özel sektöre yönelik kamu desteğinin teşvikler ve yaptırımlar içermesi gerektiğini, düşük performans gösteren firmalardan finansmanın geri çekilmesini de kapsaması gerektiğini savunuyor. Bu yeni yaklaşım, The Entrepreneurial State (Girişimci Devlet) kitabında, misyonlar ile koşullulukların rolüne ilişkin daha yeni çalışmalarda ileri sürdüğümüz argümanlarla uyumludur.

Ancak yeni sonuçlar otomatik olarak yeni bir ekonomi anlayışı doğurmuyor. Banka hâlâ devleti bir piyasa yapıcı ve formatlayıcısı olarak değil, sadece piyasa başarısızlıklarını düzelten bir kurum olarak ele alıyor. Asıl sorun, piyasalar başarısız olduktan sonra hükümetlerin müdahale edip etmemesi değildir. Asıl sorun, en başta nasıl bir ekonomi inşa etmek istediğimizdir. Hangi kamusal amaçlar yatırımlara yön vermeli ve kurumlar kamu-özel iş birliğini nasıl yönetmeli ki değer kolektif olarak yaratılıp adil biçimde paylaşılabilsin?

Bu açıdan bakıldığında, Banka hâlâ yetersiz kalıyor çünkü mali politika alanını, geliştirilebilecek kurumsal kapasiteler kümesi olarak değil, optimize edilmesi gereken sabit bir kısıtlama olarak ele alıyor. Sonuç olarak Banka, sanayi politikasını hâlâ yalnızca belirli sektörler ve karşılaştırmalı üstünlük değerlendirmeleri etrafında kurguluyor. Ancak enerji dönüşümü, su ve gıda güvenliği, halk sağlığı ve ekonomik dayanıklılık sektörel konular değildir. Bu meseleler, ekonominin geneli içinde görevler gerektiriyor.

Banka’nın artık “misyon” dilini benimsemesi bu nedenle önemlidir. Afrika’da elektrik erişimine odaklanan Mission 300 ve Bahar Toplantıları’nda başlatılan su güvenliği girişimi Water Forward, büyük ve sistemik, sektörler arası sorunları ele almaktadır. Ancak 30 Afrika ülkesinin ulusal enerji anlaşmalarına ilişkin değerlendirmemiz bir boşluğa işaret ediyor: hedefler sistemik ancak yapının işleyişi hâlâ sektörel.

Dünya Bankası bu konuda tek örnek değildir. IMF’nin ekonomistleri de kemer sıkma ve liberalizasyon politikalarının beklenen sonuçları vermediğini ortaya koymuştur. Ancak bu bulgular henüz tutarlı biçimde yeni uygulamalara dönüşmemiştir.

Bu durum değişmelidir. IMF ve Dünya Bankası, temel tavsiyeleri hâlâ gerçek dünya verileriyle desteklenmeyen bir ekonomi anlayışını yansıtan uluslararası bir düzenin merkezinde yer alıyor. Onların modellediği, ölçtüğü ve önerdiği şeyler, dünya çapında kalkınma ve makroekonomik politikaların nasıl yürütüleceğini şekillendiriyor. Kararları; likiditeye kimin, hangi koşullarla erişeceğini; kimin borcunun sürdürülebilir kabul edileceğini; kimin kamu yatırımlarının güvenilir görüleceğini ve kimin politika özerkliğinin sınırlandırılacağını belirleyen süreçleri etkiliyor.

Bu kurumları finanse eden ve kontrol eden zengin ülkeler de aynı ekonomik anlayışın sonuçlarından muaf değildir. On yıllar boyunca aynı hatalı varsayımlar Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde politikaları şekillendirdi; kamu yatırımlarını bastırdı, kamu hizmetlerini zayıflattı, ücretleri toplam talebin motoru olarak değil maliyet olarak gördü ve haneleri piyasaların yönetemediği şoklara karşı savunmasız bıraktı.

Ortaya çıkan ekonomik kriz artık siyasi bir krize dönüştü. Merkez ülkelerin dışında kalkınma politikalarını kısıtlayan ekonomik faktörler (kamu kapasitesini zayıflatan ve hükümetlerin yapabileceklerini daraltan faktörler), bu ülkelerin içindeki aşırı sağın yükselişini de destekledi.

Avrupa’nın 2022 enerji şokuna verdiği yanıt, konunun önemini gösteriyor. 2022’den 2025’e kadar, AB üye devletleri ve Birleşik Krallık 1,8 trilyon dolarlık ek maliyete katlandı; bunun büyük bir kısmı hane halkları ve kamu bütçeleri tarafından karşılanırken, daha yüksek fiyat uygulayan firmaların hissedarları bundan fayda sağladı. İspanya ise alternatif bir çözüm sunuyor. Enerji güvenliğini bir sübvansiyon kategorisi olarak değil, bir görev olarak benimseyip yatırım yapan ülke, artık elektriğinin yarısından fazlasını yenilenebilir kaynaklardan üretiyor ve bu da onu son enerji şokundan komşularına göre daha fazla koruyor.

Bu tür bir dayanıklılığı istisna değil norm haline getirmek, hükümetlerin tutarlı biçimde uygulayabileceği bir ekonomik çerçeve gerektiriyor. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in öncülüğünde oluşturulan Küresel İlerici Seferberlik (The Global Progressive Mobilisation), kısa süre önce dünyanın dört bir yanından ilerici hükümetleri bir araya getirerek yeni bir ekonomik uzlaşının temellerini atmaya başladı.

Bu temeller açıktır. Kamu yararı doğrultusunda yatırım yapma, koordinasyon sağlama ve piyasaları yönetme kapasitesine sahip kamu kurumlarına ihtiyaç vardır. Misyon odaklı, kaldıraç oranlarına değil; misyonlara dayalı finansmana ve mali alanı piyasa tarafından belirlenen bir tavan olarak değil, verimli yatırımlarla inşa edilen bir şey olarak ele alan politika çerçevelerine ihtiyacımız var. Ayrıca değeri ortak iyilik etrafında ölçen yeni yaklaşımlar gereklidir.

Eş başkanlığını Mazzucato ve İspanya Hükümeti Birinci Başkan Yardımcısı Carlos Cuerpo’nun yaptığı bir girişim olarak 21.Yüzyıl İçin Yeni Bir Ekonomi Küresel Konseyi (A Global Council on New Economics for the 21st Century), bu unsurları bir araya getirecektir. Amacımız yeni ekonomi anlayışını adalet, eşitlik, sürdürülebilirlik ve küresel dayanışma etrafında şekillenen uygulanabilir ilkelere dönüştürmektir. Yeni bir ekonomi için verilen mücadele kazanılıyor; şimdi sırada, bundan sonra ne yapılacağını göstermek var.

 

*Mariana Mazzucato, University College London’da profesör ve UCL Yenilik ve Kamusal Amaç Enstitüsü’nün kurucu direktörüdür. Aralarında; The Entrepreneurial State: Debunking Public vs. Private Sector Myths (Penguin, 2023), The Value of Everything: Making and Taking in the Global Economy (Penguin Books, 2019), Mission Economy: A Moonshot Guide to Changing Capitalism (Penguin Books, 2022), The Big Con: How the Consulting Industry Weakens Our Businesses, Infantilizes Our Governments and Warps Our Economies (Penguin Press, 2023), and the forthcoming The Common Good Economy: A New Compass (Allen Lane, June 2026) bulunduğu pek çok kitabın yazarıdır.

 

*Lara Merling, UCL Yenilik ve Kamusal Amaç Enstitüsü’nde sanayi stratejisi alanında araştırma görevlisidir.

 

Kaynak: https://www.project-syndicate.org/commentary/new-economics-for-21st-century-by-mariana-mazzucato-and-lara-merling-2026-04

Tercüme: Ali Karakuş